Türkiye ve Bakurê Kürdistan’da 26. dönem parlamento seçimleri gerçekleştirildi. Seçimden birinci parti çıkan AKP yetkilileri dahil, hiç kimse bu sonucu beklemediklerini dile getirdiler. 

Kimisi 7 Haziran’daki seçim sonuçlarının istikrarsızlık ve güven sorununa neden olduğunu öne sürerek ortaya çıkan sonucu açıklamaya çalışırken, kimisi de AKP’nin bu süreci iyi yönettiği, diğer partilerin ise seyirci kaldığı yönünde değerlendirme yaptı. 

Şüphesiz ki bunlar da ele alınacak konular arasında bulunuyor. Ancak Ortadoğu’daki hızlı gelişmeler dikkate alındığında, seçim sonuçlarına bir de uluslararası ve bölgesel siyasi konjonktürden bakmakta fayda var. 

Ortadoğu haritası Birinci Dünya savaşı sonrasında şekilendi, ancak günümüzde bu haritanın yeniden şekilleneceği ve 3. Dünya savaşı olarak adlandırılan bir savaş sürmekte. 

Bu minvalde son 2 ayda Suriye, Rojava, Kuzey Kürdistan, Türkiye, Mısır ve Yemen’de yaşanan gelişmeler de konuyu aydınlatıcı nitelik taşıyor. 

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da AKP’nin herşeyi ‘tek’leştiren zihniyetine karşı Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği HDP projesi 7 Haziran seçimlerinde büyük başarı elde etti ve Türkiye’nin demokratikleştirilmesi yönünde büyük bir cephe yaratıldı. Kaybeden AKP’nin topyekün saldırılarına karşı ise Kuzey Kürdistan özyönetimlerini ilan eden halk kendini yönetebileceğini göstermiş oldu.

Aynı dönemde Rojava’da inşa edilen Demokratik Özerklik sistemi, Kürdistan sınırlarını aşarak, tüm Suriye halklarını da içine alacak şekilde genişlerken, Demokratik Ulus projesini gerçekleştirme yönünde önemli adımlar atıldı. Girê Sipî de Kürt, Arap, Ermenî ve Türkmenlerin oluşturduğu özerk yönetim ve Hesekê’de 15 Ekim’de ilanı duyurulan Demokratîk Suriye Güçleri (QSD) bunun somut örenkleri oldu. Yine Sülemaniye’de Rojava Özerk Yönetimi temsilciliği açılırken, Moskova ve çeşitli Avrupa ülkelerinde de temsilcilik açılması çalımaları sürmekte. Dolayısıyla Ortadoğu’ya şekil verecek olan Suriye krizinden çıkışı yolu olarak da görülebilir. 

Bölgede egemenliklerini kurmak veya sürdürmek isteyen güçler de sonuç alamadıkları politîkalarında yeni yöntemlere başvurdu. Rusya’nın Suriye’ye direk müdahalesi yeni bir aşamayı gösterirken, ABD öncülüğündeki batılı güçler de ileri karakol olarak gördükleri Türkiye’yi daha etkili kullanabilecekleri bir duruma getirmeya çalıştı. 

DAİŞ’a karşı mücadele adı altında Türkiye ile yapılan İncirlik antlaşması bunun bir adımı olurken, göç sorunu ile ilgili pazarlıklar devamı niteliğinde oldu. Almanya Başbakanı Merkel’in İstanbul ziyareti ve hemen ardından AB’nin Türkiye raporunun açıklanmasının seçim sonrasına bırakılması üzerinde durulması gereken önemli noktalar. 

Batılı güçler aynı zamanda Rojava’da Kürtlere yakınlaşma gösterirken, diğer taraftan saldırılara karı sessiz kaldı. Bir taraftan MİT’e bağlı silahlı gruplar Ezaz bölgesine gönderilerek silah desteği sunulurken, bir taraftan da Türkiye Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın "Özerlik sistemine müsaade etmeyeceğiz" mealindeki açıklamalarının ardından Türk ordusu Kobanê ve Girê Sipî sınırında YPG mevzilerini vurmaya başladı. 

Tam da bu gelişmeler yaşanırken, Uluslararası Af Örgütü’nün YPG’nin suç işlediğini ileri süren raporu ile hemen sonrasında merkezi Londra’da bulunan Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin yayınladığı benzer rapor manidardır.  

Peki tüm bu gelişmeler neye işaret ediyor?

Parçaları bir araya getirdiğimizde batılı güçlerin Bakur ve Rojava Kürdistan’ında halkların özgürlük umudu olan ve yarattığı sistem ile giderek Ortadoğu’ya yayılan Kürt Özgürlük Mücadelesi’ni marjinalleştirmeye çalıştığı görülecektir. Bunun için de parçalamayı esas alan klasik politikalarına başvurmaktalar. Nitekim seçim sürecinde ve sonrasında HDP’ye "PKK ile arana mesafe yok" baskısı yapılarak, "HDP’nin oy kaybetmesinin nedeni budur, buna göre davranmalı" gibi söylemler öne çıkarılıyor. Aynı şekilde Rojava’da da ortaya çıkan iradeyi sistem içine çekme gayretleri devam ediyor.

Bu polîtikanın yaşam bulması için de Türkiye’ye önemli rol biçilmekte. Ama aynı zamanda kendi kontrollerinde çıkmamasını da hedeflemektedirler. 7 Haziran öncesi AKP’yi eleştiren söz konusu güçler, 1 Kasım öncesi katliamlara rağmen destek sundular. 

Böylece Kürtlerin iradesini etkisizleştirirken, AKP’yi de amaçları doğrultusunda kullanmayı hedefleyecekler. Ancak geçmiş deneyimlere bakıldığında bunun bölge için yeni tehlikeler anlamına da geldiği görülecektir. Dolayısıyla çözüm halkların demokrasi ve özgürlük cephesini güçlendirmekten geçiyor. 

Seçimlerden neden beklenmeyen bir sonucun çıktığı sorusuna belki bir cevap olabilir.