• Doğru soru, “Devlet hangi statüyü verecek?” değildir; "devlet, zaten var olan siyasal muhataplık gerçekliğinin hangi hukuki güvencelerini oluşturacak?"
  • Başmüzakereci olarak Sayın Öcalan’ı silahsızlanmadaki rolüyle sınırlı tartışan yaklaşım ile Kürt meselesinin çözümünü silahsızlanmaya indirgeyen yaklaşım, aynı siyasal aklın iki görünümüdür.
  • Bir müzakere aktörünün çalışma ve iletişim koşullarını oluşturmak, liderlik bahşetmek değildir; zaten var olan siyasal kapasitenin müzakere edilebilir hale gelmesinin koşullarını oluşturmaktır.
  • Barış çağrısını kabul edip siyasallaşmayı ertelemek, silah üzerindeki etkisini tanıyıp düşünsel ve toplumsal etkisini dar bir alana hapsetmek, geçmişin inkar paradigmasını aşmak anlamına gelmez.
  • Siyasal konumunu silahsızlanmanın sınırları içinde tutma çabası, teoride ve toplumsal gerçeklikte sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Bu konum, bir kurul kararıyla oluşmadığı gibi bir kurulun görev tanımıyla da sınırlandırılamaz.

NEWROZ UYSAL

Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi tarafından uzun yıllardır dile getirilen “Öcalan’a yaklaşım, savaş ve barış gerekçemizdir” sözü, farklı tarihsel dönemlerde siyasal bir tutumun ve değerlendirme biçiminin ifadesi olarak öne çıktı. Bu söylem, Sayın Abdullah Öcalan’a yönelik yaklaşımın Kürt meselesinin seyri, çatışma ve çözüm tartışmaları bakımından taşıdığı öneme işaret eden bir çerçevede kullanıldı. Aradan geçen yıllara rağmen bu sözün işaret ettiği siyasal tartışma bugün de güncelliğini koruyor.

İmralı sistemi, 1999’dan itibaren ağır bir tecrit rejimi kurdukça siyasal bir özne olarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın dışarıda bırakıldığı bir hukuk ve siyaset alanı da yaratmaya çalıştı. Yıllardır “Öcalansız hukuk ve siyaset inşası” olarak anlatmaya çalışılan politik hat buydu.

Bugün ise başka bir tarihsel eşikteyiz. 27 Şubat çağrısı, yalnızca silahların bırakılmasına ilişkin bir çağrı değildi. Silahlı mücadele stratejisinin sona erdirilmesini demokratik toplum perspektifiyle birlikte ele alan, mücadele alanının demokratik siyasete taşınmasını öngören bir paradigma değişikliğinin ilanıydı. Ardından yaşanan gelişmeler, alınan kararlar ve atılan adımlar bu çağrının örgütsel ve siyasal sonuç üretme kapasitesini de gösterdi.

Son olarak barış ile siyasallaşmayı birlikte tarif eden yaklaşım da aynı bütünlüğün devamıdır. Barış, silahların devreden çıkmasına tekabül ederken, siyasallaşma ise demokratik siyaset ve demokratik toplumun alanının genişlemesine işaret ediyor. Dolayısıyla bugün artık Sayın Öcalan’ın süreçte rolünün olup olmayacağını tartışmıyoruz. Devlet de bu rolü fiilen kabul etmiş durumda. Asıl soru; bu siyasal rol, hangi sınırlar içerisinde tanımlanacak? Bu soruya verilecek cevap tıpkı “Öcalan’a yaklaşım savaş ve barış gerekçemizdir” belirleyiciliği gibi yalnızca bir kişinin konumunu değil, devam eden sürecin karakterini de belirleyecektir.

Siyasal özneyi silahla anmak

Uzun yıllar boyunca hakim devlet söyleminin temel tanımı “PKK lideri” oldu. Sorun, PKK’nin kuruluşundaki ve tarihindeki rolünün belirtilmesi değildi. Bu tarihsel bir olgudur. Sorun, bu tanımın onu açıklamaya yeterli kabul edilmesi ve diğer bütün siyasal, toplumsal ve düşünsel rollerinin bu tanımın gölgesinde bırakılmasıydı. Öcalan, yalnızca PKK ile, PKK silahla, dolayısıyla Öcalan da silahla açıklanıyordu. Böylelikle Kürt toplumu içerisindeki siyasal konumu, düşünsel üretimi, giderek genişleyen toplumsal etkisi ve enternasyonal alana taşan düşünsel karşılığı, güvenlik kategorisinin içinde tutulmaya çalışılıyordu. Belki de bizim payımıza düşen öz eleştiri şudur: Devletin daraltıcı tanımına itiraz ettik fakat zaman zaman onun kurduğu tartışma zemininin sınırlarını bütünüyle aşamadık.

Siyaset tarihi göstermiştir ki; bir siyasal önderliğin kaynağı yalnızca örgütsel hiyerarşi değildir. Gramsci’nin hegemonya ve organik entelektüel tartışmasının hatırlattığı üzere siyasal önderlik, bir toplumsal grubun kendi deneyimini anlamlandırabileceği kavramları üretme, dağınık deneyimleri ortak bir siyasal dile dönüştürme ve yeni bir toplumsal tahayyül kurma kapasitesini de içerir. Öcalan’ın Kürt toplumu içerisindeki konumunu yalnızca 'parti önderliği'yle açıklamanın yetersizliği tam da burada ortaya çıkıyor.

On yıllar içerisinde kadın özgürlüğü, demokratik toplum, demokratik ulus, ekoloji, yerel demokrasi, iktidar ve devlet eleştirisi etrafında geniş bir düşünsel ve siyasal alan oluştu. Bu düşüncelerin kabul edilmesi veya eleştirilmesi başka bir tartışmadır. Bunların toplumsallaştığı, kadın hareketinden yerel siyaset deneyimlerine, ekolojik mücadeleden devlet dışı demokrasi arayışlarına kadar geniş bir alanda siyasal pratik ürettiği gerçeği görmezden gelinemez. Dolayısıyla burada liderliğin başka bir kaynağı, düşüncenin toplumsallaşması ve örgütlü pratiğe dönüşmesidir.

Bugün yaşanan paradoks ise şudur: Dün “silahlı örgütün lideri” tanımına sıkıştırılan siyasal özne, bu kez “silahsızlanmanın koordinatörü” sınırları içerisinde tarif edilmeye çalışılıyor. İki tanım birbirinin karşıtı gibi görünse de ortak noktaları güçlüdür: İkisinin merkezinde de silah vardır. Birinde silahın lideri, diğerinde silahı bıraktıracak lider. O halde şu soru kaçınılmazdır: Rolü, silah varken silahla, silah bırakılırken de silahsızlanmayla mı sınırlandırılacaktır? Üstelik silahsızlanma çağrısının karşılık bulmasını sağlayan otorite ile yıllardır görmezden gelinen toplumsal-siyasal etki birbirinden bağımsız değildir. Başmüzakereci olarak Sayın Öcalan’ı silahsızlanmadaki rolüyle sınırlı tartışan yaklaşım ile Kürt meselesinin çözümünü silahsızlanmaya indirgeyen yaklaşım aynı siyasal aklın iki görünümüdür.

Eşik mi, nihai ufuk mu?

Silahların bırakılması kuşkusuz tarihsel önemdedir fakat bugünkü adımları yalnızca devletin dayattığı bir silahsızlandırmanın sonucu gibi okumak da tarihsel seyri eksik bırakır. Silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş arayışı bugünden başlamadı. 90’lı yıllara dayanan önceki çözüm arayışlarında ve özellikle 2013 Newroz mesajında silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş yönündeki irade açık biçimde ortaya konulmuştu. Bugünkü karar da bu tarihsel arayışın yeni koşullarda ulaştığı sonuçlardan biridir.

Bu nedenle silahsızlanmayı bir yenilgi veya tasfiye anlatısı içerisinde değil, siyasal mücadele stratejisindeki dönüşüm bağlamında okumak olagelen gerçekliğe uygundur. Tam da bu noktada araç ile amaç, eşik ile ufuk birbirinden ayrılmalıdır. Silahsızlanma çözümün kendisi midir, yoksa demokratik çözümün önünü açan tarihsel eşik midir?

Barış süreçleri üzerine karşılaştırmalı çalışmalarıyla bilinen Vicenç Fisas, çoğu zaman “barış süreci” olarak adlandırılan şeyin, gerçekte yalnızca şiddete ve silahlı mücadeleye son verme süreci olduğunu; ateşkes ve silahsızlanmanın ise yapısal ve siyasal dönüşümü içeren gerçek barış sürecinin başlangıcından fazlası sayılamayacağını tespit eder.

Ernst Bloch’un umut düşüncesinin hatırlattığı üzere siyasal dönüşüm yalnızca mevcut olanın sona ermesiyle değil, henüz olmayanın kurulabilme imkanıyla ilgilidir. Bu nedenle silahların susması nihai ufuk değil, demokratik siyasetin kurulabileceği yeni dönemin eşiğidir, çünkü silahın terk ettiği alanı bir şey dolduracaktır. Hukuk mu, demokratik siyaset mi, toplumsal katılım mı? Yoksa çatışma döneminin güvenlik kategorileri, silahsız dönemde başka araçlarla yaşamaya devam mı edecektir?

Tam da bu nedenle demokratikleşme, silahsızlanmanın ardından verilecek bir karşılık değildir; teml hak ve özgürlüklerin tanınması da silah bırakmanın mükâfatı değildir. Ana dil, eşit yurttaşlık, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, yerel demokrasi, seçilmiş iradenin korunması ve hukuk devletinin işler hale gelmesi, silahsızlanmanın tamamlanmasından sonra açılacak bir dosyaya dönüştürülemez. Aksi halde silahsızlanma, demokratikleşmenin önkoşuluna dönüştürülür. Oysa silahlı mücadele stratejisinin terk edilmesinin siyasal anlamı, demokratik siyasetin alanının genişlemesidir. “Silahlı yöntemle siyaset yapma” yerini, “silahsız siyaset yapma” yönteminde bu alanı hukuk ve siyaset doldurmalıdır. Dolayısıyla siyasal rolün silahsızlanmayla sınırlandırılması ile demokratikleşmenin silahsızlanmanın sonrasına ertelenmesi birbirini besleyen daralma biçimleridir. Birincisi siyasal özneyi, ikincisi sürecin ufkunu daraltır.

'De facto' gerçeklik ile 'de jure' tanınma

Buradan son dönemin en çok tartışılan kavramlarından birine geliyoruz: Statü. Hangi kurulda yer alacak? Hangi sıfatla çalışacak? Koordinatörlük nasıl tanımlanacak? Bunlar sürecin hukuki ve kurumsal mimarisi açısından önemlidir. Statüyü yalnızca devletin vereceği hukuki sıfat üzerinden tartıştığımız anda ise devletin beslediği ve yanlış kurgulanan stratejisinin sınırları içine çekilmiş oluruz.

Bu konu siyaset teorisinin 'de facto' siyasal konum ile 'de jure' hukuki statü ayrımı burada açıklayıcıdır. Bir siyasal aktörün 'de facto' konumu, hukukun verdiği unvandan ibaret değildir. Toplumsal tanınma, temsil kapasitesi, tarihsel süreklilik, güven ilişkisi, sembolik otorite, düşünsel etki ve siyasal sonuç üretme kapasitesi de statü yaratır. Hukuk, bunu tanıyabilir, düzenleyebilir, sınırlandırabilir veya yok sayabilir ama yaratmış olmaz.

Kürt halkının geniş kesimlerince lider kabul edilen, başmüzakereci olarak işaret edilen Sayın Öcalan’ın Kürt toplumundaki siyasal konumu da bugün kurulacak bir kurulun kararıyla ortaya çıkmayacaktır. Yılların mücadelesinin, İmralı’daki ağır koşullara rağmen kurucusu olduğu Hareket'in kendisini muhatap göstermesinin ve Kürt toplumundaki sahiplenmenin, müzakere pozisyonu verdiğini biliyoruz. Dolayısıyla doğru soru, “Devlet hangi statüyü verecek?” değildir. Devlet, zaten var olan siyasal muhataplık gerçekliğinin hangi hukuki güvencelerini oluşturacak? Aradaki fark önemlidir. Birinci soru, devleti siyasal statünün kaynağı haline getirir. İkincisi ise hukukun toplumsal ve siyasal gerçeklikle demokratik biçimde ilişki kurma sorumluluğunu ortaya koyar.

Güney Afrika deneyimi bu ayrım bakımından öğreticidir. Mandela’nın siyasal liderliği devletin cezaevi koşullarını değiştirmesi veya kendisiyle görüşmeye başlamasıyla doğmadı. 1985’ten itibaren cezaevinde başlayan temaslar ve sonraki görüşme düzenlemeleri, zaten var olan siyasal muhataplığın müzakere zeminine taşınmasının araçları oldu. Bir müzakere aktörünün çalışma ve iletişim koşullarını oluşturmak, ona liderlik bahşetmek değildir; zaten var olan siyasal kapasitenin müzakere edilebilir hale gelmesinin koşullarını oluşturmaktır.

Bu nedenle farklı siyasal ve toplumsal kesimlerle temas, bilgiye erişim, görüşlerini doğrudan kamuoyuna aktarabilme ve süreci takip edebilme imkânları da “imtiyaz” olarak görülemez. Üstelik burada yalnızca müzakerenin teknik ihtiyaçlarından söz etmiyoruz. Bu imkânlar, Öcalan’ın siyaset tarzında toplumu görüşmelerin dışında kalan pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp sürecin bilgisine sahip, süreci izleyen ve ona katılan bir taraf hâline getirme arayışıyla doğrudan ilişkilidir. Görüşmelerin alenileşmesi konusundaki ısrarını da bu bağlamda okumak gerekir. Dolayısıyla iletişim ve çalışma koşulları aynı zamanda sürecin toplumsallaşmasının meselesidir. İmralı’daki çalışma, iletişim ve özgürlük koşullarına ilişkin talepler, hukuken bir kişiye ilişkin görünse de Kürt toplumunda taşıdığı anlam bireysel sınırları aşıyor. Bu talepler, siyasal çözüm imkanı ve kolektif özgürlük fikriyle birlikte anlam kazanıyor.

Karşılaştırmalı deneyimler, müzakere tasarımının bir parçası olduğunu gösteren oldukça somut örnekler de sunuyor. Kolombiya–ELN sürecinde cezaevindeki gerilla sözcüleri ve irtibat kişileri için internet, telefon ve toplantı imkânlarının bulunduğu bir “barış ofisi” oluşturulmuş; böylece cezaevinin bir bölümü müzakere ve temas alanına dönüştürülmüştü. Çalışma ve iletişim koşullarının düzenlenmesi burada kişiye verilmiş bir ödül değil, üstlendiği siyasal işlevin yerine getirilebilmesinin aracıydı.

Semptomlar: Ofis, villa, kurul, koordinatörlük...

Son haftalarda “villa mı, konut mu?”; kaç metrekare olduğu, hangi kurulda hangi sıfatla yer alınacağı gibi tartışmalar yürütülüyor. Bunları birbirinden bağımsız polemikler olarak değil, daha derindeki siyasal stratejinin semptomları olarak okumak gerekir. Asıl mesele, mevcut siyasal ve toplumsal konumu, bütünlüğü içerisinde kabul etmek yerine, yalnızca silahsızlanma başlığında tarif etme eğilimidir.

Çalışma koşullarının “ayrıcalık”; iletişim imkânlarının “ödül”; hukuki güvencelerin “taviz” olarak tartışıldığı bir dil, barışın kendisini de kaçınılmaz biçimde bir al-ver ilişkisine indirger. Oysa bir kişiden tarihsel bir dönüşümün yönetiminde belirleyici rol üstlenmesi bekleniyorsa bu dönüşümün siyasal ve toplumsal aktörleriyle ilişki kurabileceği koşulların oluşturulması ayrıcalık değil, sürecin rasyonel gereğidir.

Devletin bugün silahsızlanma için ihtiyaç duyduğu otorite, tam da yıllarca görmek istemediği daha geniş siyasal ve toplumsal ilişkinin içerisinden doğmaktadır, ancak daha ciddi bir paradoks ortaya çıkıyor: Otoritesinin sonucu isteniyor fakat o otoritenin siyasal ve toplumsal kaynaklarıyla yüzleşmekten kaçınılıyor. Bu çelişki, son dönemdeki saldırıların üzerinde gelişebildiği zemini anlamak açısından da önemlidir. Kamuoyuna yalnızca “silahları bıraktırabilecek kişi” anlatısı sunulduğunda, ertesi gün neden gazetecilerle, siyasetçilerle, hukukçularla veya farklı toplumsal çevrelerle görüşmesinin gerektiğini anlatmak güçleşir, çünkü başlangıçta siyasal gerçekliğin önemli bir bölümü görünmez bırakılmıştır.

Böyle bir boşlukta “imtiyaz”, “ödül”, “villa”, “pazarlık” gibi söylemlerin dolaşıma girmesi kolaylaşır. Devlet içerisindeki kimi aktörlerin ve siyasal çevrelerin, bu saldırılara hangi ölçüde göz yumduğu ya da kullandıkları dilin bunları nasıl beslediği somut örnekler üzerinden ayrıca tartışılabilir. Meselenin esas kaynağı, siyasal rolü yalnızca silahsızlanmaya sıkıştıran anlatının daha geniş siyasal ve toplumsal konumu açıklama alanını boş bırakmasıdır. Siyaset ise boşluk kabul etmez. O alan demokratik çözümün diliyle doldurulmazsa eski çatışma döneminin dili yeniden dolaşıma girer.

Eski bir etik sorunun yeni hali

Yıllar önce İmralı sistemini ve onun siyasette yarattığı etik yoksunluğu tartışırken temel itirazlardan biri şuydu: Kendisinden haber alınamayan bir insan hakkında herkes konuşuyor, niyetler atfediyor, hangi partiyle anlaştığına kadar hükümler kuruyor fakat doğrudan kendi sözünü kurmasının önündeki engeller aynı hararetle tartışılmıyordu.

Bugün koşullar değişti. 27 Şubat çağrısı, siyasal ve örgütsel sonuçlar üretti. Yıllar önce “şiddeti bitiririm” diyen ve neden konuşmasına izin verilmediğini sorduğumuz siyasal aktörün, bugün silahlı mücadele stratejisinin sona erdirilmesindeki belirleyici rolü artık açık biçimde görülüyor fakat etik soru bütünüyle ortadan kalkmış değil, biçim değiştirdi.

Barış çağrısını kabul edip siyasallaşmayı ertelemek, silah üzerindeki etkisini tanıyıp düşünsel ve toplumsal etkisini dar bir alana hapsetmek, geçmişin inkar paradigmasını aşmak anlamına gelmez. Sayın Öcalan’ın siyasal konumunu silahsızlanmanın sınırları içinde tutma çabası, teoride de toplumsal gerçeklik karşısında da sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Bu konum bir kurul kararıyla oluşmadığı gibi bir kurulun görev tanımıyla da sınırlandırılamaz.

Bugün Kürt halkında yükselen kolektif özgürlük talebi, İmralı’nın çalışma ve iletişim koşullarına ilişkin talepler ve dünyanın farklı yerlerinde sürdürülen kampanyalar, bu siyasal gerçekliğin nişaneleridir. Devlet aklı, bu iki gerçeği birbirinden ayırmaya çalışabilir; silahsızlanmayı öne alıp demokratikleşmeyi erteleyebilir, Öcalan’ın silah üzerindeki etkisini kabul edip siyasal ve toplumsal konumunu daha dar bir alanda tarif etmeye çalışabilir fakat toplumsal gerçeklik, idari görev tanımlarından daha geniştir.

Bu nedenle yıllardır Kürt halkı ve Kürt Özgürlük Hareketi tarafından dile getirilen “Öcalan’a yaklaşım savaş ve barış gerekçemizdir” sözü, bugün başka bir tarihsel eşikte yeniden anlam kazanıyor. Silahların bırakılması bu sürecin karşılıklı kritik eşiğidir fakat Kürtlerin asli talebi, demokratik hukuk ve özgür bir gelecektir. Sayın Öcalan’ı bu ufkun yalnızca silahsızlanma ayağına sıkıştırma çabası da bu nedenle nafiledir, çünkü ne siyasal konumu silahla başladı ne de silahların susmasıyla sona erecektir.