Rehin tutulduğu cezaevinde 16 Aralık’tan bu yana süresiz-dönüşümsüz açlık grevinde olan gazeteci Kibriye Evren, suskunluğun, seyirci kalmanın tıpkı tecrit gibi insanlık suçu olduğunu söyledi. Evren, süresiz-dönüşümsüz bir direniş yılına girildiğini kaydetti.

Türk cezaevlerinde Leyla Güven’in ardından PKK ve PAJK’lıların yanı sıra diğer tutsakların da katılımıyla başlatılan süresiz-dönüşümsüz açlık grevleri devam ediyor. 16 Aralık’tan beri süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eyleminde olan tutsaklardan biri gazeteci Kibriye Evren, dün uzun süre emek verdiği JINNEWS’e gönderdiği mektupta, haklılığın ve direnişin gerekliliğinin altını çizdi.

Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi’nde rehin tutulan Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in, Öcalan üzerindeki tecridin sonlandırılması talebiyle başlattığı süresi-dönüşümsüz açlık grevi eylemi 51. gününe girdi. Diyarbakır 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde önceki gün görülen davanın 4. duruşmasında, bir kez daha tahliye çıkmadı. Güven’in avukatlarından Cemile Turhallı Balsak, Güven’in duruşmasının ‘KCK Ana Davası’nın görüldüğü salona taşınmasının tesadüf olmadığını belirterek, “Spor salonları ve büyük duruşma salonları ya darbe ürünü yargılamaların mekanı ya da belli bir toplumsal muhalefeti yargılama amacıyla kurulurlar” dedi.

Eyleminde kararlı diye bırakılmadı 

Güven hakkında tutukluluk halinin devamı yönünde verilen kararı değerlendiren Avukat Balsak, “Leyla Güven şahsı yargılansa da yargılama süjesi aslında toplumsal muhalefet ve toplumsal bileşenlerdir. Hatta hakim ve savcılar da dahil. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Demirtaş kararında, yargı kendini mahkum etti. Tutukluluğa devam kararı verilmesi aslında Leyla Güven’in artık talebinin topluma mal olmasından kaynaklanmaktadır. O talep de mutlak tecridin mutlak olarak kaldırılması talebidir. Leyla Güven ‘Ben tahliye de edilsem dışarıda grevimi sürdüreceğim’ dediği için bırakılmadı. Bu talebin daha da toplumsallaşmasından dolayı bir kaygı var. Bu yüzden tutuklama tedbiri aslında gerçek anlamda bir tedbir olarak şu an için tutuluyor” diye konuştu.

 Sağlık durumu kötüye gidiyor

 Güven’in “Hipofiz Adenomu” rahatsızlığı bulunuyor. İlaçlarını kullanamaması hayati risk taşıyor. Ayrıca Güven, ilaçlarını kullanamamasından kaynaklı görme kaybı gibi risklerle de karşı karşıya. Güven, tedaviyi kabul etmediği için sağlık sorununun hangi aşamada olduğu da bilinmiyor. Güven’in önceki sağlık sorunlarının yanı sıra 51 gündür açlık grevi eylemini sürdürmesi, gün geçtikçe hayati riskini artırıyor.

Kızı: Annem bana güç veriyor

 Annesinin 51 gündür sürdürdüğü açlık grevi eylemine dikkat çeken kızı Sabiha Temizkan ise endişeli olduğunu söyledi. Annesinin yaşamı boyunca sürdürdüğü mücadeleye hayran kaldığını ifade eden Temizkan, şöyle devam etti: “Böyle bir kadının kızı olmak çok güzel bir duygu. Evet, iktidar annemin eylemi ve talebi konusunda sessiz ama annem talebinin karşılanacağından emin olduğunu söylüyor. Çünkü talebinin haklı ve meşru olduğunu, İmralı’daki tecridin hukuksuz olduğunu belirtiyor. Anayasal hak olan bu talebin yerine getirilmesi gerektiğini vurguluyor. Ben de annemin bu süreci hasar görmeden atlatması için onun sesini duyurmaya çalışıyorum. Bu süreçte hislerimi tarif etmekte zorlanıyorum ama ne zaman umutsuzluğa kapılsam annemin ‘Her şey güzel olacak, unutma!’ telkinini hatırlıyorum ve bu bana da güç veriyor.”

15 cezaevinde devam ediyor

Leyla Güven’in ardından 42 tutsağın 16 Aralık’tan itibaren Gebze Kadın Kapalı Cezaevi, Patnos Cezaevi, Elazığ 1 Nolu F Tipi, Van F Tipi, Beşikdüzü Cezaevi, Bakırköy Cezaevi, Kandıra 1 Nolu F Tipi, Edirne F Tipi ile Diyarbakır D ile E Tipi cezaevlerinde başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemi de devam ediyor. Açlık grevi eylemine Silivri Cezaevi, Tekirdağ F1 Nolu Cezaevi, Şakran 2 Nolu Kadın Cezaevi, Ödemiş Cezaevi ve Kırıkkale cezaevlerinden oluşan ikinci grup da önceki gün dahil oldu. Böylece 15 cezaevinde süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemi sürüyor.

Aynı taleple 16 Aralık’ta süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemine başlayan tutsaklardan biri de gazeteci Kibriye Evren. Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi’nde rehin tutulan Kibriye Evren, gazetecilik kimliği ve yaşanan süreci değerlendirdiği bir mektup kaleme aldı. Kürt, kadın ve gazeteci olarak rehin tutulduğunu belirten Evren, şunları ifade etti:

Duyarsız kalmayı reddediyorum

Bulunduğum cezaevinde tecridin insanlık suçu olduğunu yüksek sesle dile getirmekle yetinmeyen başta Leyla Güven olmak üzere bedenini ölüme yatırmaya başlayan kadınlarla buradayım. Tecridin insanlık suçu olduğunu, bu suçu işleyen iktidarlarda en az bizler kadar iyi bilmektedir. Bizi farklı kılan savunduğumuz değerlerle, ilkelerimiz doğrultusunda bu suçun karşısında duruş ve direniş iradesini göstermek ve sahiplenmektir. Bu nedenle akıl, vicdan, ahlak ve duygudan bağımsız bir adaletin tesis edilemeyeceğine olan devrimci, irade, inanç ve gücümle Leyla Güven’in başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevine tanıklık eden fakat duyarsız kalmayı reddeden bir kadın ve gazeteci olarak başlamış bulunmaktayım.

Tecridin derhal kaldırılması talebimizdir 

Sayın Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması (kırılması) milyonlarca insanın üzerindeki tecridin kırılmasıdır. Sayın Öcalan milyonların üzerindeki olumlu (dönüştürücü) etkisinin görülmemesi Kürt halkı başta olmak üzere halkların adaleti ve vicdanı görmezden gelmektedir. Sayın Öcalan’ın üzerindeki tecridin derhal kaldırılması ve görüşmenin sağlanması öncelikli ve hayati talebimizdir. Cezaevlerindeki kadın sayısının gün gittikçe artıyor oluşu, iktidarların kadın gücünden korktuklarının göstergesi olduğu gibi gerçeği ve hukuksuzluğu toplumla paylaşan bir gazeteciye ket vurmak da kendi gerçeklikleriyle yüzleşmekten korktuklarının bir yansımasıdır. Cezaevlerinde artan kadın tutsak sayısının anlamı her gün tecavüze, katliama, işkenceye, yok sayılmaya, haksızlığa, ırkçılığa, gericiliğe, belleği hiçleştirilmiş ve sömürge egemenliğine tabi olan bir toplum inşa ettiklerinin vahim bir kanıtıdır.

Suskunluk da tecrit gibidir

 Yaratılan kaotik atmosferde tüm bunların bilincine sahip, gören, duyan, körelmemiş algı ve duyulara sahip tüm insanları Kürt, Türk, Arap, Alevi, dini, dili, ideolojisi ne olursa olsun tüm duyarlı kesimleri sol-sosyalist kadınları, feministleri, aktivistleri, aydın ve sanatçıları bedenini ölüme yatıran Kürt kadınlarının direnişini, yükünü paylaşmaya davet ediyoruz. Suskunluk ve ölüme seyirci kalmak tıpkı tecrit gibi insanlık suçudur.

 ‘Ancak eylemsizlikle suçlanmaya teslim olmayanlar bir direniş inşa edebilirler’ der Adorno. 2019 yılına gireceğimiz şu günlerde suskunluğa gömülen herkes aynı şiddet unsurlarıyla karşı karşıya kalacaklarını bilmek durumundadır. Bunu hatırımızdan çıkarmıyor ve hatırlıyoruz. Gramsci’nin ‘Hatırlamak direnmektir’ söylemiyle haklı direnişimizdeki kararlılığımızı yineliyoruz. Yeni yılın bir direniş yılı olma umudumuzu süresiz-dönüşümsüz açlık grevleriyle güçlendiren kadın dayanışmasının artarak birleşik güç buluşturması halinde, süresiz-dönüşümsüz bir direniş yılını karşılarız. Biz direniş yılını şimdiden kutluyoruz…”

AMED


Tüm cezaevleri İmralılaştı

ZABEL MİRKAN / İSTANBUL

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hukuk Komisyonu’ndan Avukat Kenan Maçoğlu, 5 Nisan 2015’te devreye konulan savaş politikalarının cezaevlerinde birebir karşılık bulduğunu belirterek, ”Cezaevleri İmralılaştı mı? Evet, bu tam olarak böyle oldu” dedi.

Avukat Maçoğlu, Türk cezaevleri, AKP’nin cezaevleri politikası ve devam eden açlık grevleriyle ilgili sorularımızı yanıtladı. AKP dönemi hapishane politikasının da önceki dönem politikalarının bir devamı olarak süregeldiğini belirten Av. Maçoğlu, ‘diyalog süreci’nin bitirilmesi sonrasında ise yeni dönemin savaş konseptinin cezaevlerine de fazlasıyla yansıdığını ve yoğun bir saldırı dalgası geliştiğini söyledi. ”OHAL sonrası ise İmralı Cezaevi sistemi, bütün Türkiye cezaevlerinde kurumsallaştı” diyen Av. Maçoğlu, siyasi tutsakların iradesini teslim almaya yönelik genel devlet politikasının, bu dönemde farklı araçlarla sürdürüldüğünü kaydetti. Avukat. Kenan Maçoğlu, şöyle devam etti: ”İmralı Cezaevi’ndeki ağır tecrit koşulları, uygulanan baskı politikaları bir siyasal program olarak AKP tarafından tüm topluma uygulanıyor. 5 Nisan 2015’ten sonra cezaevleri İmralılaştı mı? Evet, bu tam olarak böyle oldu.”

Bütün cezaevlerinde son derece sağlıksız koşullarda kapasitenin iki katı kadar insanın tutulduğunu kaydeden Av. Maçoğlu, su verilmemesinden kitap yasağına, radyoların toplanmasında görüş hakkına, hücre cezasından işkenceye kadar yoğun bir sindirme ve teslim alma politikasının uygulandığını aktardı.

Yeni cezaevlerinde özel baskı

Yeni kurulan cezaevlerinin yönetimlerinin tutsakların kendi direnişleriyle kazandıkları hakların kullanımını sınırlamak, keyfi uygulamaları hayata geçirebilmek ve kendi hegemonyasını dayatabilmek için özel bir baskı politikası geliştirdiğini ifade eden Av. Maçoğlu, ”Bu kapsamda cezaevine sevk edilen tutsakların çıplak aramadan geçirilmesi, sürekli koğuş baskınları, ayakta sayım dayatması, yaşam alanlarının kamerayla izlenmesi gibi uygulamalar özellikle bu yeni cezaevlerinde keyfi olarak uygulanıyor. Buna tepki gösterilmesi halinde tutsaklar yoğun şiddet maruz kalıyor. Meclis İnsan Hakları Komisyonu kayıtsız; uluslararası kurumlar da bu hususları bilmelerine rağmen sessiz” şeklinde konuştu.

İmha politikasının parçası

Sürecin bozulması sonrasında her alanda olduğu gibi hasta tutsaklar meselesinde de hükümetin tavrının, bir genel imha politikasından farklı olmadığını söyleyen Av. Maçoğlu, şunları paylaştı: ”Bu süreçte birçok hasta tutsağın sağlık durumunun ciddiyetinin bilinmesine rağmen tahliye edilmedikleri gibi tedaviye erişim hakları da engellendiği için maalesef hayatlarını kaybediyorlar. Adli Tıp ve hastanelerin de tavrı son dönemde bu politikaya bağlı değişmiştir. Sise Ana örneğinde de görüleceği üzere yaşı ve ciddi hastalıkları olmasına rağmen cezaevinde kalabileceğine dönük rapor verilerek tahliyesi engellenmiştir. Belki anmadan geçmemek gerek. Koçer Özdal hastanede kelepçeli şekilde yaşamını yitirdi. Bu bile tek başına bütün dönemi özetlemeye yetiyor.”

Yeni cezaevleri de hazırlıktır

Yeni kurulacak özel güvenlikli cezaevlerinin sayısı ve yerleri dikkate alındığında mevcut politikaların devamı niteliğinde olacağını, baskı ve keyfiliğin artacağını dile getiren Avukat Kenan Maçoğlu, ”şunları söyledi: ”Hak ihlallerine yönelik denetleme görevi bulunan ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşların kayıtsızlığı göz önünde bulundurulduğunda, hükümetin bundan cesaretle yeni dönem politikasının bu bağlamlardan bağımsız olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu kadar çok cezaevi toplu tutuklamalara da bir hazırlık olarak okunabilir. Bu da demokratik muhalefete dair herşeyin suç sayılacağı bir döneme geçileceğine dair kaygıları arttırıyor. Sadece devam eden cezaevi inşaatlarına baktığımızda aksini söyleyebilecek noktada değiliz.”


Tutsaklara ihtiyaç kotası

SADİYE ESER / MA / İSTANBUL

Bakırköy L Tipi Kadın Kapalı Cezaevi’nde bulunan tutsakların kimi ihtiyaçlarına “stok yapacaksınız” gerekçesiyle kota konuldu.

Marmara Tutuklu Hükümlü Aileleriyle Dayanışma Derneği Üyesi Süreyya Aydın, Bakırköy L Tipi Kadın Kapalı Cezaevi’ndeki tutsaklarla açık görüşte bir araya geldi. Aydın, 12 gündür süresiz dönüşümsüz açlık grevinde olan tutsakların sağlık kontrollerinin yapılmadığını belirterek, “Hala tansiyon ölçümleri ile sağlık kontrolleri yapılmamış. Tutsaklardan revire çıkıp öyle sağlık kontrollerinden geçmeleri isteniyor. Bunu da Adalet Bakanlığından gelen genelgeye dayandırıyorlar. Ama tutsak revire çıkmayı kabul etmiyor. Sağlık personellerin odalarına gelip kontrolleri yapmalarını istiyor” dedi.

Açlık grevindeki tutsaklara vitamin verilmediğini kaydeden  Aydın, “İki günde bir, bir avuç şeker, 4-5 limon, az bir şey de tuz veriyorlarmış. Koğuşlarda bulunan ve açlık grevinde olmayan tutsaklar için de ihtiyaçlar noktasında sınırlama getirilmiş. Hasta olan arkadaşlar da var. Buna rağmen yoğurt, meyve ve meyve suyu gibi şeylere de belli bir kota getirmişler. İdare ile yapılan görüşmelerde ‘siz götürüp stoklayacaksınız. Bu nedenle sınırlı verebiliriz’ denilmiş” diye konuştu.


AYM’den ‘gerekçesiz’ ret

YASİN KOBULAN / MA / İSTANBUL

İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutuklu Hamili Yıldırım’ın, mektup ve fakslarının gönderilmemesi nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru tek paragrafla reddedildi.

Yıldırım’ın 4’ünü akrabalarına ve 2’sini cezaevlerine göndermek istediği mektup ve faks, Ceza İnfaz Kurumu Disiplin Kurulu Başkanlığı tarafından “sakıncalı” görülerek, muhatabına gönderilmemesine karar verildi. Kararların gerekçesinde, mektup ve faksların “örgütsel amaçlı haberleşmenin sağlanmaya çalışıldığı” iddia edildi. Yıldırım’ın karara karşı Bursa İnfaz Hakimliği’ne yaptığı itiraz da reddedildi.

Yıldırım, bu karar üzerine 2016’da Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulundu. “Haberleşme hakkının ihlal edildiğine” yönelik yapılan başvuru, AYM tarafından 8 Kasım’da karara bağlandı. AYM’nin tek paragraflık kararında şu ifadelere yer verildi: “Başvuru, Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru inceleme yetkisine girdiği ölçüde ve sunulan belgeler çerçevesinde değerlendirildiğinde, Anayasa’da öngörülen temel hak ve özgürlüklere yönelik bir müdahalenin olmadığı veya müdahalenin ihlal teşkil etmediği sunucuna ulaşılmıştır. Açıklanan gerekçelerle başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna kesin olarak karar verildi.”