49. gün, siz bu yazıyı okuduğunuzda 50. gün olacak. Onlar zulmün durmadan zirveye tırmandırıldığı Türkiye’nin Auschwitz’i Şakran’da; yani ahlakı, insan olmayı rafa kaldırmış gardiyan ve askerlerin işkenceleri altında 50 gündür süresiz-dönüşümsüz açlık grevi direnişindeler. Bu direnişin 48. Gününde saldırıya uğradılar.
Haftalardır yüzlerce PAJK’lı ve PKK’li tutsak Türkiye’nin değişik cezaevlerinde süresiz dönüşümsüz açlık grevlerindeler. Her bir cezaevinde farklı saldırılarla, faşizan uygulamalarla cezalandırılıyorlar. Örneğin Tarsus cezaevinde 15 Mart’ta 5 tutuklunun başlattığı süresiz dönüşümsüz açlık grevi eylemindekilere B12 vitamini verilmiyor. Bu, Adalet Bakanlığı talimatı. Şeker ve tuz ihtiyaçları karşılanmıyor. Açlık grevleri başladığında sosyal medyada bazı yorumlar gözüme çarpmıştı. Yazan insanların sivil olduklarını düşünüyorum. Yazılanlar o kadar korkunçtu ki bir kaçını okuduktan sonra, insanlığıma olan saygıdan ötürü devamını getiremedim. “Mübarek Ramazanı tutmayanlar süresiz açlık grevine gireceklermiş, tez zamanda ölürler inşallah, vb…” Daha ürkütücü olanları da vardı, yazmak istemiyorum. Ürkütücü olan yanı bu insanların insani değerlerini yitirmiş olmalarına rağmen toplumda yaşıyor olmaları. Birilerinin babası, annesi, kızı, kız kardeşi, oğlu, erkek kardeşi, erkek arkadaşı, sevgilisi, eşi velhasıl yakını oluyorlar. Tıpkı Şakran ve onlarca cezaevinde, Pozantı’da ve daha pek çok yerde, yatılı okullarda küçücük çocuklara, gençlere tecavüz eden vahşilerin toplumsal yaşamda insan gibi yaşamaya devam etmeleri kadar ürkütücü. Bunlara bakanlık yapanların, açlık grevindekilere B12 vitaminini yasaklamayı, bir devlet görevi gibi yapmasına şaşmamak gerekir.
Türkiye’de ve dünyanın değişik ülkelerinde değişik zamanlarda birçok açlık grevi, ölüm orucu eylemleri yaşandı. Bu eylemler, toplumsal mücadelelere, devrimlere, zaferlere ivme kazandırdı, aşama yaptırdı. Hatta Kürdistan Özgürlük Mücadelesinde Diyarbakır zindan direnişinin yaptığı gibi kader tayin edici oldu. O eylemlerin hepsinin toplumun en sağcısının da en duyarsızının da yüreğine dokunan asaletleri vardı. Bugünkü eylemler de o asaleti taşıyor! İnsanın Eşref-i Mahlûkat olduğuna inanan gelenekten geliyor; şerefsizliğe boyun eğmiyor, diz çökmüyor. Ancak bugünkü toplumun yüreğine ne kadar ulaşıyor bu direnişler? Kapitalist sistemin iliklerine kadar anlamsızlık yükleyerek parçaladığı bir toplumsal doğa, doku var şimdi. Yaralı, ölümle yaşam arasında can çekişen! Eşreften, onurdan ve anlamdan kopması için zulmün bin bir türüne maruz bırakılan bir topluma sesleniyor, açlık grevi eylemcileri. Sadece seslenmiyor, saniye saniye ölümü yenerek, bu toplumsal dokuya hayat soluğu oluyorlar. Yaşamın, ölümle kazanılması ne büyük bir acı!
Kini, nefreti, insanların anasına-kızına küfür etmeyi, kesip biçmeyi, kanı-gözyaşını kimlik edinenlerin çoğaldığı bir yarı açık cezaevi artık Türkiye! Gardiyan, işkenceci olmaya meyilli yüzbinlerce sivilin yaşadığı tehlikeli bir mekan. Milyonlar açlıktan, işsizlikten umutlarını, hayallerini, kimliklerini elleriyle katledip AKP faşizmine teslim oluyorlar. Dünyanın sayılı büyük ordularından olan Türk ordusunun subaylarına tecavüz edildi, askerleri boğazlandı, koyunların ağıllara konulmasından daha kötü bir pozisyonda stadyumlarda çırılçıplak üst üste atıldı. Toplumun tüm renkleri kaynağı kan olan bir ampülün öldürücü ışığında solduruluyor. Diyarbakır’la yüzleşmeyen Türkiye artık Diyarbakır zindan cehennemi! İmralı ile yüzleşmeyen Türkiye, artık boydan boya tecrit, sosyal katliam.
Böyle bir Türkiye’de cezaevleri, üç temel talep etrafında sürdürüyor eylemlerini. Rêber Abdullah Öcalan ve yanındaki tutuklular üzerindeki tecridin kaldırılması, müzakere koşullarının sağlanması, cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri uygulamalarından vazgeçilmesi, köylere yönelik yıkım uygulamasına son verilmesi. Aslında bu talepler tek bir maddeyle özetlenebilir. Faşizme son! Direnişleri tek bir cümleyi haykırıyor, “Faşizm yenilmez değildir, asla boyun eğmeyeceğiz!” Cezaevlerinin şahadetlerin eşiğine yaklaştığı bugünlerde hepimizin okuması gereken asıl mesaj bu. Hepimizin önce kendini hapsettiği Made in Faşizm korku cezaevlerini yıkması lazım. Unuttuğumuz vicdandır, o cezaevinde gardiyanımız. Yarım bıraktığımız görevlerin çağrısıdır, o zindandaki işkencelerimiz. Biz haftalarca, aylarca bizi özümüze yabancılaştıran her şeye aç kalabilirsek, onların açlığını, süresiz-dönüşümsüz direnişlerini hissedebiliriz. Son yıllarda Diyarbakır zindanına dönüştürülen Türkiye’nin, Kuzey Kürdistan’ın her karışında faşizmle hesaplaşmanın özgün eylemselliklerini üretebilirsek Şakran yıkılır, tüm cezaevleri kalkar. Onlar yüzler, biz milyonlar. Onlar tutsak, biz ‘özgür.’ Onurumuz, yaşamımız, özgürlüğümüz ve insanlık anlamlarımız için kimin daha büyük savaşması gerekir? Onlara verilecek en anlamlı destek, yaşamın her soluğuna sinmek isteyen AKP faşizmini soluksuz bırakmaktır.
Süresiz-kesintisiz direniş onların bize mesajıdır, bu mesajı faşizme gereken cevapları yaratarak okursak, onları ve kendimizi zindandan sağ kurtarabiliriz. Şahadetler yaşandığı andan itibaren, süresiz-kesintisiz direniş, onların emri olacaktır. En değerli zaferleri kazansak bile, ömrümüz boyunca yoklukları boğazımızda bir düğüm olacaktır. Rêber Apo’nun “Yaşa, yaşat” felsefesinin kazanması için, süresiz-dönüşümsüz açlık grevlerine götüren faşizmi; süresiz-dönüşümsüz direnişle yenmek zorundayız…