“Mermer Kanatlı Kuşlar” adlı Türkçe romanı ile tanıdığımız Mahmut Yamalak’ın şimdi de kendi anadili olan Kürtçe ile yazdığı yeni romanı ‘Tarîderya’, Aram Yayınları’ndan çıktı. Mültecileşme konusu etrafında şekillenen ve Kürd’ün çarpık iktidar anlayışını da işleyen Mahmut Yamalak, gerçekle düş arasında bir anlatım ortaya koyuyor.

“Mermer Kanatlı Kuşlar” ile tanıdığımız Mahmut Yamalak’ın yeni romanı “Tarîderya” okuyucu ile buluşuyor. Aram Yayınları tarafından basılan kitap, ilk defa İstanbul Kitap Fuarı’nda okurla buluşacak. Yamalak’ın ilk Kürtçe romanı olan ‘Tarîderya’, bir mültecinin yaşamını ele alıp okuyucuya mültecileşmenin ve o mültecileşen kişinin yaşamındaki trajedileri göz önüne seriyor. Yamalak mültecileşmeyi anlatmakla birlikte Kürt’ün çarpık iktidar anlayışını da sorguluyor. İlk romanındaki gerçekle düş arasında gelip gitmeler bu romanında da var. Yamalak posta yoluyla gönderilen soruları yanıtladı.

 Edebiyatla ilginiz nasıl başladı?
Ailemizde köklü bir medrese geleneği vardır. Çocukluğumuzda bize Kürt klasiklerini, destanlarını, Kürtçe okuyan, anlatan, yorumlayan aile büyüklerimizin olmasının benim yönelimimde payı belirleyicidir. Erken yaşlarda sol-sosyalist dünyayla, Özgürlük Hareketi’yle tanışmış olmam da bu yönelimin daha güncel temalara ulaşmasına yol açmıştır. Şiir, öykü, makale, günlük, senaryo gibi yazım türlerini denedim, deniyorum. Son olarak romanın bana son derece geniş hareket alanı sağladığını fark ettiğimde ağırlığı romana verdim.


Neden yazıyorsunuz?
Edebiyat, bireyden başlayıp devam eden ama bireyin sınırlarını aşan bir arayıştır. Bireyin kendini anlama çabasının ben kimim? sorusunun düşsel, kurgusal tema, mekan ve karakterlerle devam etmesini sağlar. Ulaşılmak istenen  ‘ben’ tarihsel, toplumsal bir ‘ben’dir. Başka bir ifadeyle kendini tanımak için kendinden çıkmak, tarihe, topluma gitmek ve tıpkı Gılgamış’ın serüveni gibi yeniden ama daha yoğunlaşmış halde kendine dönmektir. Yazma nedenimin bu ‘kendini tanıma’ çabasına bağlı olduğu düşünmüyorum. Bunu ifade ederken, kendi eylemi ve söylemiyle beslenmiş bir tanıma eylemini kastediyorum.

‘Tarîderya’yı anadiliniz olan Kürtçe ile yazdınız. Kürtçe sizin için ne ifade ediyor?

‘Mermer Kanatlı Kuşlar’ın Kürtçe olmaması bende içimde bir dert olarak kalmıştı. Zor şartlarda yazdım. "Hayata Dönüş’’ denilen ve açık bir katliam olan cezaevleri operasyonu sonrasında önce Ümraniye’de tecrit edildik, ardından 2003’de F Tipi cezaevlerine sürgün edildik. Koşullarımız olağanüstüydü, yoğunlaşmamızda öyle. Belki de en çok kendimizle hesaplaştığımız bir dönemdi. İhanet sıradanlaştırılmış inanılan doğrular ters düz edilmişti. Bu koşullarda yazdığım dile değil, yazacaklarıma yoğunlaştım. Kendiliğimden çok da düşünmeden Türkçe yazdım. Ancak daha romanı bitirmeden pişman olmuştum. Kürtçe ile ilişkim sorunludur. Hiç abartıya kaçmaya gerek duymuyorum. Kürtçe yazarken 2 adımda bir takılırım. Türkçe kadar rahat, anlatamadığımı ifade etmeliyim. Buna rağmen, Kürtçe ile anlatmak istediğim duygu, durum veya olay arasında doğrudan bir ilişki kurabildiğimi fark ediyorum. “İşte budur!” dediğim anlatımlar Kürtçe olanlardır. Türkçe ise daha teorik ifadelerde bana kolaylık sağlıyor. İddialı söylemler yerinde olmaz ama Kürtçe için benim duygu dünyamın dili diyebilirim.

Tarîderya’da mültecilerin durumunu işliyorsunuz. Mültecilik nedir, ne zaman ve nasıl biter?

 Tariderya mülteciliğin yanında Kürd’ün çarpık iktidar anlayışına da eğilir. Ama öne çıkan mülteciliktir. Mülteci, ebedi sürgündür. Kürdistan’da yaşanan haliyle ardına bakmadan kaçmayı cehennem yolculuğuna benzetebiliriz. Cehennemden kaçanların, yolda yaşadıkları da cehennem, gidecekleri yer de… Bir bilinmezden bir bilinmeze savrulup duracaktır mülteci. Yaşadığı topraklarda baskı ve zulmün yanında onu bir arada tutan bağlar da var. Bunlar, onun bütünlüğünü korurlar. Bu bütünlükten bir kez uzaklaşınca sürekli bir tedirginlik başlar. Tamamen yerleşeceği bir yer bulabilse de mülteciliği devam eder.
Bu, toprakla insanın arasındaki bağın kopması, insanın topraktan aldığı manevi enerjinin tükenmesidir. İnsanla onun varlığının oluştuğu mekan arasındaki ruh ölünce ebedi sürgünde başlar. Mülteci, kabuğundan firar etmiş bir yengeç gibidir. Kabuk yengeçle beraber büyür. Ama yengeç onu terk edince büyümesi durur ve çürümeye başlar. Beden yeni bir kabuk bulamaz. Çünkü kabukla beden beraber oluşmuşlardır. Geri dönse eski kabuğuna sığmaz. Mülteci bu trajediden kaçamaz.
Bu trajedi pek de "gitmiş" sayılmayan mültecinin umutsuzluğunu ve cehennemini sırtında taşımasıdır. "Dönmek" için umut etmek yetmez, terk edişin sorgulanması, terk edilenle terk eden arasındaki ilişkinin sorgulanması gerekir.  
Mülteci, ardında bıraktığı şeylerin yıkılmasında payının olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten kaçamadığı için yıkıcıdır. Kendine ve topluluğuna karşı da böyledir. "Adorno", " Yurtsuzlar arasındaki ilişkiler, toplumun yerleşik üyeleri arasındakilerden bile daha zehirlidir. Bütün vurguları yanlıştır.  Bütün perspektifler çarpık…" der. Mülteci, güven duygularını aşmıştır, kendini güvende hissetmez. Yaşadığı yeri nesneleştirir. Kürdistan da aşiretinden ayrılanlara "şkestî" "derketî" derler. Onlar başka bir aşiretin sınırlarında sığıntı olarak yaşarlar. Mülteci de böyledir.
Edebiyatın konusu olarak mültecilik, terk edenle terk edilen arasındaki ilişkinin terk eden boyutuyla sorgulanmasının yapıldığı alandır. Özel olarak kendi içimizdeki kaçış eğilimiyle hesaplaşma zeminidir. Bu gerilimin Kürt edebiyatında temel konulardan biri olarak ele alınacağını düşünüyorum.

İki romanınızı kıyasladığımızda arada bir benzerlik var. Reel yaşamla düş dünya arasında gidip gelmeler var. Bu bir tercih meselesi mi?

Adorno, çağımızda romancının işlevini, “Gerçekçi söyleme-baş kaldırmak” biçiminde tanımlar. Toplumsal ilişkilerin insan hallerinin şimdiye kadar değişik biçimlerde anlatılmış olması edebiyatçı için bir sorun oluşturur. Artık geleneksel söylemi aşıp anlatmak gerçeklikle boğuşmakla mümkün hale gelir. Örneğin; Kürdistan halkına daha korkunç, dramatik, heyecanlı, duygusal neler anlatılabilir ki? Bir Kürt’ün günlük yaşamını incelediğimizde bu duygu durumlarının hepsini de yaşadığını görürüz. Bu durumda edebiyatçı salt gerçekçi anlatıma sarılarak olguyu derinleştiremez. Edebiyat kendini gerçeğe bire bir sadık kalan bir anlatımla sınırlarsa gerçeklikten de uzaklaşır. Roman bir bilimsel çalışma olmadığından her somut anlatım her kalın çizgi onu çevreleyen kuşatan engellere dönüşür. Elbette gerçekliği yok edemez. Kendine ait bir gerçeklik inşa edemez veya tamamen gerçek ötesi bir dünya oluşturamaz. Ancak gerçekliği öznel bir temelde kurgular ve yorumlar.

Romanlarınızda karakterlerinizin bir arayışı var. Peki, sizin arayışınız nedir?

Genel olarak insanın arayışı, yaşadığı evreni ve kendini tanıma üzerindedir denebilir. Tabi öncelikle bireyin bunun farkında olması önemlidir. Edebiyatta da arayış teması Gılgamış’tan beri kendini tanıma etrafında çeşitlenir. Binlerce yıldır aynı görüntünün değişik kompozisyonlarıyla bu temayı derinleştiriyoruz. Bana göre genel olarak edebiyatçı hala Gılgamış’ın ölümsüzlük otunu arıyor. Ben de aynı arayışın içinde olduğumu düşünüyorum.



ERDOÐAN ZAMUR