Oyuncu Özge Özder, bir kadın sanatçı olarak, Türkiye’deki tablonun kadınlar açısından ‘korkutucu’ olduğunu düşünüyor.
‘Kadınlar, üç çocuk isteyen politikayla boğuşmalı’ şeklinde çözüm önerisi de sunan Özder ile Türkiye’deki kadın sorununu, giderek yükselen kültürel yozlaşmayı ve sanatı konuştuk...
Türkiye’de ‘kadının değersiz görüldüğünü’ şöyle özetliyor oyuncu Özder: „Türkiye, neredeyse kadınlar için yaşanması imkansız bir ülke haline geliyor. Türkiye’de kadın olmak; sana, daha doğduğun gün yetiştirilecek bir evlat değil; sahip çıkılacak, kollanacak ve namusundan hesap sorulacak bir varlık gözüyle bakılması anlamına geliyor. Hemcinsin olan annenin bile ‘kız’ olduğunuzu hatırlatan refleksiyle büyüyorsunuz. Büyüdün diyelim; tacize uğradıysan sana tahrik edici obje faturası çıkmaması için susman, tecavüze uğradıysan suç indirimi alıp seninle evlenecek ve ‘namusunu’ temizleyecek tecavüzcünü sevmen gerekiyor, Türkiye’de.“
Özge Özder, Türk Başbakan Erdoğan’ın ‘üç çocuk’ sözüne de atıfta bulunarak, şu yorumda bulunuyor: „Ayrıca Türkiye’de kadın olmak; meslek sahibi, ekonomik özgürlüğü olan ve hatta politikada aktif bir kadın olman yerine; üç çocuk doğurup dolayısıyla evde oturmanı salık veren gerici politikayla boğuşman demek. Kılık kıyafetinin, hatta saç telinin üzerinden herkesin senin nasıl biri olduğun hakkında fikir beyan edebilmesi, hatta politika yapması demek. Seni terk edip giden, hatta şiddet gördüğün kocanın, aldığın boşanma kararınla seni ‘kötü kadın’ ilan etmesi de, bir kesim kadına Türkiye’de kadın olmanın ne düzeyde zor olduğunu gösteriyor.“
Özder, Türkiye’de devletin mağdur olan kadını korumak yerine onu yalnızlığa ittiğini belirtiyor. Özder devamla şunları söylüyor: „Kadın, eşinden ölüm tehdidi alıyor, koruma talebi ‘devlet babanın’ masasındaki bürokrasiye takılıyor. Türkiye’de kadın olmak 13 yaşındayken 26 kişinin tecavüzü yetmiyormuş gibi suçlulara verilen ceza indiriminin adeta 27. tecavüzcü olarak, kadının ruhuna bir ömür boyu takılı kalmasıdır. Eğer bu söylediklerimden en az birini yaşamadıysa sadece ‘şanslı‘, yaşayıp susuyorsa da sindirilmiş kadınla karşı karşıyayız demektir. „

Televizyon uyuşturuyor
Özge Özder, şu sıralarda yayında olan ‘Umutsuz Ev Kadınları‘ isimli televizyon dizisinde oynuyor. Kendisiyle, bu vesileyle televizyon izleyiciliğini, dizilerin sayısını da konuştuk. Özder, bir dizi oyuncusu olduğu halde şu değerlendirmede bulunmadan geçemiyor: „Televizyon her şeyi koşulsuzca ayağınıza getiriyor. Ama mesela tiyatro izlemek başlıbaşına bir seçim. Kişinin dünyaya bakışını belirlemesiyle, kendine, aklına ve yaşamına kıymet biçmesiyle, hiçbir yerde söylenmeyeni, popülizmden uzak olanı dinleyip desteklemeye karar vermesiyle de başlayan bir durum. Ya da hangi gazeteyi okuduğunuz, hangi yazarları, kitapları ve müziği tükettiğiniz yine buna işaret eden bir durum galiba. Yani siz vakit öldürmeyi mi seçiyorsunuz, yoksa vaktinizi değerlendirmeyi mi? Kendinizi uyuşturuyor musunuz, yoksa yüzünüze soğuk su mu çarpıyorsunuz?“
Özder, televizyonun uyuşturucu etkisinin yine de sadece bu eleştirilerle ele alınamayacağına dikkat çekerek, „Türkiye’de insanlar o kadar zor durumlarda yaşam mücadelesi veriyor ki, bu yaşam biçimi öylesine dayatılıyor ki, birçoğu uyuşmayı tercih ediyor elbette! Ülkemizin ve toplumumuzun geldiği kültürel noktaya bakıp, ‘kabahatin çoğu senin, canım kardeşim’ diyemiyorum, çok istesem de“ diyor.

Türkiye’de sanat hedefte
Toplumu uyuşturma fikrinin ise bizzat sistemle ilgisi olduğunu düşünen oyuncu Özder, ülkedeki siyasi gidişattan memnun değil. Kültürel ve sanatsal olarak bir gerileme ve yozlaşma sürecinde olunduğuna vurgu yapan Özder, devam ediyor: „Türkiye’deki durumu aksi yönde tanımlamak için ya kör olmak ya da çıkar hesabına düşmüş olmak gerekir. Ne yazık ki, her dönemde her topluluğun içinde oportünistler yer aldı ve olanları anlamlandıramayacak kadar içi boş kişiler söz ya da ünvan sahibi oldu! Aksini iddia edenler, böyleleri işte. Mesela sanatsal açıdan esas kötü olan tiyatroların artık açık seçik hedef gösterilmesidir; sanatçılarımızın ve sanat kurumlarının yıpratılmasıdır, sanat eserlerinin yıkılıp yok edilmesidir. Ben Türkiye’de bir sevgisizlik ortamı seziyorum ve en çok bu korkutuyor beni. Yine de sanatçılar içinde son zamanlarda bir uyanış seziyorum ben yavaş yavaş. Bir ataletten silkinme çabası görüyorum. Karanlıktan korkmamak gerekir. ‘Eğer dünya açık, aydınlık olsaydı sanat olmazdı’demiş, Albert Camus.“
Sanatın daha muhalif bir rol gerektiği fikrinde olan Özder, „Sanatın söylediği hiçbir şey düzenin işine gelmemiştir. Sanat doğuştan muhaliftir çünkü. Bu yüzden en büyük acıları hep çağın önüne geçen, sözünü sakınmayan sanatçılar çekmiştir“ diyor.

Sanatçının susması doğasına aykırı
Özder, Türkiye’de ve dünyada olup-biten savaşları ve katliamları da, şu bakış açısıyla eleştiriyor: „Herkes kendi alanındaki katkılarıyla insanlığın ve canlıların zararına işleyen şeylerin karşısında durmalı. Aslında böyle bir ülkede sanat üretmek bile yanıt niteliği taşıyor haksızlıklara. Sartre’in ‘Gizli oturum’unda ya da ‘Marat sade’ adlı oyunda ya da bir Çehov’da rol alan oyuncunun, haksızlıklar karşısında durmaması, hümanizmin öğretilerini bir ömür boyu vicdanında taşımaması zaten imkansızdır. ‘Benim vatanım dünyadır ve dinim iyi olanı yapmaktır’  sözü üzerinden tanımlıyorum çoğu zaman kendimi.“
Sanatın ticarileştirilmesine de değinen oyuncu Özge Özder, şunları anlatıyor: „Mesela diziler bizim geçim kaynağımızın önemli bir bölümü. Ama en azından kendi adıma şunu söyleyebilirim ki; ben oyunculuğa karar verdiğimde, yani ‘90’lı yıllarda böyle bir dizi sektörü mevcut değildi henüz. Para kazanma amacıyla değil, biz başka şeyleri hayal ederek ve daha idealist amaçlarla girdik bu yola. Bu yüzden de 2000 yılından beri durmaksızın tiyatroya da devam ediyorum. Benim atardamarım sahne; bir şey öğreniyorsam, orada öğreniyorum. Yaptığı meslekten para kazanmış olmak bir sanatçı için çok kıymetli ama tüm bunların olmadığı bir düzeni göze alarak oyunculuk seçen bir jenerasyona dahilim ben. O yüzden bazı şeylerin yokluğu yeni jenerasyonu sarsacağı kadar bizleri sarsmaz.“

Irkçı ve cinsiyetçi projeler desteklenmemeli
Ayrıca Özder, televizyon dizilerinin kesinlikle ‘sanat kavramı’ içine dahil edilmemesi gerektiğini belirttikten sonra, dizilerdeki ırkçı ve cinsiyetçi yapımları eleştiriyor: „Bir kadın olarak cinsiyetçiliği de, ırkçılığı da oldukça zararlı buluyorum. Bu türden içeriklerin dizilerde yer almasını da anlayamıyorum. Her ne kadar dizileri sanat kavramıyla açıklamamamız gerekse de, televizyon da dahil dahil hiçbir platformda ırkçı ve cinsiyetçi girişimler desteklenmemeli. Benim için bu iki kavramın anlaşılması mümkün değil.“
‘Umutsuz Ev Kadınları’ dizisinin devam edeceğini söyleyen Özge Özder, sosyal yaşamında ise hayvanlarla ilgili ‘Bana göz kulak ol’ adlı bir gönüllü projesine başladı. Projede çocuklara hayvan hakları bilincini aşılamaya da karar verdiklerini anlatan Özder, „Onun dışında da şehir tiyatrolarında Beckett’in ‘Oyun’ adlı oyununun provalarına başladık. Tiyatro festivaline hazırlanıyoruz; yurtdışı turnelerimiz de olacak“ bilgilerini verdi.
 Oyuncu Özder’in son sözü ise Avrupa’daki okuyucularımıza dair: „Maddi sebeplerle veya siyasi olarak göç etmek zorunda olan okuyucularınızın hepsine selamlarımı ve sevgilerimi iletiyorum. Aralarında memleket hasreti çekenler varsa onlar için de en kısa zamanda vuslat diliyorum. Umarım, bir gün belki bir tiyatro oyunuyla belki de küçük bir tatil vesilesiyle, bu topraklarda olamasa da başka bir memleketin toprakları üstünde kucaklaşmak kısmet olur okuyucularınızla.“

ALİ BARIŞ KURT - İSTANBUL