Geçtiğimiz nisan ayında mültecilere destek olmak üzere Londra’dan Suruç’taki Rojavalıların yaşadığı kampları ziyaret eden Türkiyeli Aydanur Gencer, bölgeye yaptığı ilk ziyareti sonrası Londra’da kamptaki çocuklar yararına bir yardım kampanyası yürüttü. 

Gencer, Kobanê’de yaşanan saldırılar ve halkın mağduriyetini çoğunlukla sosyal medya aracılığıyla öğrendiğini ve duyarsız kalamayarak küçük de olsa katkıda bulunabileceği düşüncesiyle yola çıktığını söyledi. Yaşadıklarını unutamayacağını ifade ettiği Gencer ile kampta yaşadığı günleri ve çocuklar için Londra’da gerçekleştirdiği çalışmaya ilişkin konuştuk.

 

Suruç’a gitme kararınız nasıl gelişti? 

Kobanê’de yaşanan saldırıları ve halkın mağduriyetini daha çok sosyal medya vasıtasıyla duydum. Ayrıca Diyarbekir’de öğretmen olan bir kadın arkadaşım, oradaki Êzîdî kampından ve mülteciler için yaptıkları çalışmalardan sözetmişti. Londra’dan küçük bir katkıda ben de bulunmuştum, ancak fiilen orada bulunup, çalışarak katkı sunmak istiyordum. O süreçte geri dönüşlerin başlamaşıyla birlikte, kamplarda sorumluluk gerektirecek fazla bir işin olmadığı söylendi. Kobanê’nin yeniden yapılandırılması projesinde görev alıp gidenlerin, daha çok erkek ağırlıklı olduğu ve inşaat çalışması alanında yer aldığı bildirildi. Yine de oraya gittikten sonra buna karar vermek istedim. Konuyu açtığım İngiliz işverenlerin ise akıllarına öncelikli olarak gelen şey sağlık ve güvenlik konuları oldu. Gitmeden önce bazı aşılar yaptırmamın iyi olacağını söylediler. “Madem sen çocuklar için bu fedakarlığı yapıyorsun, biz de işten uzak olduğun bu süreyi yıllık iznin dışında tutacağız” diyerek bir de jest yapmış oldular. Önce Diyarbekir’e gidip oradan kamplardaki çocuklar için ihtiyaç olacağı söylenen gereksinimleri aldım; oradan da Kobanê’ye geri dönüşlerin başlamış olduğu bir süreçte 12-18 Nisan tarihleri arasında Suruç’a geçtim.

 

Göçmenlerin durumu nasıldı?

Rojava ve Kobanê çadır kentleri tamamen boşalmış, diğer kamplar ile birleştirilmişti. Mülteci sayısındaki azalma ile birlikte bir rahatlama yaşandığı oldukça belirgindi. En azından yardımların daha düzenli dağıtımı ve sorunlara aciliyetle cevap olunabilme noktasında büyük bir gelişme vardı. Ancak bunlara rağmen mültecilerin durumu genel olarak çok iyi değildi. Halen yaşadıkları trajedinin izlerini taşıyorlardı. 

Yetişkinlerin gözlerine yansıyan derin umutsuzluk ifadesi hiç silinmeyecekmiş gibi; çaresizlikle bakıyorlardı. Yaşlıların dillerinde yaşadıkları acıyı anlatan ağıtlar vardı. Çocukların açlık ve sağlık sorunları olmadığı sürece çocukluğun vermiş olduğu hafifliği ve neşeyi muhafaza edebiliyorlar. Hüzünlü bir türküye eşlik eden çocuk, bir bakıyorsunuz en oyuncul halini takınmış çadırlar arasında arkadaşlarıyla kovalamaca oynayıp kahkahalar atabiliyor. 

Tüm bu koşullara rağmen her biri oldukça misafirperver ve sıcaktı. Anlaşabileceğimiz ortak bir dil olmamasına rağmen hissettirdikleri müthiş bir yakınlık vardı. Bahar ayında gittiğim için mevsimden kaynaklanan çok ciddi bir sorun yoktu, ama yaklaşan yaz mevsimi için tedirgin olduklarını ifade ediyorlardı. Ortak kullanım alanlarında bariz bir hijyen sorunu vardı. Orada Suriye’nin Halep şehrinden Hayata Destek projesinde çalışan genç arkadaşlarla tanıştım. Düzenli olarak Suphi Nejat Ağırnaslı kampına gelip, kamptaki çocuklara yardımcı oluyorlardı. Yaşları 9 ila 12 yaş arasında değişen çocukların ellerinde plastik eldiven, ayaklarında plastik botlar ile tuvaletleri temizleyip yıkadıklarına şahit oldum.

 

Burada bulunduğuz süre içerisinde neler yaptınız?

Suruç’a gitmekteki temel amacım çocuklarla zaman geçirmek, onlara yardımcı olmaktı. Kutularla yapılan dağıtımlarda bunları çocukların elinden alıp çadırlarına bırakmak, onların tırnaklarının kesilmesi vb gibi uğraşlar buldum kendime. Genellikle çocukların ve oyunlarının arasındaydım. Top koşturdum, ip atladım, ay ışığı altında saklambaç oynadım. Fakat ifade etmeliyim ki tüm bunları bir yandan eğlenerek, diğer yandan müthiş bir yürek sızısı yaşayarak yapıyordum. Çünkü bu çocukların sesine, ismine, yüzüne alışıyordum ve biliyordum ki orada onlarla sürekli kalmayacaktım. Arabaların yoğun olarak geçtiği ana yol üzerindeydı S. Nejat Ağırnaslı, Şehitler ve Arin Mirxan Kampı. Beni takip edip arkamdan gelirler ve başlarına bir şey gelir diye çok korkuyordum. Neyse ki dağıtmak üzere kendimle götürdüğüm şekerleme, balon ve kirtasiyelik eşyalar zorlandığım yerde yardımıma yetişiyor, çocukları dönmeleri konusunda bunlarla ikna edebiliyordum.

 

Yakınlarını DAİŞ’e karşı mücadelede kaybeden aileler ile görüşebildiniz mi?

Şehitler adı verilen kamp, aile fertlerini IŞİD ile mücadelede yitiren ailelere tahsis edilmişti. Bu kampta çadır sisteminden ziyade prefabrik bir yaşam alanı oluşturulmuştu. Orada gördüklerim, yaşadıklarım karşısında epey sarsıldım. Çocuklar kaybettikleri babaları, ablaları ve abilerinin fotoğraflarını bana göstermekte adeta birbirleriyle yarışır gibiydiler. Ne kadar gururlansalar azdır elbet; çünkü o yakınları sınırın ötesine geçmeyi tercih etmektense canlarını kaybetmek pahasına topraklarında kalıp IŞİD’e karşı yurtlarını savunmayı seçmişlerdi. Herkes ne yazık ki bu fiziksel-psikolojik güce, zihinsel kararlılık ve politik kültüre sahip değil. Selam vermek için kafamı soktuğum her prefabrik evin duvarında başka bir kahramanın fotoğrafı asılıydı. Kamp içinde yürürken bir anne ve baba ellerinde kaybettikleri YPJ savaşçısı kızlarının posteriyle karşımda durdu. Ne Kürtçe ne de Arapça biliyordum. Yaşadıkları acıyı zaten hangi dil, hangi sözcük hafifletebilirdi ki… Kimisi saçımı okşadı, yüzümü sevdi; kimisi “megri megri” diyerek beni avuttu. O kamptan ayrılırken küçük kızlardan biri koşarak arkamdan geldi ve elime sarı kırmızı ve yeşil renklerden oluşan bir yüzük tutuşturdu. Belki de gözlerinden yaş akan bu ablanın bizden daha çok ilgiye ihtiyacı var diye düşündü ve beni mutlu etmek istedi.

 

Bulunduğuz sürede sınırdan cenazelerin gelmesine tanık oldunuz mu hiç?

Evet, bir gün Suphi Nejat Ağırnaslı Kampı’ndan yürüyerek Arin Mirxan kampına yaklaştığım bir anda kamptaki bütün insanların kamp alanından çıkıp ana yol üzerinde sağlı sollu karşılıklı dizildiğini ve beklediğini farketttim. Ne olduğuna anlam verememiştim. Yanlarına yaklaştığımda altı ay önce yaşamını yitiren üç savaşçının Mürşitpınar Sınır Kapısı’ndan geçirileceğini ve memleketlerine uğurlanmak üzere yola çıkarılıp getirileceklerini öğrendim. Çocuklar cenaze araçlarının üzerine atmak üzere çiçekler topluyor; herkes ellerindeki bayrakları sallayıp slogan atıyordu. O şekilde kızgın öğle güneşi altında iki saate yakın bekledik. Bu arada yoldan geçmekte olan şoförlerin hemen hemen çoğu kornalarına basarak ve zafer işareti yaparak yol kenarındaki halka destek veriyordu. İlk kez şahit olduğum bir durumdu. İhlas ve Elham surelerini okumanın dışında tam olarak ne yapacağımı bilemedim, ancak halkın yaşlısıyla genciyle saygı duruşu niteliğindeki bu sabırlı bekleyişi beni oldukça duygulandırdı.

 

Londra’ya döndükten sonra kampa destek amaçlı bireysel bir çabanız da oldu? Biraz bahseder misiniz?

Ben daha önce Türkiye’nin doğusuna hiç gitmemiştim. Bu sayede ilk kez bölgeyi gördüm. O nedenle Suruç’tan ayrıldıktan sonra Mardin’i de görmek istedim. Orada gördüğüm Şahmaran desenli eşarplardan topluca alıp kamptaki çocuklar yararına Londra’daki çevrem arasında dağıtma fikri geldi. Bir miktar da Şahmaran figürü olan kolyelerden edindim. Londra’ya döndükten sonra arkadaşlarım ve onların çevresi sayesinde bu eşarpların geliri olarak çocuklar yararına belli miktarda bir para topladık.


SUNA ALAN / LONDRA