Görece uzun sayılabilecek bir aradan sonra tekrar yazmanın zorluğunu oldukça sık duymuşsunuzdur. Ben de şu anda aynı zorluğu yaşıyorum. Gündem patlaması olan Türkiye’de KCK adı altında yürütülen operasyonları yazmak istiyorum. Ancak Roboskî katliamını yazmadan geçemem.
Adı kaçakçılık değil, Kürtlerin tanımı ile “Kaçağa gitmek” olan bir meslek var. Tarihi ulus-devletlerin tarihi ile aynı olan, 1923’de de mesleki ayrıntıları tamamlanan “Kaçağa gitmek” mesleği Roboskî’de 34 Kürt genci ve çocuğunun hayatına mal oldu. Eskilerde kaçağa gidenler, tek tek olurdu. Ya bacaklarını ya vücutlarının belli yerlerini mayınlar da bırakıp dönerlerdi. Arada bir de toplu kurşunlara dizilirlerdi. Şimdilerde Heronlar, F-16’lar eşliğinde toplu katlediliyorlar. Her zaman ki gibi… Öz aynı. Suç aletleri değişik…
Katil aynı… Suç ortada… Suçlu belli… Mağdur belli… Ancak suçlu sessiz… “Sukût ikrardandır”. Sadece bir fark var. Bu defa mağdurler sessiz değil. BDP davayı Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) taşıdı…
Halkımızın başı sağolsun, ölenlerin yakınlarına sabır diliyorum..
***
Gelelim KCK tutuklamalarına. Açıkcası ben hala ne KCK örgütlenmesini, ne de devletin KCK tutuklamaları ile ne yapmak istediğini anlamış değilim. Ancak görünenleri ve verileri yan yana koyduğumda, AKP iktidarının nereye gitmek istediğini anlamak mümkün.
Önceleri KCK’yi, tarafların birlikte projelendirdiği, Kürt sorununun barışcıl çözümü doğrultusunda, uzun yıllar hapiste yatan onbinlerce Kürdün, rehabilite edileceği ve giderek ovada politikanın yapılması için, dağın önünü açacak ara bir alan ve örgütlenme modeli olduğunu düşünmüştüm. Habur girişi ile de birleştirildiğinde, çözüm için oldukça yararlı bir adım gibi gözüküyordu. Ancak neden ve hangi gerekçelerle bu proje sonuçta Kürtlerin toplu tutuklanmasına dönüştü, şimdilik bilinmeyenler.
2010 Kasım ayında bir KCK davasını izleme imkanı bulmuştum. İlk izlenimim davadaki Kürtlerin rehine oldukları idi. Tabii ki yanılıyor olabilirim… Analiz- sentez yöntemi ile ulaşılmış bir yorum.
Sadece mahkeme salonunun inşası ve dizaynı bile kaba bir hesapla; KCK tutuklamaları başlamadan önce inşasına başlanmış ve toplu bir dava için özen ile hazırlanmış, her türlü ayrıntı düşünülmüş, uluslararası gözlemcilerin bile düşünüldüğü, bir tribünal izlenimi var idi. Bunlar ayrıntılar, belki başka bir zamanda bu önemli bulduğum gözlemlerimi yazarım.
Ancak neden ve amaç ne olursa olsun, şimdiki durum KCK davası adı altında, Kürt kimliğine sahip çıkan ya da saygı duyan ancak AKP yandaşı olmayan herkesin, sorgusuz ve sudan gerekçeler ile tutuklanacağı, asıl Kürtlere yönelik, ancak Kürt dostlarını da ihmal etmeyen toplu bir kıyım davası.
13 Ocak’ta İstanbul ve Ankara merkezli KCK tutuklama furyasında, işin ucunun bana kadar geleceğini hiç düşünmemiştim. 13 Ocak sabahı 4’te ablamın İstanbul’daki evi basıldı. Ablamı alıp götürmeleri ve beni sormaları oldukça ilginç. Nerede yaşadığım, ne iş yaptığım, nerede çalıştığım, çocuğumun yaşı, adı, ne iş yaptığı, mail adresim ve benzeri sorular. Bütün bunları bilmek için, 60 yaşında bir kadını, sabahın köründe, ailesi ve çocuklarının yanında alıp  götürmenin ne anlamı var? Nasıl yorumlamalı?
Yaklaşık 6 yıldır bu köşede yazıyorum, 300’den fazla yazım var. Bu soruların cevapları yazılarımın içinde var. Hollanda’da yaşıyorum, Hollanda’da çalışıyorum. Rotterdam şehrinde çarşı merkezinde muayahanem var. Rotterdam Türk Konsolosluğu binası ile muayahanemin binası karşılıklı, konsolos hanım başını pencereden uzatsa beni görür. Ayrıca Türkiye’ye yılda en az iki kez gidiyorum. Daha iki ay önce Türkiye’deydim.
Anlaşılan devlet bizde 12 Eylül travmasını da canlı tutmak istiyor. İyi ki travma terapisi konusunda uzmanım. Ancak KCK davasının geldiği noktada açık. Amaç yalnızca Kürt siyasal hareketini izole etmek değil…
 Amaçlardan biri de Kürtleri taciz etmek…