30 Haziran 1996’da tanrılarla en büyük kavgasına giriştiğinde, artık kendi oluşunu tamamlamış, hakikate erişme anındaydı. Ancak altını çizerek belirtmek gerekir ki, mücadelesinin zirveleştiği o gün gerçekleşen salt bir eylem değildi; yaşam ve mücadelesiyle tüm kadınlara, ezilen halklara özgür yaşamın rotasını çizmişti...
ZEYNEP ESENGÜL
Kaç zamandır üzerine bir kabus gibi çöken sıkıntı geçmemişti. O ihtişamlı gücüne, dünyayı yeniden yaratmış olmanın inancı ve özgüvenine rağmen, yüreğini bir demir pençe gibi kavramış olan sıkıntı peşini bırakmıyor, bir an olsun huzur bulmasına izin vermiyordu. Ne geceleri uyuyabiliyor, ne gündüzleri çalışabiliyordu. Kan, ölüm, gözyaşı ve açlıkla dünyanın dört bir yanında düzenini kurmuş ve tahtında binlerce yıldır saltanatını sürdürüyorken, birden yüreğine çöken bu sıkıntıya bir anlam veremiyordu. Nedenini çözemediği ama iyiye yoramayacağını da bildiği bu duyguları anlamak için suyun aynasına eğilmiş, geleceğe bakıyordu. Birden;
“Tanrı zar atmaz” dedi, ne dediyse o olacaktı. Hükmüne meydan okuyanı kendi kanında boğacaktı! Hükmünü, saltanatını binlerce yıldır bunun üzerinden sağlamamış mıydı? Öfkeli ve kindardı. Havva’yı lanetlediğinden, Lillit’i mezarlıklara sürdüğünden bu yana başkaldıran, hükmüne meydan okuyan olmamıştı. Şimdi karşısına dikilmiş, elleri belinde ağız dolusu gülen bu kadın da kimdi? Nereden çıkmıştı? Hangi cesaretle göklere alnını değdirmiş, tüm yıldızları gülen gözleriyle etrafına toplayıp, hale çizmiş, evvel- ahir zamanlara meydan okuyordu?
Karşısında dikilen, ellerini beline koyup, ağız dolusu gülen kadının görüntülerini gördüğü günden itibaren günler geceye, geceler gündüze karıştı. Bu geleceğin kehanetiydi, saltanatının yıkılacağının işaretiydi. Gördüğü görüntüyü ancak böyle yorumlayabilirdi. Gülmeyi haram, sesini yasak kıldığı kadın, ağız dolusu gülüşüyle şimdi karşısında dikilmiş; ‘kul olmam!’ diyor, tanrıça Lillit’in, İştar’ın izinde yürüme kararlılığını bildiriyordu.
Tanrı irkildi! Kimdi bu Tiamat’ın parçalanan bedeninden yeni doğumlar yapan ve yarattığı binlerce yıllık geleneğe başkaldıran? Kimdi onun uykularını kaçırtıp, huzurunu bozan? Bir altmış boyunda, ağız dolusu gülen bu esmer tenli kadın kimdi? Günlerce her baktığında aynı görüntüyü gördü. Bir fotoğraf karesine yerleşmiş gibi gülen esmer tenli kadın, gülüşünden hiçbir şey eksiltmeden aynı tarzda karşısında dikilip, duruyordu.
Eline aldığı çubukla suda yansıyan bu görüntüleri hırsla sildi. Silerse bir daha görünmez sandı. Bundan emin olmak için eğilip bir kez daha suya baktı. Durgun görünümüne kavuşan suda, ağız dolusu gülen, buğday tenli kadının görüntüsü yeniden belirdi. Tanrı yine titredi. Bu durumda en çok da kendisine öfkelendi. Kim bu, kim ki bu tahtımı sarsacak, dedi. Ki o ezel ve ebedi yaratan, kader haritasında geleceği detayıyla belirleyendi! Böyle büyük bir güç ve kudreti varken, bu kadın karşısındaki çaresizliği nedendi?
Geleceğin aynasında kendisine ayan olan bu görüntüye öfkelendi, yüreğine korku çöktü. Her korktuğunda olduğu gibi öfkesinden yer gök sarsıldı. Bir hışımla elini suya vurarak; Seni, ömür boyu kendi bedeninle uğraşacak tarzda cezalandırıyorum, fiziki gücün en zayıf yanın olsun, bana kafa tutmaya çalıştığın an acımasız yüzümü sana hep hatırlatan tabanlarında bir iz olsun, dedi.
Ayak tabanlarına öyle bir çizgi çekti ki doğuşundan, Dersim Cumhuriyet Meydanı’na gidinceye kadar onu ömür boyu hep yanında taşıdı. En büyük ve zorlayıcı engelleri onun bedenine bıraktığı izlerle yaratmıştı. Dağların doruklarının en sarp yerlerinde tam da kanatlanacakken ayak tabanları hep korkunç acılarla zonkladı. Çoğu kez acıyla yerlere kapaklandı, gözlerinden akan yaşlarla ayaklarını suladı. Pes etmedi, ‘bir başka yolu olmalı’ dedi, her defasında ayağa kalkıp yeniden kanatlanmak için girişimde bulunmaya çalıştı. Ayakların itaat etmediği yerde, zekasını tüm uzuvlarına uzanan bir köprü yaptı. Ayakları onun en zayıf ama aynı zamanda yol gösteren hocasıydı. Zorlukları, kendisini daha derinlere götüren, kanatlanacak zirvelere ulaştıracak rehber eyledi. Salt ayaklara yüklenerek kanatlanamayacağını erken öğrendi. Tüm bedenini, duygu ve düşüncelerini aynı oranda ayaklandırmayı, güçlü yanından zayıf yanına destek sunmayı, zorluk hocasının rehberliğinde erkenden kavradı. Böylece tüm engelleri, tanrısal hükümler ve kaderleri iç engellerinden kurtularak aşmanın mümkün olduğunun bilincine vardı.
Yani demem o ki, tanrılarla kavgaya doğduğu andan itibaren başladı. Pes etmedi, başarmak için ayak diretti, inat etti. Tanrıların yazdığı yazgıya, alnına vurulan kader damgasına başkaldırdı, isyan etti. Anlamlı yaşamı kendine kıblegah eyledi. Dikenli, zorlu bir yola çıktığı bu yolculukta, ayakları kendisini taşımayı reddetse de, yüreğini tüm yoldaşlarını içine alacak bir gemi, beynini yön belirleyen bir pusula eyledi. Vardığı her limanda Tiamat’tan, İştar’dan, Lilit’ten, Hepatya’dan bir parça toplayıp, yüreğine aldı. Zarife, Besê, Rindexan, Berivan ve Beritanların özlem ve yarım kalan düşleriyle tanıştı, ardılı ve tamamlayanı olmak için kararlaştı. Yarımdı, tam olmak için yola koyuldu. Ayakları kendisine engel olsa da o, yüreği ve beyninden anlama uzanan köprüleri hiç durmaksızın ördü. Hakikat yolunda hem yol hem yolcu oldu.
Sevdi. Tüm yüreği ve benliği ile sevdi. Tanrıların ölüm korkusu ile insanları teslim almasının yerine o sevgiyi koydu. Severek yüceltmeyi, kendi varlığı ile güçlü bağ kurmayı esas aldı. Ona göre sevgi ekmek kadar, su kadar, hava kadar yaşamsal ve gerekliydi. Ancak sevgi her şeyden önce emekti, kanatlandırıp yüceltmekti, kendin olmaktı, mücadeleydi ve her şeyden önce özgür olmayı gerektirirdi. Bu yolda bir an olsun sevgiyi kendine rehber edinmekten geri durmadı.
Pes etmedi. Tanrıların çizdiği sınırlara dolanıp, kalan hem mahkum hem mahkumiyet yaşatan her tür anlayış ve kişilikle sonuna kadar savaştı, bir an olsun yapamam demedi. En imkansız denilen koşullarda çözümü kendinde yarattı. Kendini zorlayan, yargılayan yoldaşlarına dahi sevgisini hiç eksiltmezken, zorluklar karşısında geri çekilmeden sonuna kadar mücadele etti. Onun için esas olan, ulaşması gereken amaçtı. Kuşkusuz yol da amaç kadar önemliydi. Amaca kitlenirken yol unutulamazdı. Amaca ters düşen yaşam ve davranış biçimleriyle de yol alınamayacağını bilirdi. Ama ona göre beşeri zaaflar, yetmez yaklaşımlar aşılabilirdi, yolcu için engelleyici değildi, olmamalıydı.
Yaptığı işin ve yürüttüğü mücadelenin bilincindeydi. Bilirdi ki, mücadele bilinç gerektirirdi. İdeolojik olarak kendini donatmayan, ne yolu ne amacı bilebilirdi. Tanrıların hükmünün geçtiği her alanda kötülük tohumları ekilmişti. Bunları ancak bilincin ışığıyla aydınlatıp, aşmanın yol ve yönetimleri geliştirilebilirdi. Bu nedenle mücadele çok boyutluydu. Kötülük tohumlarının temas ettiği her alan ve kişi aynı zamanda mücadele gerekçesi ve zeminiydi. Yıkmadan, dökmeden, her insandaki güzelliği açığa çıkarmayı, kötü olanla mücadele etmeyi sevginin ve yoldaşlığın gereği olarak görürdü.
30 Haziran 1996’da tanrılarla en büyük kavgasına giriştiğinde, artık kendi oluşunu tamamlamış, hakikate erişme anındaydı. Ancak altını çizerek belirtmek gerekir ki, mücadelesinin zirveleştiği o gün gerçekleşen salt bir eylem değildi; yaşam ve mücadelesiyle tüm kadınlara, ezilen halklara özgür yaşamın rotasını çizmişti.
O gün, tanrıların ayak tabanlarına bıraktığı izlerin acısını zaferle taçlandırdığı eylemiyle geride bırakmıştı. Lillit’in tililisinde kadınların özgürlük çığlığı yeniden can bulmuş, tanrıçalaşırken ona eşlik etmişti.