
Ben dahil 36’sı tutuklu, 44 gazeteci hakkında açılan davanın iddianamesi bir süre önce kabul edildi. Dava 10 Eylül’de, yani 12 Eylül’ün yıldönümünde başlayacak. Diğer bütün KCK davaları gibi tamamen siyasi olan bu davanın 12 Eylül Darbesi’nin yıldönümüne denk gelmesi de her açıdan manidar ve aslında tekerrür eden bir tarihsel olay.
Yöneltilen suçlamalara ve davanın mahiyetine dair bazı anekdotlara değinmeden önce; Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun hala tutuklu 100’ün üzerindeki gazeteciyle dayanışma amacıyla başlattığı “Tanıklık Günleri” adlı etkinliğe değinmekte yarar var. Bu etkinlik, gazetecilerin gazetecilik yaptıkları için hapiste bulunduklarını anlatma amacında. Bununla beraber kamuoyunun “derin” sessizliği de sürüyor.
Sessizliğin en belirgin hali iddianamemize dönük cılız tepkiden de anlaşılabiliyor. Bu durumun elbette birçok nedeni var: Basının sindirilmiş olması, ağzını açan gazetecilerin başına türlü belanın gelmesi, hükümetin propagandası gibi... Ama en önemli gerçek bence şudur: Bizim Kürt gazeteciler olmamız. Bu ülkede muhalif gazeteci iseniz zaten cezaevine girmeniz, davalık olmanız, hatta öldürülmeniz bir yerde “normal” karşılanıyor. Ama bir de Kürt muhalif gazeteciyseniz zaten “terörist” kabul edilip, peşinen hüküm giyersiniz. Bu, oldukça uzun bir tarihe dayanan resmi görüş, ne yazık ki, kendisine demokrat diyen, haktan yana olduğunu söyleyenlerce içselleştirildiği gibi; daha trajik bir biçimde Kürt medyasınca da kinik bir tavırla normal karşılanabiliyor. Çoğu defa tutuklu gazetecilerin mensubu bulundukları yayın organlarınca da yeterince sahiplenilmemeleri bunu gösteriyor.
Bu husustan sonra iddianamemize dönersem...
Yüzyıllık Kürt basınına açılmış bir davadır
Her şeyden önce bu iddianameyle açılan dava, diğer bütün benzer KCK davalarında olduğu gibi siyasidir ve belli bir sindirme kampanyasının ürünüdür. Bunun için hükümet yetkililerinin açıklamaları yeterli veridir.
İkinci önemli husus, bizimle ilgili dava, yüzyıllık Kürt basınına açılmış bir davadır. İddianamede geçmişten günümüze yayın yapan neredeyse bütün Kürt basınının “terörizm” ile suçlanması bunun göstergesidir. Ve “Kürtlerin yaptığı-yapacağı her şey terörizm faaliyetidir” peşin hükmüne dayalıdır.
İlk Kürt gazetesi Kürdistan’ın diyar diyar sürgün edilerek çıkarılması... 1920’lerin başında Jîn gazetesinin Kürt illerine sokulmaması yönündeki talimat... Yıllarca Kürt basınına müsaade edilmemesi... Musa Anter’in, 1959’da, İleri Yurt gazetesinde Qimil adlı şiirini yayınladığı için “kellesinin alınmak” istenmesi ve nihayetinde 1992’de bunun yapılması...
12 Eylül’de olup-bitenler... Patır patır gazetecilerin öldürüldüğü, resmi talimatlarla gazete binalarının havaya uçurulduğu, peşi sıra gazetelerin kapatıldığı ve gazetecilerin tutuklandığı, üstelik bunların ekseriyetinin Kürt olduğu 1990’lardan bugüne uzanan vahim manzara... Daha verilebilecek onlarca örnekle “peşin hükmün” nasıl bir şey olduğu ortaya konulabilir.
Andıçvari çürük temelli bir iddianame
Hakkımızda açılan davayla utanç verici bir biçimde nasıl bir karalama kampanyasının yürütüldüğü, nasıl algıların oluşturulmaya çalışıldığı, ama aynı zamanda dayanak noktalarının nasıl da andıçvari çürük temellere dayandığı bir kez daha görüldü. Sadece şahsıma dair değineceğim bazı hususlar meramımı ortaya koyacaktır.
İddianamede benimle ilgili bölümde bir zamanlar “örgüt” nedeniyle tutuklandığım özellikle belirtiliyor. Bu durumun bu davayla ne ilgisi var? Ayrıca söz konusu tutukluluktan sonra beraat ettiğim neden yazılmıyor? Yazmazlar, çünkü amaçları “terörist” algısını oluşturmaktır. Hükümet yetkililerinin de aylarca yaptıkları böyle temelsiz değil miydi? Devam edeyim. Bir kişiye ait olduğu belirtilen bir belgede bana ait olduğu iddia edilen konuşmalar ileri sürülüyor. Sözü edilen tarihte söz konusu kişiyle bir alakam mümkün değil ve o kişi de belgenin düzmece olduğunu söylüyor. Hiç tanışmadığım Ahmet Hakan da mağdur edilmiş ve onun dediği gibi “saçmalıktan” ibaret bir belge. Bu neyi hatırlatıyor?
28 Şubat’ın meşhur andıç belgesini... O zamanlar da gazetecileri PKK ile bağlantılandıran bir belge gündeme getirilmişti, tıpkı bu belge gibi... İtirafçıların Türkiye’de milyonlarca insana uyacak tariflerinden hareketle tarif edilenin ben olduğu savunuluyor. Irak’a gidiş-gelişlerim “suç kanaatini” oluşturuyor. Oysa Irak’ta çalıştığım sürede oradaki hükümetten aldığım belgeler poliste ve Irak’ta yazdığım yazılar iki kitabı buluyor. Bunlara yer verilmiyor, çünkü “vareste kanaatleri” çöker. İşte kanaatlerin somut verilerden daha güçlü kabul edildiği iddianame. Haber görüşmelerim “talimat”, gazetecilerle ilişkim “örgüt bağı”... O halde bütün gazetecileri bir örgütle suçlamalısınız... Aristo mantığı bunu gerektirir...
Meslektaşlarıma dair de benzer, hatta daha beter hususlar var. Ama uzatmanın bir anmalı yok. Amaç, yüksek yerlerde hasıl olunan “kanaate” göre bir suçlama oluşturmak olunca, 28 Şubat sürecine bile rahmet okutmuşlar...
Asılsız karalama kampanyası yürütülüyor
Bu iddianame bir gerçeği de açığa çıkardı. Hükümet yetkilileri ve yandaş basını hala, gazetecilik faaliyetlerinden ve yazdıklarımızdan dolayı değil, “terör” suçlamasından dolayı tutuklandığımızı ve yargılandığımızı propaganda ediyorlar. Gelin görün ki, bu hususun koca bir yalan olduğu iddianamede ortaya çıkıyor. Çünkü “terörizm” suçlamasının bütün “delilleri” haberlerimizden, gazetecilik faaliyetlerimizden oluşturulmuş...
Bir diğer önemli husus da, aylardan beri tutuklu gazeteciler hakkında yürütülen “tecavüzcü, gaspçı, hırsız” gibi ithamların-kampanyanın asılsız olduğunun yine bu iddianameyle bir kez daha ortaya çıkmasıdır. Zaten bu yönde bir durum da yoktu. İftiracıların gerçek yüzü de böylece açığa çıktı. Çamur at izi kalsın niyetiyle yürütülen bu kampanyalara karşı gerçekleri yazmayan “dilsiz şeytanlar” da bu iftiralara ortaktır.
Hani gazetecilikten dolayı yargılanmıyorduk
İddianamemizde suçlamaların esasında yer alan bir diğer husus da “yaptığımız haberlerle” “devleti sıkıntıya soktuğumuz, küçük düşürdüğümüz” iddiası. (Hani habercilikten-gazetecilikten dolayı yargılanmıyorduk!) Bu türden suçlamalar yeni değil, neredeyse basın tarihiyle yaşıt bir suçlama. Hangi güç iktidara gelmişse basını susturmak ve yedeğine almak için bu tür yıldırıcı suçlamalarda bulunmuştur. 1864 tarihli Matbuat Nizamnamesi’nde sansür gerekçelerinden birisi “devleti zayıflatıcı yayınların yapılmasıydı.”
Basının en berbat dönemlerinden birisi olarak tarihe geçen 2. Abdülhamit döneminde “Padişahın ve devletin yararına dokunur yayınlardan kaçınıldığını” taahhüt edenler ancak yayın çıkarabiliyorlardı. İttihatçılar işi bir adım daha ileri götürerek ellerini gazeteci kanına da bulaştırdı ve gazeteci cinayetlerinin yolunu açtı. Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında çıkarılan Takrir-i Sükun yasasıyla “devletin istemediği” hiçbir yayın çıkarılamaz hale geldi. 1931 Matbuat Kanunu, daha sonraki yıllardan günümüze kadar süregelecek “devletin sıkıntısına” çare sansür dolu basın kanunları...
1990’ların meşhur Sürgün-Sansür Kararnamesi... Yarım yüzyıl boyunca sağdan-soldan maphusa göndermedik gazeteci-aydın bırakmayan 141, 142 ve 163. maddeler... 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat darbelerinin “devletin sıkıntısını” gidermek için ilk seçtikleri hedeflerden birisi yine basın oldu. Zaten Kürt basın tarihi malumunuz Türkiye’deki yüzyıllık sansür tarihidir... Öldürülen onlarca gazeteci... Yıllar geçiyor aktörler değişiyor, ama ne yazık ki zihniyet aynı...
Ya iktidarın yandaşı ya da hapsi boylarsınız!
İddianamemizde bir de “normal gazetecilik” tanımı yapılıyor, mübarekler sanki iletişim profesörleri! Haliyle biz bu tanıma uymadığımız için, “örgüt üyesi” oluyoruz! Suçlama böyle. Acaba gazetecilikte yeni kriterler çıkmış da bizim mi haberimiz yok? Hayır, yapılan bayağı bir şey. Dikkatle bakıldığında görülen şu: Yıllardır tartışılagelen ve artık ilkokul çağındaki çocukların bile ne anlama geldiğini bildiği “embeded-iliştirilmiş” gazetecilik “marifetinin”, yeni iktidar güçleriyle yeniden keşfedilerek, ancak bu cahilane tutumun da gösterdiği üzere temcid pilavı misali yeniden ısındırılıp dayatılması söz konusudur. Ya iktidarın yandaşı-iliştirilmişi olursunuz ya da hapsi boylarsınız! “Normal gazetecilikten” kasıtları bu ve ne yazık ki, bugünkü iktidar odakları bu dayatmaları hoyratça yapmayı sürdürüyor.
Polisle operasyona çıkarsan, Roboskî’deki katliamı saatlerce “dilsiz şeytan” gibi izleyip haber yapmazsan, Başbakan’la toplantıya katılıp “neyi yapıp yapmayacağını” soracak denli aşağılanırsan, 28 Şubat sürecinde Ertuğrul Özkök’ün dediği gibi “Biz devletçi gazeteyiz” dersen, BDP’lileri hedef gösterip açıktan ölüm-suikast çağrısı yaparsan, Türkler dışında hiç kimsenin bu ülkede hak sahibi olamayacağını yazıp-çizersen, “Türkiye Türklerindir” sloganını kullanırsan, MİT’le içli-dışlı olursan, medya gücünü rant için kullanırsan “normal gazeteci” olursun... Yoksa ya bizim gibi hapiste olursun ya da son olarak Ali Akel örneğinde görüldüğü gibi kovulursun. Uzun lafın kısası “tasmalı gazeteci” dayatması desek yerinde olur...
Tarih ve vicdan gerçekleri ortaya koyacaktır
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türk yargıcı Işıl Karakaş, Mart 2011’de çarpıcı bir veri açıklamıştı:
“Türkiye düşünce ve ifade özgürlüğü ihlali nedeniyle 175 mahkumiyetle AİHM’de birinci sıradaydı. En yakın takipçisi 32 mahkumiyetle Avusturya.” Arada uçurum var. RSF’nin 2011 basın ve düşünce özgürlüğü listesinde 178 ülke arasında 148. sıraya gerilemişti. İddianamemiz de bu kötü durumun daha da kötüleşeceğinin göstergesi. Zira bu iddianame uluslararası sözleşmelere aykırı. Bu rezalet tablo dikkat çektiğimiz zihniyetin ürünüdür işte.
Bizim davayla ilgili bazı anekdotlar böyle. Sadece bu kadarı bile aslında yüzyıllık Kürt basınının ve gazetecilik mesleğinin hoyratça yargılandığını göstermeye yetiyor.
1992’de patır patır gazeteciler öldürülürken Demirel “Onlar gazeteci kılığındaki militanlardır” diyordu, bugün de tutuklu gazeteciler için Başbakan aynı şeyleri söylüyor.
Elbette, “normal” yazmayan bizlerin tanığı kamuoyu vicdanı ve tarihtir. Gerçekleri çarpıtanlara, hakikati gizlemeye çalışanlara, bizleri peşinen “terörist” hükmüyle mahkum edenlere rağmen, tarih ve vicdan gerçekleri ortaya koyacaktır.
1950’lerde Soğuk Savaş ABD’sinde “komünizme karşı mücadele” adı altında başlatılan cadı avında tutuklanan ve eşiyle beraber idam edilen Julius Rosenberg’in şu sözleri, bizler için de geçerlidir: “Kendileri gibi düşünmeyen herkesi susturmak için bizi hedef seçtiler. Ama halk, elbet kendisini yanlış yola sevk edenleri başından defedecektir.”
“Herkes aynı düşünüyorsa kimse bir şey düşünmüyor demektir” diyen Mevlana’nın bu sözlerini unutmadan, özgür düşünebilen demokratik bir ülke için basın ve düşünce özgürlüğü hepimize lazım...
NURİ FIRAT / Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevi