
Şu kesindir ki, emperyalist güçler de, Ortadoğu’nun iktidar güçleri de halkları düşünmemektedir. Hepsi de kendi çıkarlarını düşünüyor. Kaldı ki, Suriye üzerinden Ortadoğu’da etkili olmak isteyen tüm dış güçler ve bölge güçleri bu savaşın içindedir. Hatta savaşın içindeki en aktif güç Türkiye’dir. Hiçbir güç Türkiye kadar bu savaşın içinde değildir. Bu durum Suriye’nin durumunun Türkiye için çok önemli olduğunu gösteriyor. Suriye’de etkin olmak ve Rojava’da Kürtlerin statü kazanmasını engellemek için İran, Irak gibi müttefiklerini bıraktı. Tüm hesaplarını Suriye’de kazanma üzerine yaptı. Bu nedenle ya Suriye’de kazanacak ya da Ortadoğu’da büyük kaybedecektir. Türkiye Suriye üzerinde bir kumar oynadı, ama gelinen aşamada kazanmadan çok kaybetme olasılığı yüksektir.
Suriye’ye müdahaleden söz ediliyor. Suriye’de zaten başından beri bir müdahale vardır. Türkiye müdahil olmasaydı Suriye’de savaş bu düzeyde derinleşmezdi. Hatta savaşın askeri yönü bu kadar öne çıkmazdı. Suriye muhalefetinin sivil ve demokratik karakterini kaybedip tamamen askerileşmesinde Türkiye’nin payı çok önemidir. Bu yönüyle Türkiye Suriye’deki halk hareketine karış bir komplo yapmıştır. Muhalefet silahlı hale gelmeseydi Türkiye bu muhalefetin üzerinde bu kadar etkili olmazdı. Çünkü Türkiye’ye bu kadar muhtaç olmazlardı. Silahlı çatışmalar öne çıkınca Türkiye çok öne çıktı; savaşın cephe gerisi haline geldi. Hatta savaş esas olarak Türkiye üzerinden yürüdü. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) denen silahlı güçlerin en fazla Halep ve Türkiye sınırı yakınlarında etkili olması bu gerçeğin kanıtıdır. Türkiye’nin bir müdahaledeki amacı Suriye’deki Baas rejimi yıkılsın, kendisine bağlı siyasi güçler Suriye geneli ve Rojava’da hemen etkili olsun yönündedir. Aslında Türkiye herkesin kendisi için Suriye’ye müdahale etmesini istemektedir.
Dış müdahale rejimin yıkımını engelledi
Suriye rejimini aslında meşruiyetini kaybetmişti. İlk ortaya çıkan halk hareketlerine müdahale edilmeseydi ve yönlendirilmeseydi belki de mevcut iktidar yıkılacak, yerine daha demokratik bir yönetim gelecekti. Ancak dış güçlerin, özelikle Türkiye’nin kaygısı halk olmadığından, halkın güçlenmesini değil de kendilerinin güçlenmesini istediklerinden halk muhalefetine müdahale ederek saptırdılar. Böylelikle halkın Suriye’de güç olmasının önüne geçtiler. Kendi işbirlikçilerinin, dolayısıyla kendilerinin güç olmasını hedeflediler. Böylece tüm dış güçler ve Türkiye elbirliğiyle Suriye’yi bugünkü kaos ortamına sürüklediler.
Ne dış güçlerin ne de Türkiye’nin demokrasi güçlerinin ve halkın güçlenmesi gibi bir amaçları vardır. Devletin zayıflamasını da istemiyorlar. Demokrasi diye bir amaçları olsaydı Rojava devrimini desteklerlerdi. Çünkü Rojava’daki kadar demokratik bir hareket ve toplum gerçeği bulamazlar. Rojava devrimi devleti söküp attığı halde bundan da rahatsız olmuşlardır. Bu da göstermektedir ki onlar güçlü devlet istiyorlar. Devlet ne kadar az olursa o kadar çok demokrasi olur. Demokrasinin olduğu yerde halk güçlenir. Bu nedenle halk güçlenmesin diye bir an önce müdahalenin olmasını ve güçlü bir devletin kurulmasını amaçlıyorlar.
ABD ve dış güçler de aslında devletin hakim olmadığı yeni bir Suriye istiyorlar. Onlar da halkın güç olmasından korkuyorlar. Bu açıdan mevcut Suriye devleti içinde bir kesimi kendileriyle işbirlikçi hale getirip Suriye ulusal kongresi ve ÖSO’yla uzlaştırmayı amaçlıyorlar. Barack Obama’nın “sınırlı operasyon yapacağız” demesi de bu anlama geliyor. Türkiye savaşın uzamasının merkezi ulus-devleti tümden dağıtacağından; ABD ise mevcut devlet tümden dağılırsa kendisinin kontrol edemeyeceği bir Suriye’nin ortaya çıkmasından korkuyor. ABD ve Türkiye’nin korkuları ve kaygıları farklı olsa da her ikisi de devletin zayıf kaldığı ve halkın güç olacağı yeni bir Suriye istemiyorlar. Ancak Türkiye’nin korkusunun Kürtler nedeniyle daha gerici olduğu açıktır. Zaten Kürt korkusunu bırakmadığı müddetçe Türkiye her zaman en gerici politikaları izleyecektir.
Mevcut muhalif güçler seçenek olamaz
Hiçbir dış müdahale Suriye’nin ağır sorunlarına bir çare bulamayacaktır. Mevcut Suriye rejimi ve muhalif güçler de halkların seçeneği olamaz. Suriye’de tek seçenek, Rojava Kürdistan’ın demokratik dinamiğine dayalı yeni bir Suriye’nin kurulmasıdır. Rojava Kürdistan’ında gelişen demokratik devrim Suriye’ye yayılırsa mevcut kaos ortamı son bulacak, halk arzuladığı bir siyasal yaşama kavuşacaktır. Suriye’de toplumun en az yüzde 60-70’inin hem devletten hem de muhalefetten rahatsızlığı dikkate alınırsa, üçüncü yol olan Rojava devrim yolunun kazanma şansı çok yüksektir. Ne devletin ne de mevcut muhalefetin toplumsal desteği yüzde yirminin üzerindedir. Bu bile toplumun nasıl bir Suriye istediğini göstermektedir.
Her ne kadar Aleviler mevcut Esad iktidarını destekleseler de, onların da varlığının güvencesi demokratik bir Suriye’dir. Demokratik bir alternatif ortaya çıkarsa Aleviler de tümüyle o tarafa kayar. Aslında Alevilerin çıkarı şu anda Kürtlerle ve demokrasi güçleriyle birlikte olmaktır. Yine Dürzilerin, Asurilerin, Êzîdîlerin, Ermenilerin ve diğer farklı toplulukların çıkarı demokratik bir Suriye’dedir. Suriye’deki emekçilerin, kadınların, gençlerin, yeri radikal demokrasi güçlerinin yanıdır. Bu nedenle demokrasi güçlerinin sosyal tabanı daha güçlüdür. Tek eksik, bunların ortaklaşa davranıp alternatif bir siyasi hareket yaratamamalarıdır.
Artık Baas zihniyeti ve iktidarı Alevilerin çıkarını savunamaz. Alevilerin varlığını güvenceye alamaz. Azınlıkların ve farklılıkların tek güvencesi demokrasidir. Yoksa tek din, tek ulus zihniyeti altında varlıkları tehlikeye girer. Şu anda milliyetçiliğin dini, dinin milliyetçiliği kullanıp iktidar olmak istediği Ortadoğu coğrafyasında farklı kimliklerin tek güvencesi demokrasidir.
Müdahale gericiliği iktidar yapar
Müdahale kesinlikle demokrasi getirmez. Ya milliyetçi ya da dinci bir iktidar getirir. Çünkü iktidarlar günümüzde milliyetçiliğe, dinciliğe, toplumsal cinsiyetçiliğe ve sömürü hizmetinde olan bilimciliğe dayanmaktadır. Bu açıdan müdahaleye karşı çıkmak, bu geri zihniyetlerin güçlenmesine karşı çıkmaktır. Halklar bin yılların, yüz yılların, on yılların bilinciyle demokrasi ve özgürlük dışında kurtuluşun olmayacağı bilincine ulaşmış bulunuyor. Dış müdahaleler olmadığı takdirde halk tecrübeleriyle doğru çizgiyi bulacaktır.
Dış müdahale kesinlikle devleti kurtarmaya yönelik olacaktır. Tabii ki Esad ve çevresi aşılmak isteniyor, ama devlet aygıtı kurtarılmak isteniyor. ABD’nin yakın zamanda düşündüğü müdahale kesinlikle bunu amaçlıyor.
Bu müdahale sonuna kadar askeri yöntemlerle olmayacaktır. Askeri müdahale siyasi müdahaleyi kolaylaştırıcı düzeyde tutulacaktır. Çünkü bir askeri müdahale, müdahale edenlere pahalıya patlamaktadır. Amiyane deyimle astarı yüzünden pahalı hale gelmektedir. Siyasi olarak çıkmaz derinleşmekte, askeri müdahale kendisine yönelik silahlı direnişleri ortaya çıkararak siyasi, sosyal ve ekonomik müdahalelerini güçleştirmektedir.
ABD’nin Afganistan ve Irak müdahalelerinden çıkardığı en temel ders budur. Çünkü mevcut durumda emperyalistler artık kendi güçlerinin esas olarak askeri değil; siyasi, kültürel, sosyal ve ekonomik olduğunu düşünmektedirler. Askeri güçlerini sadece bu güçlerin önünü açacak düzeyde kullanma stratejisi izlemektedirler. Bu açıdan özgürlükçü demokratik güçler de sadece askeri yolla sonuç alma yaklaşımı yerine; siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel güçlerini arttırmalıdırlar. Silahlı direnişleri ve öz savunmalarını sadece bu güçlerini kullanabilecek imkanları yaratma çerçevesinde yapmalıdırlar.
El Nusra’yı El Nusra yapan Türk devletidir
Savaşa karşı çıkmak doğrudur. Ancak Türkiye’deki savaş karşıtlarının bir kesiminin savaş karşıtlığı ikiyüzlüdür ve samimi değildir. Örneğin CHP ve ulusalcıların savaş karşıtlığı ikiyüzlüdür. CHP ve ulusalcıların Türk devletinin, ordusunun Suriye somutunda El Nusra’ya her türlü destek vererek Kürtlere saldırtmalarına karşı çıkmaları yoktur. Bazen dostlar bizi pazarda görsün misali AKP Hükümetinin bu güçlerle ilişkisini sormakta, ama Kürtlere yönelik saldırı konusunda ısrarlı ve kararlı bir tutum görülmemektedir. Hatta içten içe Türk devletinin Rojava devrimine karşı El Nusra’yı kullanmasına sevinmektedirler. Türkiye 1990’lı yıllarda hizbulkontrayı Kürdistan devrimine karşı kullanırken, şimdi Rojava’da El Nusra’yı kullanmaktadır. Hizbulkontrayı kullananlar da Batı’nın laikçi zihniyetine sahip olanlardı. Şimdi El Nusra’yı kullananlar da bunlardır. Çünkü El Nusra Türkiye sınırında ordunun koruması altında Serêkaniyê’ye saldırmaktadır.
Şu anda Rojava’daki saldırıyı kesinlikle Türk devleti yaptırmaktadır. Öyle ki, bizzat savaşın içine girmiştir. Toplarıyla Serêkaniyê’yi dövmekte, ağır silahlarıyla PYD güçlerine saldırmaktadırlar. El Nusra Serêkaniyê’ye Türkiye adına saldırmaktadır. Hiç kimse Türkiye El Nusra’ya destek vermiyor ya da gizli yapıyor diye kendini kandırmasın. Bu destek açıktır ve sürekli yapılmaktadır. Dünyanın dört bir yanından gelenler de Türkiye’nin istihbarat örgütleri tarafından Suriye sınırına götürülüp içeri sokulmaktadır. Neredeyse El Nusra’yı Türkiye yönetmektedir. El Nusra’yı El Nusra yapan Türk devletidir. El Kaide’ye bağlıyız deseler de esas olarak Türkiye’nin Suriye’deki ajan ve milis örgütüdür. Çünkü işleri tamamen budur. Bu nedenle YPG ile El Nusra değil, YPG ile Türkiye’nin doyurduğu, beslediği, hatta kurduğu silahlı çeteler savaşmaktadır. Kurduğu diyoruz, çünkü El Nusra diye bir örgütü Türkiye ortaya çıkarmıştır.
Türkiye’nin El Nusra’yı bu düzeyde desteklediği bir yerde Türkiye’den Kürt sorununun çözümünde bir adım beklemek safdillik olur.
Ambargo ile Rojava teslim alınmak isteniyor
Şu anda ABD Suriye’ye bir kara operasyonu düşünmüyor. Ancak Türkiye ve KDP bir kara operasyonu yapılmasını kendi çıkarlarına görüyorlar. ABD bir kara operasyonu yaparsa Türkiye ve KDP Rojava devrimini bastırma imkanını buluruz diye düşünüyorlar. Türkiye’nin Suriye’ye girmek istemesini anlıyoruz. Zaten işbirlikçileri üzeriden fiili olarak içerdedir. Doğrudan girerek Hatay’dan Amudê’ye kadar bir işgal harekatı yapmak istiyor. KDP ise Amudê’den Dicle nehrine kadar kendi kontrolünü kurmak istiyor. Normal ortamda yapamadığını kapsamlı müdahale ortamında gerçekleştirmeyi hesaplıyor. Hatta El Nusra cephesinin Türkiye tarafından saldırtılmasını da bu amacı için kullanmayı hesaplıyor. Nasıl ki ambargo uygulayarak Rojava Devrimini teslim almak istiyorsa, El Nusra saldırılarını da Rojava devriminin kendisine teslim olması için ortam yaratacağını düşünüyor. Bu değerlendirmelerin Rojava halkı tarafından her yerde yapıldığını duyuyoruz. Özcesi, kurt bulanık havayı sever misali Rojava devrimine karşı çıkanlar ve içlerine sindirmeyenler bir müdahale ortamının kendileri için fırsat yaratacağını düşünmektedirler.
KDP mevcut politikasıyla hem yanlış yapıyor, hem de Ulusal Kongre ruhuna aykırı davranıyor. Rojava konusunda Kürtler arası birlik temelinde bir sonuç alma yerine Suriye muhalifleriyle ortak davranıp Rojava devrimci güçlerini bastırmayı hesaplıyor. Halbuki yapılması gereken KDP’ye bağlı partiler dahil tüm partilerin Rojava devrimiyle bütünleşip bir statü kazanmaları olmalıdır. Böyle davranılmaması KDP’nin hegemonik zihniyetiyle bağlantılıdır.
Farklı siyasal ve toplumsal güçlerin bir arada birbirini tamamlayarak yaşayacağı demokratik zihniyet ve paylaşım yerine, hegemonya peşinde koşulması tüm Kürtlere kaybettirecek tehlikeler yaratmaktadır. Örneğin Güney Kürdistan’da kurulan ve MİT’le ilişkili olan Rudaw televizyonunun yaptığı yayın hangi ulusal çıkarlara hizmet etmektedir? Rojava devrimiyle paylaşma ve ortak hareket etme varken bu düşmanlık niyedir? Bunun izah edilecek bir yanı var mıdır? Aslında KDP’nin Rojava politikası konusunda söylenecek çok şey vardır. Ancak sorumlu davranıldığı için sınırlı eleştirilerle yetinilmektedir. Çünkü ulusal konferansın gündemde olduğu ortamda eleştirilerin karşıtlaştırıcı değil de, yanlışlardan vazgeçirmek biçiminde olması anlayışıyla hareket edilmektedir.
MUSTAFA KARASU