Salih Cizîrî, 86 yılından bu yana Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin bir emektarı. Cizre’de Özgürlük Hareketi’nin tohumlarını ekenlerden biri.

Heval Salih’le Cizre’nin toplumsal ve siyasal yapısını, ilk örgütlendikleri dönemi ve devlet şiddeti ile birlikte manipülasyonunun son dönemlerdeki çarpıcı bir örneği de olması itibariyle çocukluk arkadaşı Tahir Elçi’yi konuştuk.

Önümüzde derya gibi bir konu ve yalnızca bir gazete sayfası vardı. Bu nedenle özetlemeye çalıştık, bazı konuları atlamak zorunda kaldık. Fakat buna rağmen Cizre’nin dünü ve bugünü hakkında fikir tazeleyen bir sohbet oldu, diye düşünüyoruz.

Sorularımız ve Heval Salih’in cevapları şöyle:


Öncelikle, Cizre’de Kürtlük neden bu kadar direnişçi?

Evet yani Cizre sürekli dışardan gelen egemen güçlere karşı bir isyan kenti olmuş. Kendi kültürünü, geleneklerini, ulusal değerlerini sürekli koruma refleksiyle yaşamıştır. Özgürlük Hareketi’nin gelişmesinden önce de böyle bir refleksi vardı.

Medrese kültürüne bile baktığımızda bunu görürüz. Her yerde İslam yaygınlaşırken Arapça egemen olur, Cizre’de ise Kürt meleleri medreseler kurmuştur, bunlar meşhurdur. Kürtçe yazmış, Kürtçe söylemişlerdir. Buradan icazet alanlar ancak Kürdistan’da melelik yapabilir. Böyle bir gelenek, Cizre’nin Kürt ulusal varlığı için önemini ifade ediyor. Kürt ulusal değerleri, kültürü, tarihi sürekli Cizre’de canlı tutulmaya çalışılmış. Cizre’de Kürtçe dışında dil konuşmak hep ayıp bir şeydi. Kürt kültürü dışında bir anlayış içinde olma yabancılaşma ve kendi kültürünü küçümseme olarak değerlendirilirdi. Kendi özünden hiçbir zaman taviz vermeyen, başka hiçbir gelenekle kendi özünü değiştirmeyen bir geleneğe sahipti.

Mesela bir şey çok dikkat çekici: Cizre’de yıldaki gün sayısı kadar cami var. Her sokakta bir cami var. Dindar bir kesim var. Ama bu dindarlık hiçbir zaman ulusal değerlerden vazgeçmeye sevk etmedi. İkisi birlikte yaşadı her zaman. Halen de öyledir. Cizre’deki serhildanlarda, kültürün yayılmasında camilerin de rolü çok belirgin. Bu da medrese kültüründen kaynaklı. Sistem muhalefetinin dili sürekli bu mekanlarda oldu. Bu mekanlar, ağalardan, şeyhlerden sınırlı da olsa bağımsız, biraz daha halkların sesinin duyulduğu mekanlar oldu.


Peki Cizre’nin eskiden bu yana siyasal tercihleri de buna göre miydi?

Evet. Dedim ya işte, daha PKK’den de önce Kürtlük gelişkindi. Türk solu mesela Cizre’de yoktu. 


Kimler güçlüydü?

Özgürlük Hareketi öncesinde Cizre’de KDP’ye tepki olarak, Sait Kırmızıtoprakların katledilmesinden sonra farklı bir yaklaşım gelişti. Farklı fraksiyonlar güçlendi. Mesela KUK, Cizre ve çevresinden KDP’ye alternatif olarak, tepki olarak çıktı.

Cizre çevresindeki entelektüel ve okumuş kesimlerde daha çok DDKD’ye ve Özgürlük Yolu’na eğilim vardı. Kırsal kesimde Kawa vardı. KUK ise tam işte KDP’ye karşı bir refleks olarak daha çok gençliğin içinde yer aldığı bir hareket olarak çok canlandı, çok gelişti. Özgürlük Hareketi’nin gelişmesiyle birlikte KUK’çuyuz diyen bütün gençler gerilla saflarına katıldı, diyebilirim.

Şöyle bir durum vardı: Çok ideolojik bir derinliğe sahip değildi hiçbir hareket. Birbirlerine karşı tepkisel bir yaklaşımları vardı. Bir aile bir örgüte kaydı mı, aşiretin hepsi o tarafa kayıyordu. Diğer yandansa bir moda gibiydi.


PKK ilk ne zaman geldi?

Bireyler düzeyinde 83-84 yıllarından sonra oldu. Daha önce de belki gelip gidilmiştir ama asıl olarak ilişki buydu. Kadro olarak ilk Abdurrahman Matur çok etkili oldu, çevre köylerde bir örgütlenmeye gidildi.


Sen de o dönemde bu çalışmalara katılıyor muydun?

Ben kişi olarak o dönemde hiçbir örgütsel hareket içinde olmadım. Fakat aile çevremin daha önce KDP’ye ilgileri varken Doktor Şivan’ın öldürülmesiyle çelişki olmuştu. Sonra KDP’ye tepki biçiminde KUK’a eğilim oluştu. Ağalara, beylere, feodallere karşı bir dil kullanılıyordu. Bizim aile de buraya ilgi gösteriyordu.


Peki, PKK’nin Cizre’ye girişine devam edelim...

Burada ilginç bir şey var yine: Maraş Katliamı olduğunda, aile çevremden de tanıdığım birkaç kişi Maraş’a doğru yola çıktı, “Maraş’ta katliam var, oraya gideceğiz” diyorlardı. Yani katliam bütün Kürtlere yönelik bir katliam olarak algılandı ve Cizre’den gidenler oldu. PKK’nin Cizre’de yankısı da ilk o dönemde oldu. 

84’ten sonraysa ilişkiler, direkt aileler üzeri geliştirildi. Mesela Agit arkadaşın milisleri vardı. Herkes Agit arkadaşı tanıyordu. İlk eylem, Eruh eylemi de zaten onlardan bazılarının da katılımıyla oldu. Gerillanın ilişkide olduğu milisler vardı her yerde.

85 yılından sonra Cizre’yle dolaylı da olsa bir temas oldu. Mesela işte benim küçük kardeşim Çekdar, Mehmet Adır vardı. Tahir Elçi’nin ailesinden kişiler vardı. Mele Abdurrahman vardı. Yine okuyan bir gençlik vardı.


Nasıl çalışmalar yapılıyordu o dönemde?

Sürekli bir araya gelip Kürt sorununu tartışıyorduk ya da mesela İran-Irak savaşını konuşuyorduk. Sürekli siyasal bir tartışma oluyordu. Özellikle o dönemlerde gençlikte ciddi bir duyarlılık oldu. 85’le birlikte bu, giderek PKK’yi tartışmaya dönüştü. Toplumda giderek yayıldı. 85 yılında kendi içinde tartışmalar oluyordu, fiili temas ise 86 yılında oldu. Kitlesel bir örgütleme, mahalle mahalle örgütlenme 86’da yayıldı. Fakat Cizre merkezinde öyle profesyonel bir kadro da yoktu bu tarihlerde. Cizre’ye ilk defa resmi görevlendirilerek gelen kadrolar Baran ve Berivan arkadaşlardı. 88 yılında...

Onlar gelmeden önce de Bagok çatışması vardı. Mahsum Bagok, Fethi Sincer yaralandı. Onlara refakatçi olduk. Bu çatışma sonrasında da Cizre’de duyarlılık büyüdü. Artık zaten örgütlenen o gençlik, biraz daha eğitildi, daha organizeli hale getirildi. Bir hücre örgütlenmesi... 85-88 yılı arasında özellikle genç kadınlara evlerde eğitimler veriliyordu.


Kimler veriyordu bu eğitimleri?

Mesela Muhittin arkadaş vardı, bizim akrabaydı, sonra KDP eliyle katledildi Başur’da. Profesör dediğimiz Abdullah Aksoy vardı. O daha çok Diyarbakır-Cizre arasında bazı ilişkiler geliştiriyordu.


Niye profesör diyordunuz ona?

Tıp okuyordu. Ama daha liseden beri eğilimi hep felsefeydi. Filozofça şeyler söylerdi. Babası da meleydi. Bazen İslami, bazen sosyalist kavramları birlikte kullanarak konuşuyordu.


Sen tam olarak ne zaman ilişkilendin?

86 yılında tam ilişki kurdum. Daha önce de arkadaşların ihtiyaçları oluyordu, ayarlayıp gönderiyordum ama tam bir ilişki değildi.


Ne yapıyordunuz o dönemde?

En çok eğitim yapıyorduk. İşte Cizre’deki okuyan gençler de vardı, mesela en son katledilen Tahir Elçi de vardı, biz sürekli toplanıp tartışıyorduk. Daha çok lise öğrencileriydi. Cizre’de ne yapmalıyız, nasıl yapmalıyız diye tartışıyorduk. O sırada Bawer arkadaş şehit düştü, başka bir Bawer arkadaş daha şehit düştü. Böyle giderek yayıldı yani. Ama çok örgütlü değildi. Bazen Serxwebun ve Berxwedan getiriyorlardı. Onlar üzerinden kendimize göre okuyorduk, tartışıyorduk. Doğal bir örgütlenme gelişiyordu. Bir kurtuluş umudu gelişiyordu. Heyecan vardı, umut vardı. Sabaha kadar bazen oturuyorduk. Baran ve Berivan arkadaşlar gelince bunu derinleştirdi, yaygınlaştırdı, kurumsallaştırdı. 


Diğer örgütlerin tavrı ne oldu?

Yani o dönemde biz daha tam örgüt olamamış olsak da diğer örgütler giderek teşhir oluyordu. 90’lara gelindiğinde diğer hareketler söz düzeyinde bile kalmamıştı. “Ben PKK’nin dışında bir yerdeyim” demeye bile utanırdı insanlar.


Neden?

Çünkü PKK, çıkarsız, menfaatsiz ve tamamen sistemi hedef alan bir çalışma yapıyordu. Cizre’de ilk örgütlendiğinde de diğer örgütlere rakip gibi davranmadı. Direkt devleti, devlet işbirlikçilerini hedef alan bir anlayış yayıldı. Diğer örgütler birbirlerine karşı yaklaşımları vardı. Giderek önce sözde, sonra düşüncede, özde kalmadılar.


Berivan ve Baran’ın görevlendirilerek gelmesi nasıl etkiledi çalışmaları?

Cizre’de örgütsel faaliyet için görevlendirilmiş ilk kadrolar olmaları itibariyle her şey biraz onlarla evrildi, ete kemiğe büründü. Hazırlanmış bir aş vardı, pişirdiler. Belirleyici bir rolleri var.

Berivan arkadaşla Baran arkadaş, tek baş iki vücut gibiydi. Böyle bir özellikleri, birlikleri vardı. Bu, Cizre’de geliştirildi. Giderek adeta Cizre o duruma geldi. Herkesin adı, evi belki ayrı ayrıydı ama herkesin düşüncesi birleşti, acısı sevinci birleşti, çabası birleşti. Herkes Baran’la Berivan oldu.

Berivan arkadaş daha çok çevre köylere giderdi. Gittiği ailenin sanki bir evladı gibiydi. Cizre’deki herhangi bir insan gibi davranırdı. Bu özelliğiyle düşmanın dikkatini çekmeyen ama toplumun da çok dikkatini çeken bir durumu yaşadı. Özellikle kadınlar üzerine çok etkisi. Taziyelere, düğünlere, kadın sohbetlerine giderdi. Sürekli gezerdi. Cizre’ye geldiğince Cizre kadınları gibi kara çarşaf giyerdi. Veya başka bir zaman bir genç kızla gezerdi. Normal yaşardı. Tarlaya sessizce su bırakır gibiydi.

Toplumu, Berivan arkadaşın yaşamı, sevgisi, toplumla kaynaşması, ciddiyeti, mücadeleye sevdası, özgürlükten başka bir şey düşünmemesi etkiledi.


Senin de Berivan’la diyalogun var mıydı?

İlk Cizre’ye geldiği günden itibaren oldu. Aynı zamanda Cizre’nin o dönemki yönetiminde yer alıyorduk. 5-6 kişilik bir dar yönetimimiz vardı. Bu nedenle hem Baran hem Berivan arkadaşla çok görüşüyorduk. 

Berivan arkadaşın bir gün annemle bir diyalogu oldu. Anneme, “Sen ne düşünüyorsun bizim için” dedi. Annem dedi, “Vallahi bilmiyorum. Siz üç beş kişisiniz her gün geliyorsunuz, toplanıyorsunuz ama aşağıdaki polis karakoluna gidin bir gün bakın dört yüz kişi gidiyor. Allah yardımcınız olsun.” Berivan arkadaş orada şöyle dedi: “Bak görürsün ana, belki ben görmeyebilirim ama sen görürsün, yakın zaman sonra bizler milyonlar olacağız onlar 3-5 kişilere düşecek.”

Sonra Cizre Newrozu arkasından annemi telefonla arayıp sorduğumda, “Berivan haklı çıktı” dedi. Berivan arkadaşın bahsettiği karakol da o Newroz’da havaya uçuruldu, halen de yoktur. Sanki o arkadaşın vasiyeti gibi o karakol da kaldırıldı oradan.

Berivan arkadaş Cizre’ye ilk geldiğinde bir toplantı yaptık. Temel üç şeyi esas aldık: Birincisi, toplumu bilgilendirme, bilinçlendirme. İkincisi, buna paralel örgütlemeyi esas alma. Üçüncüsü, Cizre’de gelişen ajanlık faaliyetine karşı faaliyet yürütme.

Bir istihbarat ağı geliştirdik. Her aile içinde bir örgüt ağı adeta gelişti. Giderek devlet istihbaratı karşıtı bir istihbarat... Hangi ailede ne var, ne yok biliyorduk. Sürekli tartışıp değerlendiriyorduk. Toplumun çelişkileri nasıl çözümlenir, sürekli kafa yoruyorduk.

Cizre’nin şöyle bir rolü de vardı: Önderlik sahasından gelen materyaller, Cizre’den diğer alanlara dağıtılıyordu. Metropollerde örgütlenen gençlik de Cizre üzerinden diyelim Garzan’a, Mardin’e dağıtılıyordu.


Peki nasıl şehit düştü Berivan?

Cizre’den ayrılmak üzere kendisini alıp götürmesi gereken kişilerin komplosuna düştü diyebilirim, işin özü bu. Gabar’da bekleyen bir gruba gidecekti. Hayri diye tanınır, ihanetini herkes bilir. Görgü tanıkları anlattı. Emin Elçioğlu’nun evindeydi. Kendisi de çok değerli bir yurtseverdir, kalıpçılık yapıyordu.

Berivan arkadaş kendisini alacak kişileri bekliyor. En son görgü tanıklarının anlattığına göre Hayri kapıya vuruyor. Berivan arkadaş, “Tamam geldiler” diye düşünüyor. Evde daha sonra Abdulhakim Güven de var, o kapı çalındığı gibi arka taraftan çıkıp gidiyor. Anlaşılıyor ki onun ihanetten haberi vardı.

Berivan arkadaş kapıya çıkıyor, polisler onu vuruyor. Yerde yaralı yatarken ev sahibi de tesadüfen sokağa geliyor. Görünce diyor ki “Gelme, ellerini kaldır, seni vururlar.” Orada polis onu da vuruyor, şehit ediyor.

Daha sonra Berivan arkadaşın mezarı, bir ziyaret gibi genç kızların mekanına dönüştü. Mem û Zîn türbesi kadar etkisi oldu Cizre’de.


Biraz önce Tahir Elçi’den de bahsettin. Onun çalışmalara katılımı ne düzeydeydi?

Tahir Elçi, hiç kimseden daha az PKK’li değildi. Lise öğrencisiyken, sanıyorum 1985 yılında, hep bizim evde olurdu. Geçenlerde taziye için abisini aradığımda o da, “Bizden çok sizin kardeşinizdir” dedi.

Üniversite sınavlarına girdi liseden sonra. Kardeşim Çekdar, Mehmet Adir, okumak yerine gerillaya katılma, örgütlü mücadeleye katılma tercihini yaptı. Aslında Tahir de o kararı vermişti, katılacaktı, neden gitmediğini gerçekten bilmiyorum. Ama hep ilişkileri vardı. Berivan arkadaş sürekli evlerine gider gelirdi, Tahir de Berivan’ı iyi tanırdı. İlk ailelerden biri de Tahir Elçi’nin ailesiydi. Köyleri, aile çevresi, Cudi’nin eteğindedir. Mücadelenin ilk gelişim döneminden, Agit arkadaştan itibaren onlarla temas vardı. Tahir Elçi de daha çocuk yaştan itibaren partiyle ilişkiliydi. Bizim de bir aile ferdimiz gibi yaşıyordu, okul döneminde.

Tahir Elçi o dönemde okumaya devam etme kararı verdi. Fakat Diyarbakır Dicle Üniversitesi’nde okumaya başladığında, diyebilirim ki oraya materyalleri götüren ilk kişiydi veya ilklerdendi. Başkanın konuşmaları, Serxwebun, Berxwedan... Cizre’de okuduğumuz belgeleri, dönemsel bildirileri, çağrıları Dicle Üniversitesi’ne götürenlerden biridir. Genelde bu materyaller onun üzerinden aktarılıyordu. O Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne götürüyordu, bir de işte profesör dediğimiz Abdullah Aksoy da Tıp Fakültesi’ne götürüyordu.

O dönemki Dicle Üniversitesi’nde yurtsever gençlik içinde Tahir Elçi’yi tanımayan yok. En aktif, en dinamik, en zinde... Adeta dağa gitmemenin de belki telafisini yapıyordu. Çekdar’ın üniversitedeki diğer bir yarısı diyebilirim o dönemde. Öyle bir duyarlılık, öyle bir dinamik yapısı vardı.

Tahir’in kişiliğinde şöyle bir şey vardı: Önce düşünüyordu, sonra yapıyordu. Hemen yapan değildi. Orhan Doğan’ı da çok iyi tanıyorum, ona benziyordu. Cizre’de Orhan Doğan’ın misyonunu devralan biri oldu zaten.


Hukuk Fakültesi’ni bitirene kadar ve bitirdikten sonra da sürdü mü bu ilişkiniz?

Tahir, Hukuk’u bitirdikten sonra da Cizre’de arkadaşların avukatlığını yapıyordu. Çok aktifti. Tutuklanan gerillaların, yurtseverlerin avukatıydı. Ta ki Abdulhakim’in (Abdulhakim Güven) itirafçı olmasına kadar... Yaptığı ilk itiraf, Tahir Elçi’yle ilgiliydi. Devlet Tahir’i aldı, işkenceden geçirdi, bir süre gözaltında kaldıktan sonra da tutuklandı. Cezaevinden çıktıktan sonra Tahir, siyasi yönünü rafa kaldırır gibi oldu. Kendini daha çok hukuksal alandaki çalışmalara verdi. Mesela Güçlükonak, ait kuyuları, Kulp, Lice, toplu mezarlar, faili meçhuller, katliamlar... En son Roboskî. Böyle davaları alan, birçok davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götüren bir avukattı. Şunu söyleyebilirim: Tahir Elçi Botan’da devletin yaptığı vahşi zulmü, katliamları en çok deşen, araştıran, açığa çıkarmaya çalışanlardan biriydi. Devlet katliamları konusunda bilirkişi niteliğindedir, diyebilirim. Tahir Elçi, Cizre’de mücadeleyi ilk kucaklayanlardan bir ailenin bireyi olarak, ta o günden beri gözetim altındaydı.

Tahir Elçi legal siyasetten de hiçbir zaman geri durmadı. Mesela Cizre Belediye Başkanlığı‘na aday olmak istedi. Bağımsız girilen dönemde milletvekili adayı olmak istedi. Ama daha çok hukuksal çalışmalara kendini adayan biriydi.

Tahir, toplumun acılarıyla birleşen, devletin kirli emellerini açığa çıkarmak için sürekli çaba sarf eden ve belgeleriyle ortaya çıkaran bir kişilik. Bu kimliğe kendini kapatmıştı. Baro Başkanlığı’yla birlikteyse bu kimliği daha da kamuoyunda görünmeye başladı.

Tahir CNN Türk’teki o programda, özünde olanı söyledi. Sadece laf olsun diye değil... En zor koşullar altında, dünyanın gözü önünde devlet her şeyi yok etme kararı alırken bunu söylemesi de özünden geldiği için söylediğini ortaya koyar. Yani birilerini tatmin etmek ya da birilerine meydan okumak değildi. Tamamen özüydü. Bazı açıklamalarından bazılarının işine geldiği gibi pay çıkarmasından da bence o da rahatsızdı. Devlet orada bir karar verdi işte. Bir mahkeme gibi... Önce linç edildi, sonra da katledildi. 


Öz savunma Cizre’nin tabiatı


Bugün de Cizre’de hem katliamlar hem de büyük bir direniş var. Sen o günleri yaşamış, o günlerde de direniş biri olarak bugüne bakınca ne hissediyorsun?

Özgürlük Hareketi’nin Cizre’ye ilk girişiyle bugüne baktığımda benzerlikler görüyorum. 88’den sonra düşman Cizre sokaklarında gezemezdi. Kenan Evren açıklama yapmak zorunda kaldı işte: “Gündüz külahlı, gece silahlı.” Öyle gizli bir örgütlenme vardı. 

Bu, Cizre’nin tabiatıdır. Mevcut durumdaki öz savunma da böyle. Cizre’de kendi kültürüne, tarihine sahip çıkan, dışardan gelen istilacılara karşı kendini savunan bir mücadele hep olmuştur. Şimdi bu biraz daha çağdaş örgütlenme biçiminde gelişmiş.

Mevcut durumda Cizre’de öz savunma yapan gençlikle bizim aramızdaki fark şu: Biz o dönemde sadece ulusal geleneklere, değerlere bağlıydık, devletin yaptıklarına yeter diyorduk. Şimdiki gençlerin ise bunların yanında şehitleri var. Şu anda öz savunma yapan gençlerin yüzde 99’unun akrabaları arasından şehidi vardır. Ya şehit çocuğudur, ya şehit kardeşidir, ya şehit yeğenidir. En fazla ikinci derecede akrabasıdır. Şimdi sadece ulusal değerlere değil aynı zamanda verilen bedellere bağlılık var. Hem intikam hem özgürlüğe inanma var. Devletin yaptığı bütün zulüme, her aileye verdiği bütün acıya karşı örgütlenmiş çok bilinçli bir intikam hareketidir bu.

Bir de geçmişte Cizre’de aileler hedef alınırdı, Cizre içinde yalnızlaştırılmaya çalışılırdı. İşte, “Bakın sadece suçlu ailelere saldırıyoruz” derlerdi. Şimdi de Cizre ve diğer ilçeler Kürdistan içinde yalnızlaştırılmaya çalışılıyor ve aynı şey söyleniyor.

Cizre topraklarında ilk tohumu eken Berivanlar, Baranlar, Çekdarlar, Bawerler, Zinarlar, Zanalar... Her aileden bir şehit sayabiliriz. Hepsi ailelerinin en gözde gençleriydi. Mücadeleye hep onlar katılıyordu. Seçkin, zeki, sevilen, saygı duyulan gençlerin mücadeleye müthiş bir katılımı vardı. Bugün de öyle.

Kobanê’deki, Rojava’daki direniş de Cizre’den kopuk değerlendirilemez. Dün Rojava Cizre’den nasıl etkilendiyse, bugün de Cizre Rojava’dan öğreniyor, etkileniyor. 

Artık Cizre, eskisi gibi değil. Sadece devletle ilişkilerini koparan değil, ayrıca hiç de korkmayan bir gerçeklik var.


OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ