"Gezi'yi bekleyen tehlike, iktidarın onu ısrarla çağırdığı yere Fatih-Harbiye kırığına yerleşmesi olur. Cumhuriyet'i savunayım derken, suçlarını gözardı etmek olur. Gezi'yi başkalarına karşı bir eşik olarak yükseltecek kendinden memnun bir Gezi hatırasına, bir gezi kompartımanına hapsetmek olur." (Nurdan Gürbilek, Sessizin Payı)
Ben hatırlama huyu olan biriyim. Hatırlamanın bana kimden kaldığını bilmiyorsam da bugünden geçmişe yürüyüp hatırlamayı severim. Hatırlamak ne işe yarar diye sorarsanız; hatırlamak, tarihin güncelin, güncelin tarihin elinden tutmaya yarar, derim usulca...
Öğretmen okulunda kimya dersindeydik. Hakkında değişik rivayetler duyduğumuz ama tanımadığımız Arif Bey, kitaptan çıkmış bir kahramanı gibi sınıfa girdi. Ayağa kalktık. Tek kelime etmeyip eliyle oturmamızı işaret etti. Oturduk. Tek tek bize baktı, sandalyesine oturdu. Öğretmen değildi sanki, ama ne olduğunu bilmediğimiz başka bir şeydi. Biz, mecburi ve meccani (bedava) gürültülü cümlelerle büyütülüyorduk. O sessizce ve yavaşça kalktı. Tebeşirle tahtaya bir cümle yazdı: "Tarifin tarifi: Efradını cami, ağyarını mani..." Sınıfta çıt yok. Bizi cümleyle ve merakımızla baş başa bırakıp sandalyesine oturdu. Biz garibimize giden cümleyle, garibimize giden hocamız arasında göz gezdirirken yine sessiz ve yavaş ayağa kalktı. Her birimizle tek tek göz göze geldikten sonra söze başlayıp, "Tarifin tarifi"ni, hikaye ederek anlattı. Divan, halk edebiyatından girip sözü maddeye ve manaya oradan da kimyaya getirdiği bu sihirli cümlenin; "kendisiyle ilgili olanları içeren, olmayanları dışında bırakan" bir deyim olduğunu ilk kez ondan duyup öğrendim. Büyülenmiştik. İşte, benim "kimyamın" değişmesi ve "kötü yola düşmem!" on beş yaşlarında Arif Bey'in "tarifin tarifi" dersiyle başlar...
Devrim değil, isyan değil ben bunu neden hatırladım?
Kavramların, kitapların, zamanın ruhunu anlamaya ve anlatmaya yetmediği zaman hatıralar yardıma çağrılır. Sayıları kırkı geçen haramilerce HDP'ye karşı havadan, karadan ve denizden yapılan kara propagandası sürerken bu hatıraya sığınmam ihtiyaç olmalı. Sokaklardan, dağlara, dağlardan parlamentoya otuz yıllık mücadelenin "tarifin tarifi" üzerinden okumanın mümkün oluşuna "abartma" diyenlere ne diyebilirim ki? Hayat, dünyalıların ezberini bozan Kürt Özgürlük Hareketinin, siyasetin ve hayatın, tarihin ve coğrafyanın, maddenin ve mananın kimyasını değiştirmesinin tarihi ve siyaseti delilleriyle dolu. "Öğrenme" ve "öğretme" diyalektiği olarak "tarifin tarifi", Türkiyeli sosyalistlere ve dünyalılara Kürtlerin deneyimlerinden de öğrenmeleri gerektiğini hatırlatmalı. Bu nedenle, deneyimi, kendimizle sınırlayıp tabuya-tapuya dönüştürmek, devrimci anlamda "tarifin tarifi" değil, bir tutuculuk olarak "tarihin tahrifidir..." Bizde devrimcilik bir tür kaprisler çıkmazı, egolar cumhuriyetidir! Öyle ya memleketi/dünyayı değiştirip dönüştürmek Kürtlere mi HDK'ya, HDP'ye mi kaldı?
Öte yandan "tarifin tarifi"nin gereği olarak "Yeni bir yaşam" çağrısı, parlamento, seçimler dahil her türlü mücadeleyi üstlenen ama evcilleşmeyi, düzene/eve dönmeyi reddeden bir etik, estetik varoluştur. Karadüzen propagandalar bir yana HDP'nin rakibinin kendisi olduğuna dair algımın delillerinden biri "aday" aşaması ya da "aday aşınması"dır ki en az zayiatla atlatılması muradımdır. Bırakalım Türkiye partisi olmayı Ortadoğu'da ve Dünyada politik aktör olmak tasavvuru, devleti ve toplumu kimya değişimine zorlayan partinin kendi kimyasına da dikkat etmesi gerektiğini hatırlatmalı.
Ben hatırlama huyu olan biriyim demiştim...
Birden, Karadeniz'de yamadan yamaya doğaçlama söylenen bir türküyü hatırladım:
"Derenin değirmeni/ Yine aldı gam beni/ Şu gaybana sevdaluk/ İpsiz bağladı beni..."
"İpsiz bağlanmak" mı? Aman, tarih göstermesin...