
Kürdistan’ın sıcak renkleri kalmış bir ressamın kalbinde, ressam Kürdistan’ın renkleriyle birlikte sürgünde...
“Otuz yıldır gidemediğim memleketin özlemiyle çiziyorum resimlerimi. Avrupa’da sıcak renkleri göremezsin buralar hep gri” diyor, ressam Doğan Örs. Belki de ancak iyi bir ressam anlatabilirdi gurbette memleketin renklerini...
Ressam Doğan Örs, 1954 yılında Malatya’da doğdu. Yedi kardeşten beşincisi. Annesini beş yaşında kaybetti. “Anarşist ruhlu bir ressam” olarak tanımlıyor kendini. Gençlik yıllarının en deli dolu dönemlerini hapishanelerde geçirdi. Resimlerini yasaklara rağmen mahpuslarda yapmaya devam etti. Atatürk’ün resmini çirkin yaptığı gerekçesiyle tam 8 ay 12 gün hapis yattı. Türkiye dahil olmak üzere Avrupa’da altmışın üzerinde sergi açtı.
“Memlekette bir dal sallansa senin gurbette yaprakların dökülür” dese de çaresiz bir şekilde ailesi ile birlikte yaklaşık otuz yıl önce İngiltere’ye yerleşti. O zamandan beri ancak iki kez illegal yollarla Türkiye’ye girebildi.
Ressam Örs, yarım asrı geçmiş hayat hikayesini memleketin trajikomik halleriyle birlikte keyifli sohbetiyle anlatıyor:
Resme olan merakınız nasıl başladı?
Çocukluk yıllarında arkadaşlarımla dere kenarlarına yüzmeye giderdik. Onlar yüzerken ben kumdan heykeller yapardım. Sonraları dikenli tel örgüleri çözerek telden arabalar yapmaya başladım. Herkes tellerden yaptığım arabalarıma hayran kalırdı. Köyümüzden Malatya’ya, şehre iner, yeni çıkan araba modellerine bakardım; telden arabalarıma yeni modeller verebilmek için...
Resim yapmaya ilk ne zaman başladınız?
İlk kez köyümüze bayan bir öğretmen gelmişti, o beni keşfetti. Bizi bir dağ kenarına götürdü ve herkes gördüğünü çizsin dedi. Ben de gördüğümü karakalemle çizdim. Öğretmenim yaptığım resmi görünce bu konuda yetenekli olduğumu anladı ve beni başöğretmen ile tanıştırdı. Başöğretmen çay içerken resmini çizmemi istedi. Resim derslerinde öğrencilere ben ders veriyordum. Önce pastel verdiler, sonra sulu boya... Pastel boyaları elimle karıştırıyordum. İnsanlar şaşırıyordu.
12 Mart 1971’de tutuklandım ve tabi resim yapmaya hapishanede devam ettim. Arkadaşlardan duyduğum işkence haberlerinin resimlerini çiziyordum, özellikle sıkıyönetim döneminde Kürtlere yapılan baskı ve işkenceleri... Savcı da, “Annemin resmini yap, şunu yap, bunu yap” diye baskı yapıyordu fakat ben geçiştiriyordum.
Hapishanede izin veriyorlar mıydı resim yapmanıza?
Resimlerimi kartonlara yapıyor, rulo yapıp dışarı çıkartıyordum. Gardiyanlar da neyi resmettiğimi çözemediği için sorun olmuyordu, yani birine elektrik bağlanmış, işkence edilmiş filan... Sonra renkli çalışmalar yapmaya başladım ve işte o zaman işi çözdüler. Boyalarımı yasakladılar. Ben itiraz ettim fakat “Sen komutanları aşağılıyorsun, onları copla döverken çiziyorsun” dediler. Tabii rüşvetçi gardiyan aracılığıyla yaptığım çalışmaları yine de dışarı çıkartmaya devam ettim. O gardiyana annesinin resmini yapacağıma dair söz vermiştim ve sözümü de tuttum.
Ne zaman çıktınız hapishaneden ve sonra ne yaptınız?
1974’te hapisten çıktım. DİSK’te eğitim uzmanı olarak çalıştım. DİSK’in birçok afişini ben yaptım. 80’li yıllara kadar orada çalıştım fakat devrim yapacağız diye resim yapmaya vakit bulamıyordum. 12 Eylül’e kadar dolu dolu geçti hayat. 12 Eylül’de yine bizi içeri aldılar. O dönem fırça yasak, boya yasak, gardiyanlara rüşvet veriyordum. Savcı her ay kontrole gelirdi. Ben resimleri ranzaların altına saklardım. Bana fırça ve boya getirsinler diye jandarmaların yakınlarının resimlerini yapardım. Arkadaşların tıraş fırçalarını, diş fırçalarını bozarak resimler yaptım. 12 Eylül’de hapishanede yaptığım resimleri şimdi bile yapamam. O dönemde yaptığım 44 resimden 17’si Malatyalı iş adamı Nurettin Soykan’ın koleksiyonunda bulunuyor. Yine bu dönemlerde Atatürk’ün resmini çirkin yaptığım için tekrar beni içeri attılar.
Trajikomik bir hikayeye benziyor. Nasıl oldu?
Mehmet Buyruk Paşa bana, “Atatürk’ün bıyıkları ile oynamışsın” dedi. “Estağfurullah efendim, nasıl Atatürk’ün bıyığıyla oynayayım” dedim. “Atatürk’ün öyle dudaklarının altında bıyığı yoktur. Marx’a benzetmişsin bıyıklarını” dedi Paşa. “Efendim ben onun ruh halini yaptım, model olarak kullanmadım ki. Atatürk atın üzerinde, kamçısı elinde geliyor, güneşi arkadan verdiğim için size öyle görünüyor” dedim. Paşa celallendi, “Ya ne öyle görünmesi kardeşim! Ben perspektif bilen biriyim. Tamam, kalpağı benzetmişsin ama bu bıyık ne ya, bu nasıl Atatürk” dedi ve böylece ben tam 8 ay 12 gün hapis yaptım.
Resimlerinizde hep sıcak tonlar kullanıyorsunuz. Bu renkler sizin için ne ifade ediyor?
Renklerin birbiriyle kaynaşması benim vatan özlemimdir. Bu gri dünya içerisinde özlediğim renkleri görüyorum. Avrupa’da sıcak renkleri göremezsin, buralar hep gri... Tuvallerime yansıttığım Kürdistan’daki gün batımı, Kürdistan’ın renkleri, Avrupa’da pek yok. Ben otuz senedir memleketimi görmedim ve içimde yaşattığım bu özlemle resimleri yapıyorum. Otuz yıl içerisinde iki kez illegal olarak gidebildim. Ankara’da sergim vardı, ona bile gidemedim. Ahmed Arif’in oğlu Filinta ilgilendi sergimle...
Resimlerinizin ilham kaynağı nedir?
Ezilen halklar, uluslar, özellikle Kürtler üzerinde büyük bir baskı olduğu için Kürtlere yoğunlaştım. Kürdistanlıların çilelerini, çıkmazlarını, açmazlarını ben kendi yüreğimi ve renklerimi katarak resimlerime yansıtmaya çalıştım. Acaba nasıl bu halka yardımcı olabilirim diye, renklerimle mi, ışığımla mı, figürlerimle mi, gölgemle mi... Uğraşıyorsun, bir yerde bir şey yaratıyorsun.
Sanatla katliamların önüne geçebilir miyiz?
Geçemesek bile dünyaya bir şeyler anlatırız. Yani karikatüristler çizgileriyle, sinemacılar oyunlarıyla, ressamlar figürleri ve renkleriyle, yazarlar hikayeleriyle... Sanatçı topluma ışık tutmalı, korkmamalı ve her zaman üretmeli...
Son serginiz “Güneşin Çocukları’nın” konsepti neydi?
Êzîdîler’di.
Neden bu temayı seçtiniz?
Küçük kız çocuklarını ve kadınları kaçırıp Arap şeyhlerine sattıklarında yüreğim gerçekten kan ağladı. Êzîdîler zaten 74 kez katliama uğramış, gariban, temiz bir halk.
Kimseye karışmaz etmezler. Șengal’de zaten kala kala bir dağ başında kalmışlar. Tanrılarını güneş, tavus kuşunu da melek seçmişler. Bu sergideki resimlerin çoğunu ağlayarak yaptım.
İleriye dönük bir projeniz var mı?
Kürdistan’da, yani Malatya’da kendi eserlerimin yer aldığı bir müze açmak istiyorum. Eserlerimin ben öldükten sonra halkıma kalmasını isterim.
YASEMİN KAZAN / LONDRA