
Baştan alalım: Suriye cehennemi yangınını ateşleyen, yıkımı ve ölümü başlatıp sürdüren Recep Tayyip’in “şahsı“dır.
O kişisel kiniyle, Suriye ülkesini kanatırken, Anayasa gereği söz ve kararın sahibi olması gereken Türk parlamentosu, her şeyden habersizdi.
Herkesin bildiği tek gerçek, Recep Tayyip’in bir gün, AKP parlamento grup toplantısında, “şahsım, Ortadoğu’yu yeniden düzenleme projesinin İkinci Başkanıdır“ demesidir. Bu görev nereden çıktı, kim tarafından verildi ve dahası kapsam ile eylemi meçhuldu. Meçhul kaldı.
Yangın kıvılcımı, Tunus’da çaktığında da, görev amiri, yani kargaşanın efendisi, hala bir bilinmezdi. Ölüm meleğinin Amerika, eylemcinin NATO olduğunu, meraklısı, sonradan anlayabildi.
Ama Recep Tayyip kiniyle, hep kürsülerdeydi. Çünkü “kendi şahsı“, paltosundan El Kaide’yi de çıkarmış olan, 1949 Mısır doğumlu “Müslüman Biraderler“ (İhvan) teşkilatının sıradan üyesi değil, önde gelenlerinden biriydi. İhvan’ın lideri Muhammed Mursi’nin, Mısır’da iktidarı ele geçirmesinde, para ve uzman yardımı ile yadsınmaz katkıları vardı.
Aynı Recep Tayyip, Biraderleri aracılığıyla, Suriye’yi de ele geçirmeyi planlıyordu. Amacı ilk aşamada, İhvanı iktidar ortağı yapmaktı. Amacı için, Beşar Esad’la karşılıklı aile ziyaretleri yapacak kadar sıcak ilişkiler kurmuş, onunla “ortak bakanlar kurulu“nu düzenlemiş, ama çabaları boşa çıkmıştı.
Bu nedenle, özel kinliydi. Ona artık, “kardeşim“ demiyor, uzaktan “ey katil diktatör“ diye sesleniyordu. Bu yüzden acelesi vardı. Bir an önce, onu düşürüp “kardeşleri“ baş yapmak istiyordu.
“Esad‘ın kelle parası“, ağırlıklı olarak Katar’ın petro-dolarından karşılanıyordu. Ama bitişikteki Türk devleti, ücreti mukabilinde silah, cephane tedarik ediyor, dünyanın dört bir yanından getirilen kiralık teröristlere, barınma ve toplanma hizmeti veriyordu.
Nitekim kiralık katiller, hırsız ve tecavüzcülerden oluşan İslamo Faşist unsurlar, Suriyede tutunma üsleri ele geçirinceye kadar, her sabah Türklerin sunduğu barınaklardan silahlanıp sınır ötesine gidiyor, akşam geri dönüyorlardı.
Terör, Türk ekonomisinin hayat damarı olmuştu. Türkler silah, mühimmat, gıda ve giyim malzemeleri satıyor, ayrıca karşıdan gelen talan ve çalıntı mallarını ucuza alıp para kazanıyorlardı.
Sınır boylarında kurulan mülteci kampları ayrı kazanç kapısıydı. Masraflar, “terör finansörleri“ne aitti, çünkü.
Recep Tayyip, daha çok mültecinin gelmesi için, aralıksız “gelin ve özgür yaşayın“ çağrıları yapıyordu.
Terör, Türk devletine vekaleten sürdürülüyordu. Bir süre sonra, Türk devletinin ezeli ve ebedi düşmanı Kürtler baş hedef haline geldi. Türk güçleriyle İslamo-Faşist örgütler arasında, Kürtlere karşı “kardeşlik bağıyla muhkemleştirilmiş“ ortaklık kuruldu. Tek cephede bütünleştiler.
Kobanê muhasarası günlerinde, ortaklığı çıplak gözle seyredilmeye başlandı. Ama Kürtler, yurtları ve onurları için savaşıyorlardı. Ötekilerin çoğunlu kiralık adamdı. Sadece yaşamak için didiniyorlardı. Serden geçtiler karşısında, yenilgiden kurtulamadılar. Darmadağın oldular.
Türkler kiralık adamları, “Özgür Suriye Ordusu“ adıyla bir araya getirdi. Onlara, Türk askeri üniformasını giydirip, Türk subaylarının komutasında, mayın eşeği niyetine Kürt mevzilerine sürdüler.
Kiralıkların bir bölümünü de, Rus ve İran’ın desteğiyle İdlib’de topladılar.
Güya İslamcı teröristlerle savaş halinde olan Rusya ve İran’ın desteğiyle, çünkü bu sıra Recep Tayyip, NATO ve Amerika’dan ayrılıp, Moskova’nın himayesine girme taklaları atıyordu. Buna bir hoş olan Putin de, tabuta çiviler çakarak, vaziyeti sağlamlaştırma çabasındaydı.
İran ise Amerika’ya hedefti. Recep Tayyip, onların boynuna da “desteğim sizinle“ boncuğunu takıyor ve bununla kendine bağlıyordu.
Rojava ve Efrîn’in işgali Amerika’nın satışının yanında onların desteğiyle gerçekleşti.
Oysa İran ve Rusya, güya İslamo Faşist çetelere karşı Suriye‘ye yardım için, oradaydı. Ama Türkleri kazanma adına, oradaki varlık sebeplerini yadsıyor, dolaylı olarak da çeteleri besliyor, onlara alan açıyorlardı.
İdlib savaşının perde arkasındaki hikayesi budur. Rusya’nın ektiği tohumun ürünü canavarın zulmünü, şimdi Suriyeliler çekiyor.
Mültecilerin Avrupa’ya akınına gelince: Yerim daraldı, ama sorunun olayın can damarını özetlemek istiyorum:
Mülteciler, konusunda bir kere daha şantajla karşı karşıya. Recep Tayyip, yeniden onlardan haraç istiyor. Ama bir şantaj veya dolandırma söz konusu ise bu unsurları yaratan Avrupalılardır.
Kürtler söz konusu olduğunda, onların bir yerine bi şeyler batmış gibi baş düşman kesildiler. Kürt yurdunu bölüştürüp büyük parçayı onlara veren, Avrupa adına İngiliz sömürgeciliğidir. Avrupa bunları NATO ile AB ile besliyor. Kürtleri öldüren, ana yurtlarını yakıp yıkan silahlar bunlara aittir. Kürtler, soykırım arenasında yerde can çekişirken, ötede onları kahredercesine “teröristler“ diye haykıran, Avrupa’da Kürt avına çıkanlar da bunlar...
En son, Avrupa üretimi tanklar, toplarla Kuzeyin şehirleri yere seriliyor, Güney Kürdistan ve Rojava işgal ediliyordu. Kürtler kırılırken onlar, “Türklerin terörizmle mücadele hakkı vardır“ diyerek insani değerlerle alay ediyorlardı.
Türk devleti, IŞİD’çileri doldurup doldurup Avrupa sınırlarında boşaltıyor. Oysa, nasıl da iyilerdi!.. Maganda, daha dün Rojava’nın işgal ederken, “buraya mültecileri yerleştirip Avrupa’yı rahatlatacağız“ diyordu. Bu söz karşısında Avrupa’dan, yalnız alkış değil, para desteği de alıyordu.
Ciyaklamaya gerek yok. Maganda, sadece besleyen eli ısırıyor, bugün. Magandaya yatanın, haraç ödemeyle kalklamsı normaldir...