Tahir Elçi hakkında verilen tutuklama kararı sonrası ve mahkemede ifade verip çıktıktan sonra, mahkeme önünde yaptığı konuşmayı izlerken; eyvah…demiştim. Çok garip ama artık onu yaşatmayacaklarını bir an düşündüm… Kafamda birçok çağrışımlar vardı. Birçok örnekler vardı. Vedat Aydın, Musa Anter, Hrant Dink. Uzak ve yakın tarihten çok canlı örnekleri vardı. İşte o an’dı ipin çekildiği an diye düşünüyorum.

Elçi bir televizyon programında PKK terör örgütü değil demişti. Bu sorun değil. Düşüce özgürlüğü var ya(!) herkes bunu söyleyebilir. Çok çok terör (!) örgütünü övmek ve propagandasını yapmak suçundan ceza alırsınız.

Hayır, hayır sorun bu değil. O suçluydu ve suçları da çoktu. Birincisi o televizyon konuşması sonrası hakkında çıkarılan yakalama kararına karşı Amed Barosu’nda oturup beklemişti. “Gelin burdayım” diyordu. Kaçmadım ve kaçmıyacağım diyordu. “Korkmuyorum sizin yasalarınızın bana vereceği cezadan”, “yaptığımın ne olduğunu biliyorum, bedelini de ödemeye hazırım” diyordu. İlk suçu buydu.

İkinci suçu ve ölümüne karar verilen suçu ise başkaydı. En büyük suçu neydi biliyor musunuz?

O mahkeme çıkışı var ya, orda yaptığı konuşma. İşte o kunuşma onun idam kararıydı. TC’nin mahkemesini görüp, hukuk(suzluğunu) hissedip de korkmamış olmak. İşte o konuşmasında, basının karşısına geçip, hiç ezilip büzülmeden, korkusuzca ve bilinçli bir biçimde “söylediklerimin araksındayım” diyordu.

Kısacası size ittiaat etmedim, etmeyeceğim diyordu. Tıpkı Seyid Rıza gibi, tıpkı Şeyh Said gibi, Tıpkı Vedat Aydın gibi, Tıpki Necmettin Büyükkaya gibi…

Hani Seyid Rıza diyor ya, “ben size boyun eğmedim, bu da size dert olsun diye”... İşte Elçi’nin yaptığı onun gibi bir şey. Hatta tıpatıp o… Ben size boyun eğmiyeceğim diyordu. Ben size ittiat etmiyeceğim diyordu.

Hodri meydan diyordu.

PKK zaten ittiat etmiyor. Onlar ölümü hak ediyor(!), ama PKK’li olmayıp ittiat etmeyenler var ya işte onlar da çok tehlikli, onlar çoğalırsa… TC’nin genetik kodları bozulur. TC’nin genetik kodlarını iyi bilenler, ne demek istediğimi de iyi anlarlar.

İşte Tahir Elçi’nin bana göre ölümüne karar verilen o an’dır. Bunu bize tarih öğretti.

Biz Tahir Elçi’nin neden öldürüldüğünü biliyoruz.

Biz katilin kim olduğunu da biliyoruz.

Kimse bize hikaye anlatmasın.

Basına ve sosyal medyaya yansıyan görüntülere bakılırsa, az bir adli tip bilgimi, psikoterapi bilgim ile birleştirince, Tahir Elçi’yi öldüren kurşunun o görüntülere yansıyan polis kurşunları olmadığını anlamak hiç de zor değil. Zaten ilk otopsi raporu da uzak mesafeden vurulduğunu gösteriyor. Elçi’nin basına yansıyan otopsi öncesi fotoğrafı da, uzak mesafeden vurulduğunun kanıtı. Kurşunun giriş ve çıkış yerinin büyüklüğü aynı, kurşunun geldiği mesafe ile ters orantılıdır. 

Ne o koşup gelen iki kişi ne de Elçi’nin cansız bedeninin olduğu yerde sağa sola ateş açan üç sivil polis, konuşmalardan ve onların panik içindeki psikolojik durumlarından çıkardığım kadarı ile Elçi’yi vuranlar değil.

Anlaşılan Cizre ablukasında, minarelere yerleştirilen, su depolarını patlatan keskin nişancılar var ya galiba onları Suriçi’nde alçak yerlere yerleştirilmişler.

Güle güle Tahir Elçi… Seni unutmayacağız….