Ölünün ardından mırıldanan ağıdın hüzün sözlerini andıran başlık, bana ait değil. Onu, İslam kabuklu Türk ırkçısı oligarşinin, Ergenekon kanadından bir haber sitesinden aldım.
Site, bir Britanya’da yayımlanan “The İndependent" gazetesinden Patrick Cockburn’a atıfta bulunarak, Türk halkına bu “kara haberi" veriyordu. Habere göre, Suriye’de savaşın sonuna geliniyor ve artık, “galiplerle mağluplar belli oluyor"du.
Ancak, hiç bir şey beklendiği gibi değildi. Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adını taşıyan çetenin yanında, Türk devleti ikinci mağlubuydu.
Ezeli ve ebedi düşman Kürtler ise alanın galipleri arasındaydı. Kör talihe bakın, Amerika ve Rusya, Türklere karşı güvenlik çemberi olmuş, Minbic taarruzunu setlemiş, Rakka yürüyüşe tavuz olmuş, böylece masa dışına itilmişlerdi.
Halbuki Türklerin devleti, allama-dallama halde sahaya daldığında, hayaller nasıl ılımanca tatlı, umutlar ne kadar da kanlı, canlıydı.
Reis, yeni kuşaklara Türk-İslam ruhuna, Osmanlı yayılmacılığını pompaladıkça, yurt hırsızları, emek, alın teri talancıları, cinayet işleme, yakıp yıkma meraklıları zevkleniyor, dünyanın dört bir yanından akına katılmaya gelen hırsızları, kiralık katiller, tecavüzcüleri kutsayan bir heyecanla karşılıyorlardı.
Büyülü güzelliği düşünün, Suriye ele geçirilecek, zenginliklerine el konacak, aç kalabalıklara ganimete hücum günü doğacaktı.
Bu amaçla Suudi Arabistan ve Katar’la ittifaklar kuruluyor, onlardan gelen paralarla kiralık adamlar beslenip eğitiliyor, silahlandırılarak sınırdan içeriye sokuluyordu.
Başlangıçta, her şey iyi idi. Suriye’nin taşınabilen tarihi, para eden zenginlikleri, fabrika donanımları içeriye taşıyor, tanker konvoyları petrol boşaltıyorlardı. Daha çok petrol çalma hırsına kapılanlar, boru hattı bile döşüyorlardı.
Fakat, çok geçmeden, ağızlarının tadını bozan, pembe hayallerini karartan bir gelişme zuhur ediyor, Kürtler örgütlü bir güç olarak öne çıkıp yurtlarını savunmaya, katil çeteleri kovmaya başlıyorlardı.
Onları caydırmak için, kurtken anında başlarına kuzu postu geçirip dost, kardeş rolüne bürünerek yalvarmaya, Kürt önderlerinin ayakları altına, kırmızısından halılar sererek karşılamaya başlıyorlardı.
Ancak, çabaları boşa çıkıyordu. Kürtleri dolandıramayacaklarını anlayınca, kiralık İslamcı çetelerin arkasına gizlenip saldırıya geçiyorlardı.
Türkiye Cumhuriyeti (TC), her şeye rağmen devlet statüsündeydi. Uluslararası bağ ve bağlantıları vardı. Dünyaya hükmeden güç olan NATO’nun ortağı, aleme nizam veren BM’nin de üyesiydi.
Kürtlerin ise hiç bir şeyleri yoktu. Parçalanıp talan edilmiş bir ülkenin, varlıkları da yasak insanlarıydı. Suriye’de, pek çoğunun nüfus kaydı bile yoktu.
Ama, savaş alanında üstünlük Kürtler’deydi. Çünkü saldırganlar, kiralık adamlar, ganimet avcıları, yurt hırsızlarıydı. Cephede tek amaçları hayatta kalmaktı. Kürtler ise kadını, erkeği, ihtiyarı ve çocuğuyla, çalınmış yurdunu geri almak, çiğnenmiş onurunu kurtarıp özgürleşmek için,“ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin“ diyerek can feda savaşıyorlardı.
Ve fedailer kazandılar. En büyük zaferleri, dünyaca tanınmaları, insanlık savaşımlarını terörizm olarak mahkum edenlerden büyük saygı görmeleriydi.
Amerika, Türklerle yüz yıldan beri sıkı ilişkiler içindeydi. NATO’da ortaktılar. Ama TC, “Kore’de olduğu gibi, Rakka’da da ölmeye hazırım" yalvarmalarına rağmen, entrikalarının kurbanı olarak saf dışı edildiler.
Çünkü, bir tek Türk yoktu. Her gelen ayrı tip Türk’tü. AKP, Türk toplumunun da alt taraflarıydı. İlkel, entrikacı, punduna getirince ısıran…
Ahlaki iflas bu ya, didesinden yakaladıkları Mesud Barzani’yi de kendilerine benzettiler. Oysa o ürkmüş, birşeylerden korkmuş gibi bakan çekingen halleriyle Barzani, ne güzel kendini örtüyor, gizliyor, kurtarıcı gibi görünüyordu. Sinik duruşu altında, ara ara çıkardığı sese kulak verenler onu, Kürt ve Kürdistan’ın ulusal kurtuluşunu “dert, dava edinmiş" bir adanmış kişilik bile sanıyordu.
Sonra Reis’in rahle tedrisinden geçince, Kürdistan parçalarıyla Kürtleri, petrol varili kadar sevdiği çıktı, Şengal’in kesin güneş ışığına. Yerden fışkıran petrol, damat Berat’ın maharetli elleri arasında dolara dönüşüyor, payı Türk bankalarına dolar olarak yatırılıyor, hesabı kabardıkça, dostu Mehdi Eker gibi Türk militan kesiliyordu.
Mafyaya intisap etmiş eski bir asker, Barzani’nin Türkler adına Şengal’e, oradan da Rojava’ya hücuma kalktığını, ancak Amerika tarafından durdurulduğunu söylüyordu. Ne kadar ayıp, Kürt halkına ne kadar büyük ihanet kıymığı ki, Amerikan mektup geldiği doğruydu.
Barzaniyi bu hale getirenler, Amerika’yı da entrikalarla usandırdılar. Rusların ardından dolaştılar. İran’ın altını oymaya, Irak’ı çetelere teslime kalkıştılar. Suriye’yi harabeye çevirdiler.
Ama, işportacının entrika çemberi boynuna dolandı. Dünyanın dışına itildiler.
Ergenekoncu, itilmişliğin yasını tuta dursun, yine de arlanmadılar. Avrupa, fesat, fitne yayıyor diye kapılarını kapatıyordu, yüzlerine. Bu, yer yüzünde bir ilkti. Çağımızın hiç bir tımarhanelik deliye, diktatöre yapılmadı, bu. İlk defa Türk Cumhurbaşkanının yüzüne kapı çarpıldı. Bakanlarına konuşacak salon verilmedi.
Ve onlar, hala kovuldukları yerlere Mafya yöntemiyle, pencereden girmeye çalışıyor, dünya görgüsüz kabadayının tepetaklak olan hallerini, ibretle seyrediyordu…
NOT: Teknik bir nedenden dolayı bu yazı sadece internette yayınlandı.