Osmanlı devleti, Kanuni Süleyman sonrası, Abdülhamid’in düşürülmesine kadar geçen dönem boyunca, varlığın “devletler arası” dengelere dayandırdı. Enver Paşa cuntası bu “diplomasiden” vaz geçip, Almanya ile birlikte dünya savaşına girdiği zaman yıkıldı. İsmet İnönü, Abdülhamid’i düşüren İttihatçı cuntanın adamı olmakla birlikte, yaşananlardan gereken dersi çıkardı ve İkinci Dünya Harbi’nde “iki kamp arasındaki dengeye” dayanarak Türkiye’yi savaş dışında tuttu. 

Türkiye savaş sonrasında NATO’ya girmekle birlikte, gerek Menderes döneminde, gerekse Demirel döneminde ve AKP iktidarına kadar geçen dönemlerde, Varşova ve NATO paktları arasındaki dengeye dayanarak durumu idare etti. Hatta kimi zaman ABD’ye rağmen Sovyetlerle bir dizi ekonomik anlaşma yaparak, bu “denge” durumunu devam ettirdi. 

Ama şimdi dengeler değişti. 

Türkiye kendi tarihinde ilk defa “iki güç arasındaki dengeyle” oynama imkanını kaybetti. 

Suriye savaşında öyle orijinal bir durum ortaya çıktı ki, bu tarihimizde bilmediğimiz bir oyunun içine Türkiye’yi yuvarladı. 

Şu anda çıkarları karşıt olmakla birlikte, “DAİŞ‘i tasfiye etme ve Suriye’yi seküler bir Cumhuriyet olarak yeniden inşa etme” konusunda anlaşan iki devletin karşısında Türkiye artık yalnızdır. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, geçen gün şöyle dedi: “Rusya ve ABD aklını başına alsın...” Hükümet yanlısı köşe yazarları, her gün ABD’ye ve Rusya’ya küfreden yazılar yazmakta. 

Kuzey Kore’nin lideri, elindeki “nükleer ve termo nükleer” silahlara ve füze sistemlerine rağmen “Ey ABD, ey Japonya” filan dediği zaman, bütün dünyayı nasıl üstüne güldürüyorsa, bizimkilerin “naraları“ dünyayı güldürmemekte, ama kara kara düşündürmekte: Bunlar delirdi mi?

Her neyse.

Bu kritik manzara, bilinmeli ki, AKP’nin temellerindeki taşları yerinden oynatıyor. Ordunun en gizli koridorlarında, hepsi de Pentagon’da eğitilmiş kurmaylar Suudilerin Yemen’de çamura saplanmış ordusuyla Suriye topraklarına girmenin Türkiye’nin başına açacağı belayı fısıltılarla konuşuyor. Geçtiğimiz gün Kadri Gürsel, muhalif medyanın atamadığı “manşeti” kendi yazısında dile getirmişti. O, verilen haberlerin satır aralarında “ordu rahatsız” manşetini hak eden bilgiler olduğunu yazdı. Hem iktidar partisinde, hem de orduda ortaya çıkan huzursuzluğun temeli, küresel kapitalizmin organik parçası olan sermaye çevrelerinde, zaman zaman TÜSİAD tarafından dile getirilen korkular yatmakta. Türk “kapitalist modernitesi”, bizim kulaklarımızın henüz net bir şekilde hissetmediği alarm işaretlerini vermekte.

Belli oluyor ki, Erdoğan ve etrafındaki grup, “Yıldız Sarayı Sendromuna” bu nedenle kapıldı. İçlerini şüpheler kemiriyor ve önlerine çıkana saldırıyorlar. 

Nedense pek üzerinde durulmayan şu habere bir bakın: 

“Rusya’nın, Suriye’deki binlerce kişinin hayatını kurtarmak ve evlerinden olmalarını engellemek için bir planı olduğunu belirten NATO Askeri Komite Başkanı Korgeneral Harald Kujat, Batı ülkelerinin Türkiye’nin bu çabaları boşa çıkarma yönündeki çabalarına engel olması gerektiğini söyledi...”

Şimdi siz NATO üyesi bir ülkenin başında bulunuyorsanız, o ülkedeki on milyonlarca Kürdü temsil eden güçlere, onların Suriye’deki kardeşlerine, savaş ilan etmiş iseniz, Cizre’de, Sur’da katliam yapmış ve belki bu gece İdil’de de soykırımcı bir saldırıda bulunacak iseniz, yukarıdaki haberi okuduktan sonra uyku uyuyabilir misiniz?

O halde asıl sorumuza gelelim: Cizre’de kim zafer kazandı, kim yenildi?

Korkulu rüya görenler mi, yoksa “şunun şurasında Newroz’a kaç gün kaldı ki” diye yastığa kafasını huzur içinde koyanlar mı?