Suriye krizi bir süredir ABD ile Rusya arasında soğuk savaş dönemlerini aratmayan düzeyde bir diplomatik, askeri savaş ve çapı bölgeyi aşan bir kara propagandaya dönüşmüş durumda.    

Uluslararası sermayenin talepleri doğrultusunda bölge yeniden dizayn edilmek istenirken, Rusya da dünya çapında etkisini göstermeye, askeri sanayiine dayanarak ABD ile rekabet etmeye çalışıyor.

Suriye’deki paylaşım çelişkileri bir anda Skripal suikasti, orta menzilli nükleer başlıklı füzeler anlaşması, Azak denizinde Ukrayna krizini beraberinde getirdi. Suriye krizinin sadece Ortadoğu’yla sınırlı olmadığı ve burası üzerinden 3.Dünya savaşı yaşandığı bu olaylarla daha belirgin hale geldi.

Aslında mesele, İdlib’de yaşanan çözümsüzlükle ilintiliydi.

Suriye’de çözümün renginin İdlib’de ortaya çıkacak sonuca bağlı olduğu herkesin ortak kanısıydı. Ancak beklenen olmadı ve İdlib’de bir çözüm gelişmedi. Çözümsüzlük zamana yayılınca taraflar birbirlerini farklı konularda ve farklı mekanlarda, birbirinden kopuk gerekçelerle tartmaya, tehdit etmeye başladı.

Rusya İdlib’de kendisine sorun çıkaran NATO’ya karşı, bir başka NATO ülkesi olan TC’yi yanına alarak, ABD’nin etkinlik geliştirdiği Minbic ve Fırat’ın doğusunu TC’ye hedef göstererek karşı hamle geliştirdi. Türk akımı doğalgaz ve S-400 anlaşmaları da TC’nin Kürtlere saldırmasının karşılığıydı.

28 Kasım 2018 tarihli Astana görüşmeleri sonrası Rusya, İran, Baas rejimi ve TC’nin ağız birliği etmişçesine Fırat’ın doğusuna yönelik tehditkar ve saldırgan açıklamalarının dozajının artmış olması dikkat çekicidir.

Fırat’ın doğusunda Kürtlerin “ayrı devlet kurmaya çalıştığı”, “Araplara yönelik Kürtlerin baskılarının arttığı”, “Arap halkının zorla yerlerinden edildiği”, son olarak da “bu bölgeden Irak ve Türkiye’ye petrol satışı yapıldığı” ileri sürüldü.

Anlaşılan ABD’nin bölgedeki varlığına karşı olan, ABD’ye düşman olan İran, Rusya ve Baas rejimi, Kürt düşmanlığını bildikleri TC’yi kullanarak, sahada etki alanlarını genişletmeye çalışıyor. Yani ABD karşıtlığı bu güçleri Kürt karşıtı politikalar izlemeye sevk ediyor. Bu en çok da bir süredir sessizliğe gömülen İran’ın işine yarıyor. Böylece “Şii hilali” denilen alanı genişletip hem kendisine yönelik kuşatmayı kıracak, hem de karşı atakla Ortadoğu’daki nüfuzunu güçlendirme fırsatı bulmuş olacak.

TC zaten aylar öncesinden Fırat’ın doğusunu işgal için gerekli hazırlıklarını tamamladığını bizzat Erdoğan’ın ağzından ilan etmişti.

Baas rejimi ise uzun süredir şovenizmi körükleyerek Arap halkını bölgede Kürtlerle çatıştırmaya, alttan alta DAİŞ’ı besleyerek Arap aşiret liderlerini suikastle katletmeye dönük planlamalar içindedir. İran’ın da kimi Arap gençlerinden yeni bir DAİŞ yaratmaya dönük çalışmalar yürüttüğü sahadaki kaynaklarca dillendiriliyor.

Rusya da kendisi için yeni ekonomik pazara çevirdiği TC’yi, Suriye’de Efrîn’e karşılık teslim aldıktan sonra İdlib’de çete gruplarıyla uğraştırmaya, güçten düşürmeye ve dikkatini İdlib’den ziyade Fırat’ın doğusuna yönlendirmeye azami gayret gösteriyor.

Daha vahimi, Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın bu süreçte “DAİŞ’ın QSD güçlerine karşı kimyasal silahlarla saldırısı hazırlığında olduğu” haberlerini yaymaya başlamasıdır.

Efrîn’de TC’nin Kürtsüzleştirme politikalarına, demografik yapıyı değiştirmesine, Êzîdîleri zorla müslümanlaştırmasına, askeri işgale, tarihi eserlerin bombalanıp yok edilmesine, okulların askeri kışlaya dönüştürülmesine, Türk dilinin zorunlu hale getirilmesi vb belgeli binlerce insan hakkı ihlaline ses etmeyen BM, birkaç gün önce Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni “250’den fazla devlet okulunda Arapça dilinde eğitimi yasaklamakla” suçlayan bir rapor yayımladı.

Üç dilde resmi yazışma ve eğitim görülen Kuzey-Doğu Suriye’de bu raporun saçmalığı bir yana, yukarıda saydığımız saldırı planlarının yeni bir halkası olması manidardır.

Bu açıdan Arap baharıyla Suriye’de baş gösteren olaylar ve iç savaşın 8 yıldan sonra başa sarmaya başladığı ve Kuzey-Doğu Suriye’nin TC, İran, Rusya ve gerici Baas rejiminin ciddi saldırı tehdidi altında olduğu görülüyor.

Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne alan daraltmak isteyen TC’nin KDP üzerinden ve ABD’nin desteğiyle YNK’yi de kendi lanetli siyasetine alet etmeye çalıştığı ve kısmen başarı sağladığı da ortada.

Demokrasi, insan hakları, adalet ve özgürlük sloganlarıyla sözde çözüm adına Irak ve Suriye savaşına müdahil olanlar, bugün demokrasi önündeki en büyük engel haline geldiler.

Tüm bu gizli-kapaklı siyasi-askeri ayak oyunları içinde bugüne kadar kendi bağımsız çizgisini koruyabilen Kürtler, bölge halklarıyla birlikte ciddi bir toplumsal, siyasal, askeri güç durumuna gelmeyi, halklar adına ciddi tarihi kazanımlar elde etmeyi başardı.

Bu demokratik kazanımları kalıcı kılmak için önce Kürtlerin içte birliğini sağlaması gerekir. Eşzamanlı olarak kader birliği yaptığı bölge halklarıyla her türlü ilişkisini güçlendirip faşist bloka karşı demokrasi mücadelesini yükseltmesi, bu saldırı planlarını uluslararası kamuoyuna yeterince duyurup demokratik tepkilerini örgütlemesi, askeri alanda her türlü tedbirini maksimum düzeye çıkarması kaçınılmazdır.