1 yıl önce ülkelerindeki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan Suriyeli Halid Al-Rahmun ve eşi Mefta Emani Sakarya Kaynarca’ya yerleştiler. Dört gün önce Suriyeli ailenin kapı komşuları, Birol Karacal ve Cemal Bay, Suriyeli ailenin 10 aylık bebeğini öldürdükten sonra, 9 aylık hamile Mefta Emani’yi evlerinden ormanlık alana kaçırarak tecavüz ettiler, ardından öldürdüler. 

Halid Al-Rahmun, ailesinin can güvenliğini nedeniyle ve sığınmak için geldiği Türkiye’den, eşinin ve çocuğunun cenazesini alarak savaş tehditi altındaki İdlib’e döndü.

Vahşetten sonra, Kaynarca ahalisi öfkelenerek sokaklara çıkmadı. Ayaklanma ihtiyacı da duymadı, Birol Karacal ve Cemal Bay’ın evleri de kundaklanmadı. Polis ve mülki amirler, Karacal ve Bay ailesini apar topar Kaynarca’nın dışına çıkarma ihtiyacı da hissetmedi. Çünkü tecavüzcü katiller, Kürt veya Suriyeli değil, kendi has evlatlarıydı. Sokak komşusu, kahve ve cami arkadaşıydılar. Küçük olasılık değil; yüzde doksan dokuz, canilerden biri oyunu AKP’ye verirdi öteki MHP’ye. Çünkü benzer olaylardaki tecavüzcü, tacizci ve katillerin profili böyledir. 

Vatandaşın ödediği vergilerle beslenen ve asıl görevi yurttaşın can ve mal güvenliğini korumak olan Türk polisi, Kaynarca’daki tecavüzcü katillerden daha mı farklıdır?

Mefta Emani’nin cenazesinin kaldırıldığı gün, Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, 53 kişinin öldüğü Reyhanlı katliamı davası görülüyordu. Yakınlarını kaybedenler, duruşmayı izlemek için mahkeme önüne geldiklerinde polis sürüsünün coplu, gazlı saldırısına uğradılar. Saldırıya uğrayanlar, kan revan içinde saldırının nedenini anlamaya çalışıyordu.

Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde aynı gün, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın da duruşması vardı. Polis, gelenleri HDP’li sanmış ve saldırmıştı. Nitekim olayın aslı anlaşılınca polis sorumluları Reyhanlılara; “Özür dileriz, biz sizi HDP’li sanmıştık” demişti.

Bu adi ve alçakça “özür”e dayak yiyen Reyhanlıların ne cevap verdiği öğrenilemedi ama kafası yarılmış, kan içindeki görüntüleri gazete ve televizyon merkezlerine çoktan ulaşmıştı. 

Başta emniyet ve polis teşkilatı olmak üzere bu tecavüzcü katil tayfasının tamamı Türkçü, milliyetçi, dinci görünür. Çıkarcı, asalak, günübirlikçi bu lümpen kesim, AKP/MHP’nin temel harcıdır. Hiçliklerini, anlamsız yaşamlarını, zayıflık ve cahilliklerini devlete kulluk, iktidara yandaşlık yaparak gidermeye çalışır; bunun karşılığında korunurlar; suçları ya görmezden gelinir ya da savcı ve yargıçlar tarafından cezasızlıkla geçiştirilir ya da hafifletilir.

Bu caniler ve katiller ordusu kendiliğinden yetişmiyor; ilkokuldan üniversiteye, camiden kışlaya, evden kahvehaneye, televizyondan gazeteye kadar öğretilenlerin sonucudur yaşananlar. İnsanlara Türk barbarlığı, Türk milliyetçiliği, erkeklik, egemenlik, mülkiyetçilik, dincilik gibi zehirler, yüksek değerler olarak sunulmaktadır. Kısacası, Kaynarca’daki vahşet ne istisnai ve tekil, ne de tesadüftür. “Ne ekersen onu biçersin” gerçeğidir.

Eduardo Galeano, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri’nde sanki Uruguay’ı değil de bugünkü Türkiye’yi, AKP/MHP faşizmini; olan biten adilikleri ve canilikleri umursamızlıkla izleyen kitleleri anlatıyor;

"Diktatörlük bir alçaklık geleneğidir: İnsanı sağır, dilsiz yapan, dinleme ve konuşma yeteneğini öldüren, bakması yasak olan şeyler karşısında körleştiren bir makina. Kışın, soğuk nasıl kabullenilirse, makina da iğrençliğe boyun eğmeyi öğretiyor insanlara. 

Bir diktatörlüğün katliamları, işkence edilenler, öldürülenler, ve ortadan kaldırılanların listesiyle tükenmiyor. Makina, seni bencillik ve yalanla eğitiyor. Dayanışma bir suç. Kendini kurtarmak için diye öğretiyor makina, ikiyüzlü ve oyuncu olmak zorundasın. Bu gece seni öpen yarın seni satacaktır.

Her otuz Uruguaylıdan birinin görevi ötekilerini izlemek, gözlemek ve cezalandırmak.

Öğrenciler arkadaşlarını, çocuklar öğretmenlerini ihbar etmeleri için teşvik ediliyorlar.

Televizyon izlemek ya da radyo dinlemek için okumak ve yazmak gerekli değil. Yani en güçlünün egemenliğini kabullenmeyi öğreten ya da bir sosisle mutluluğu, bir sigarayla onuru, bir otomobille kişiliği birbirine karıştırmayı öğreten günlük mesajı almak için okuma ve yazmaya gerek yok.

Biz Hayır Diyoruz’da da E. Galeano, Suriyeli kadına tecavüz eden katilleri değil; bu katillerle yıllarca yan yana yaşayan seyirciler ordusunu anlatır;

"Halk, bu düzeni doğal ve bu yüzden de sonsuz olarak kabul etmesi için evcilleştiriliyor; sistem vatanla özdeşleştiriliyor; rejimin düşmanı hain ya da dış mihrak ilan ediliyor.

İsraf, teşhircilik ve vicdansızlık iç bulantısına yol açmıyor, hayranlık uyandırıyor: Ruh da dahil her şey alınabilir, satılabilir, kiralanabilir, tüketilebilir.”  

Bütün mesele kafası, gözü yarılan kan içindeki Reyhanlıların, "özür dileriz biz sizi HDP’li sanmıştık" diyen polise; "özrünüz kabahatinizden büyük, siz HDP’lilere de böyle davranamazsınız, önce insan olun”cevabı verip verememesinde.