Bölgede özellikle de Kürdistan ve Türkiye’deki gelişmeler müthiş bir hızla yol almaya devam ediyor. Bütün bunlardan ne çıkar sorusuna cevap bulmak için söyleme değil de söylenmeyene bakmak belki de daha açıklayıcı olacak.

500 günü aşkın bir süredir Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile tüm avukat-müvekkil görüşmelerine son verilmiş ve büyük bir pişkinlikle, (her ne kadar zaman zaman Türk Başbakanı ve Adalet Bakanı kendilerinin izin vermediğini söylese de) koster bozuk bazen de adeta dalga geçercesine kaptan tatilde resmi gerekçe olarak her hafta avukatlara bildirilmektedir. Aynı zamanda İmralı adasına 2009 sonlarında daha olumlu bir hava hakimken CPT ile yapılan görüşmeler çerçevesinde ve Kürt halkının baskıları sonucu götürülen 5 tutuklu da ne aile ne de avukatları ile görüştürülmemektedir. Tecridin kırılması için götürülenlerin şu an kendileri ağır tecrit altındalar. CPT’nin o dönem ki Başkanı’nın yaptığı ‘Öcalan’ın tecrit dönemi bitmiş görünüyor’ açıklaması görünen o ki bitmek yerine genişleyerek tam da bu nedenle oraya getirilen 5 tutsağı da kapsamış durumda.
Şu an orası hakkında elimiz de herhangi bir bilgi olmadığından hiçbir değerlendirme yapamıyoruz. Kendi aralarında görüşebiliyorlar mı? Gazete geliyor mu? Komple izolasyonun yanı sıra fiziksel olarak kötü muamele var mı? Söylem düzeyinde Kürt Halk Önderine karşı geliştirilen şiddet içeride hangi biçimlere bürünüyor? Bunların hiçbirinin garantisi yok tabii, çünkü 500’ü aşkın gündür koster bozuk deyip tüm dünya alemi kandıramasa da harekete geçilmemesi bunun kabul edildiğinin bir göstergesi. CPT 21-28 Haziran 2012 tarihinde Pozantı Cezaevine gidip de tüm kaygılara rağmen İmralı’ya gitmeyişini ve onu da bırakalım 22. yıllık genel toplantı raporunda sanki bu kadar uzun süreden beri bir izolasyon yokmuş gibi duruma ilişkin herhangi bir açıklamanın olmayışı, en hafif deyimiyle olayla ilgili tüm çevrelerde ciddi bir kaygıya yol açmıştır. Bugüne kadar raporlarında ciddi eleştirilere yer veren CPT neden hiçbir şey yok gibi davranmaktadır?
AİHM’de de Sayın Öcalan’ın tecride ilişkin 2003’den beri süre gelen bir davası var. Her ne hikmetse 2003 AİHM adil yargılanma kararı konusunda Türkiye’nin yaptıklarına itiraz niteliğinde açılan dava hakkında jet hızıyla bir karara varırken, tecrit gibi insan yaşamını etkileyen bir konuda, CPT’nın her beş raporunda bu konuya özel yer ayırmasına rağmen, neden bir ilerleme görülememektedir?
Tüm bu olanların üstüne Türkiye’de tutuklamalar, Güney Kürdistan’a ve Suriye’ye müdahale hala devam ediyor. Kürt halkının kendi geleceğini belirleme iradesi Türkiye tarafından engellenmeye çalışılıyor.
İsterseniz kısa bir göz atalım: Son bir iki yıldır Türkiye kendini adeta NATO cephaneliğine çevirdi. Türkiye iktidarı başta İran, Libya, Suriye gibi müdahale edilecek ülkeler ve onların ilişki ağlarıyla ilişkiye geçti. AKP müdahale sonrası oluşacak iktidar boşluklarını doldurma hırsına ve hayaline kapıldı. Bunun içinde bir yandan füze kalkan rampa ve radarlarını Malatya yakınlarına şimdi de 6 Patriot bataryalarını (ABD, Almanya ve Hollanda’dan ikişer ve herbirinden 400 askeri personel) Suriye-Türkiye sınırına yani Kürdistan’a yerleştirilmesini aktif olarak istedi. Kimyasal silah var retoriği tam da bu çerçevede gündeme konuldu. Ama Suriye İsrail dururken illa da harakiri yapacaksa neden Türkiye’ye saldırsın ki?
ABD’nin ne Suriye muhalefeti ne de Türkiye ile ilişkileri pürüzsüz değil. ABD Kürtlerin temsilini de görmemezlikten geliyor. Bunun temel nedeni de Türkiye. Türkiye’nin orada ki tüm siyasal ve askeri tavrı Kürtlerin orada herhangi bir formül içinde yer almaması. Bu nedenledir ki Suriye’de tek istikrarlı alan olan Kürt bölgelerinde habire savaş ve gerginlik yaratmaya çalışıyor. Halep, Afrin Akçakale’deki girişimlerin PYD ve YPG’nin çabalarıyla aşılması ardından şimdi de Serêkaniyê de gerginlik ve halklar arası savaş yaratma peşinde.
Bu noktada Sayın Barzani’nin yaklaşımları önem arz etmektedir. Kürtlerin geldiği bu aşamada hiç kimse ne dar çıkarları ne de parça çıkarları çerçevesinde yaklaşamaz. Bu tür bir yaklaşımın ciddi tehlikeler barındıracağı ortadadır. Bu nedenle sınır kapısının Batı Kürdistan’a kapatılması söylemdeki tüm pozitif yaklaşımların anlamsızlığını ortaya koymaktadır. Türk iktidarının yanlış politikalarını destekleyen, Kürtlerin birliğine ve bölge halklarının çıkarlarına hizmet etmemektedir.
Ortaya çıkan fotoğraf, AKP şahsında Türk devletinin çıkmazlarını yeterince ortaya seriyor ve mevcut yaklaşımla gidilecek fazla yol olmadığını ortaya koyuyor. Adeta AKP devleti için ‘deniz bitti’ demek mümkün. Çözüm tam da AKP’nin gittikçe daha hırçın bir tarzda saldırdığı yerde duruyor.
Sayın Öcalan’ın yarattığı paradigmanın yaşanan çözümsüzlüğün tek alternatifi olduğu bugün daha geniş kesimlerce kabul görüyor. Kürt Özgürlük mücadelesinin ve Sayın Öcalan’ın tecridine de yol açan çözüm perspektiflerinin uygulanması bu nedenle hayati önemde. Kürtlerin halklar karşıtı oyunları bozabilecek örgütlülük düzeyleri var. Yeter ki alternatif sistemlerini diğer halklarla paylaşma, tartışma ve ortak uygulamaya geçirme düzeyi daha da güçlü yakalanabilsin. Bu olduktan sonra bu çözüm alternatifi Gordiyon Düğümü’nü çözer hem de İskender’in kılıcından daha keskindir.