Suriye’de iç savaş başladığından bu yana ABD, Rusya, Suriye ve İran’ın üzerinde uzlaşabildiği ya da birlikte onayladıkları hiçbir konu yoktu. Ta ki Türkiye’nin Cerablus operasyonuna kadar. ABD’nin bu girişime neden onay verdiğini anlamak çok zor değil. Obama Doktrini olarak adlandırılan dış politika paradigmasına bakıldığında, iki temel ilkesinin “denge” ve “sürdürülebilirlik” olduğunu görürüz. Bunlar ABD’nin son yıllardaki ilkesel tutumları yani stratejilerini temellendirdikleri referans noktaları. Lakin ABD her ilkesel yönelimini somut bir dış politika adımına dönüştürdüğünde atılacak adımın “getirileri” ve “zararları” hesabı yapar.
ABD’nin Erdoğan’ın 15 Temmuz veya benzeri bir girişimle iktidarından olması ABD’nin ciddi rahatsızlık duyabileceği bir durum olmazdı. Hala da Erdoğan’a güvenilemeyeceğine ilişkin derin bir kaygı ABD yönetiminde mevcut. O yüzden Cerablus operasyonuna izin verilmesinin ABD için getirileri şöyle sıralanabilir: 1- Kısa vadede Türkiye ile ilişkilerini yeniden düzenlemek ve yeni ABD yönetimine daha fazla siyasi manevra yapma imkanını devretmek, 2- Halep ve daha sonra İdlib’den gelmesi kuvvetle muhtemel yüzbinlerce sivil ve Cihatçıları Suriye’nin içinde konumlandırabilecek bir alan yaratmak, 3- Minbic’in alınması sonrası “fazla” güçlendiğini düşündüğü YPG’yi dengelemek, 4- PKK eylemlerinin sarsıcılığı devam ederken Türkiye’deki siyasi krizi derinleştirmek için Suriye bataklığının içine çekmek. Yani özünde doğrudan Erdoğan karşıtlığına değil, bu kez kontrolsüzlüğüne yatırım yapmak. ABD için olası “zararlar” ise iki kalemde toplanıyor: 1- IŞİD’in yenilmesi için sembolik anlamı askeri realpolitik anlamının çok ötesine geçen Rakka operasyonu için SDF’nin ikna edilmesinin zorlaşması 2- Erdoğan’ın kontrolsüzlüğüne yatırım yapılırken, Erdoğan’ın, kontrollü hareket etmesi durumunda Türkiye’de iktidarını en üst düzeye çıkaracak olması.
Diğer yandan, Rusya, İran ve Suriye’nin bu operasyonu engellememiş olmaları ise ancak be ancak Erdoğan’dan aldıkları sözlerle açıklanabilir. Erdoğan’nın elindeki üç kartı da masaya koymuş olma ihtimali yüksek. 1- Halep savaşının sürdürülmesini sağlayan lojistik kanalların kısılması veya kapatılması, 2- Esad rejimi ile Kürt düşmanlığı temelinde yeniden uzlaşma ve tanıma (ki Esad’ın Kürt düşmanlığı yapmaya pek de kudreti olmadığı Haseke’de görüldü) 3- Türkiye’ye organik şekilde bağlı olan Cihatçı grupların Suriye’deki bazı stratejik yerlerden çekilmesi. Kuşkusuz esas tablo bu kadar basit değil, çünkü Suriye sahasında bu üç ülkenin öncelik sıralaması aynı değil. Erdoğan, Cerablus imkanı için verdiği sözleri yerine getir(e)mezse kısa bir süre içinde açılan manevra alanı yine hızlı bir şekilde yeniden daralabilir.
Peki iflas etmiş Suriye politikasında elinde kalan tüm kartları sahaya sürüp verilen tavizlerden Türkiye’nin muradı ne? IŞİD ile anlaşarak Cerablus ve civarında bazı alanları kontrol almak en çok Konya ovasıda TSK’nın tatbikat yapması kadar siyasi ve askeri risk barındırıyor. Erdoğan da bunun üzerine iç kamuoyunda “kolay zafer” nidaları atabilir, çöktü denilen TSK’nın imajını düzeltebilir. Tabi eğer durması gereken ve beklenen yerde durursa. Nitekim Türkiye’nin temel hedefi Suriye Demokratik Güçleri’nin Cezire-Kobanê-Minbic’in Efrin ile birleşmesini engellemek. Bu bir analiz değil, doğrudan Türk yetkililerin açık açık söyledikleri bir şey. Durum buysa, Suriye savaş sahasında iki yöntem dışında geçerliliği olan bir şey yok. İlki bilek güreşi, ikincisi diplomasi. Türkiye’nin ikincisinde Suriye Demokratik Güçleri’ne kıyasla daha fazla kaynağı ve imkanı olduğu açık. Ama TSK doğrudan tüm askeri güçlerini SDG’ye karşı seferber etmediği sürece bilek güreşinde kazanması oldukça zor. Üstüne üstlük, bu bağlamda Cerablus operasyonu için Türkiye’ye tanınmış olan sınırları fazlasıyla zorlaması gerekiyor. Bu güreşi içeride süreklileşmiş PKK eylemleri varken yapmaya yeltenmesinin riski de çok büyük. Cizre’de PKK’nin gerçekleştirdiği eylemden görüldüğü üzere, Türk devletinin içeride yaşadığı bunalım “idare edilebilirlik eşiğini” aşabilir. O yüzden Türkiye’nin esas muradı Kuzey Suriye Federasyonu’nun toprak bütünlüğünü engelleme hedefi, kısa vadede değil orta vadede daha az riskli bir şekilde gerçekleştirme imkanı olabilir. Haliyle, bir hafta öncesine kıyasla Türkiye’nin kazandığı yegane şey, Carablus civarında IŞİD ile anlaşmalı şekilde ele geçirdiği ve geçirebileceği alanlara yerleşerek, Türk devletine bağlı Cihatçı gruplarla Rojava’yı taciz ve tehdit etme imkanı oldu. Bununla birlikte, tartışması tamamen kapanmış ama Erdoğan’ın şiddetle istediği Suriye’nin kuzeyinde bir “güvenli bölge” ya da “uçuşa yasak bölge” oluşturma imkanını kovalamak için de Türkiye zaman kazanmış oldu.
Hem Suriye hem de Türkiye’deki siyasi tablonun ortaya koyduğu iki temel hakikat var. Birincisi, Suriye sahasında askeri anlamda etkili olmayan hiçbir gücün tutunabilmesine imkan yok. O yüzden savaş kaybetme yetenekleri ispatlı Cihatçı gruplar ve 15 Temmuz sonrası operasyon kapasitesi oldukça tartışmalı olan TSK ile bu bataklığın içinde hakiki bir savaşa girmek, askeri kayıplar sonrasında Türkiye’nin tüm siyasi ve ekonomik fay hatlarını hızlı bir şekilde kırabilir. İkinci hakikat, Kürt Özgürlük Hareketi ile müzakere yerine bu hareketi tasfiye etmeye çalışması, Türkiye’yi ABD, Rusya ve İran arasında Kürt düşmanlığı politikası yüzünden oldukça “kullanışlı” hale getirdi. Kürt düşmanlığının eğer bir sınırı varsa, o sınır aşıldıktan hemen sonra bataklık başlıyor. Paçaları sıvamanın bataklığa çare olmadığını Suriye iç savaşı başladığından bu yana bir türlü öğrenmeyen tek ülke ise Türkiye. O yüzden bu vakıa sonrası esas endişeli olması gereken Türkiye iken Kürtlerin haklı kaygılarını endişeye tahvil etmek yerine rasyonel bir zeminde ele almaları en doğru olanı.