
İnsan Rojava’da bazen kendini tarihi bir romanın içinde hissediyor. Geçmişin nal sesleri, kılıç şıngırtılarının kendine has melodisi zihnin geçmişinde kendine bir yer bulmaya çalışırken, güncelin namert tank ve top sesiyle irkiliverir insan. Sebebini bilmiyorum ama en çok yollarda giderken bu hayal dünyasına dalıyoruz. Romanın içinde kendimizi bir yere iliştiriyoruz. Sanki çok eskilerde ölmüş bir cengaverin rüyasında hapsolmuş gibiyiz? Yollar uzadıkça cengaverin ta kendisi oluyoruz. İnsan bu topraklarda normal bir insan olamıyor ki! Her şey ama her şey seni cengaver olmaya zorluyor. Başka referansın yok. İçinde hayal dünyasına daldığın roman, rüyasında hapis olduğun cengaver, az ötende patlayan top sesleri var. Referans bunlar ve uzun yollar...
Aylar öncesinden yine böylesi uzun bir yolculukta bugün yaşadıklarımızı öngörmüştüm. Bu benim kişisel öngörü veya yeteneğimle ilgili değil. Kaldı ki bu konuda çok da iyi olduğum söylenemez. Roman insanın kulağına fısıldıyor. Cengaver, yaşadığı cenk anılarını insanın ruhuna benimsetiyor. Öyle böyle aşina oluyorsun tarihe ve tarihin bugüne bahşettiklerine. Yani sen sadece sana aks edenle yüzleşiyorsun. İdrak etmek için ise biraz tarih bilinci, biraz diyalektik akıl yetiyor geçmiş ve geleceği tanımlamaya.
Evet, aylar öncesinde Rojava’nın uçsuz bucaksız yollarında ve devasa buğday tarlalarının sereserpe yayıldığı bir güzergahta ilerliyorduk. Kuşlar panik ile gökyüzünde uçuyordu. Her yeri gri bir duman kaplamıştı. Yol kenarlarında toplanan insanlar hayıflanarak uzaklara bakıyordu. Az daha ilerleyince hırçın bir alevin yol bulup geldiğini gördük. Alevler o kadar acımasızdı ki çıkardığı çıtırtı sesiyle önünde ne var ne yok, saniyeler içinde küle çeviriyordu. Mitolojilerde bahsi geçen ejderha günümüzün hırçın alevleriydi. On güne yakın bir zamandı Rojava'nın buğday tarlaları, "nan"ın memleketi yanıyordu. Daha doğrusu yakılıyordu. Rojava'nın sınır hattında bulunan Türk askerleri, basiretsiz devletlerinden talimat almıştı; "Yaşam veren herşey yakılacaktır" denmişti. Rojava Devrimi karşısında bitmeyen öfke, buğday tarlalarını ateşe vermek biçiminde kendini dışa vuruyordu. Türk devleti, böyle yaparak faşizanca bir acizlik içerisinde olduğunu haykırıyordu ama bununla yetinmeyeceği de kesindi. Buğday yakan ne yapmaz ki?
Yakılan sarı başağın da bir intikamı vardır, yanan toprağın öfkesi de birikir, yuvası yanan kuşun da bir bedduası vardır. Bunu düşünememek Türk devleti için en büyük acizlikti, lakin bu gerçeği hiç umursamayacaktı. Çünkü çok öfkeliydi. Niye mi?
Çünkü yakın bir zamanda YPG/YPJ savaşçıları DAİŞ’i son kalesi Dêrazor’da yenilgiye uğratmıştı. Ve Türk devleti bunu hazmedemiyordu. Çünkü esas olarak planlanan, Kürtleri DAİŞ eliyle yok etmeye dayalıydı. Bu çok yönlü silahını kaybetmek, siyasal İslam ideolojisiyle zehirlenen AKP'yi çıldırtmıştı. DAİŞ, gücünün zirvesinde olduğu 2014 Eylül tarihinde Irak topraklarının yüzde 40’ı, Suriye topraklarının ise yüzde 35’ini elinde bulunduruyordu. Ve bu tarih, Türk devleti adına Erdoğan'ın DAİŞ çetebaşı Bağdadi ile anlaşıp çetelerin yönünü Şam’dan döndürüp Kobanê'ye çevirdiği tarihti. Kobanê, DAİŞ için sonun başlangıcıydı. Neticede DAİŞ de egemenlerin eliyle inşa edilen bir mekanizmaydı ve doğası gereği önce yükselme ve yayılma yaşadı. Kobanê’den sonra ise yenilgi ve dağılma sürecine girdi. İşte bu ateşin sebebi buydu. Nan'ın memleketi bu yüzden yakılıyordu.
Yol uzadıkça tarihi romanda gezinmeler ve bugünle mukayeseler de alıp başını gidiyordu. Erdoğan zihnimde Ahameniş imparatoru Darius oluyordu mesela. Darius da "Toprakları yakın, buğdayları yakın, suları kurutun" demişti. Ahameniş imparatorluğu da Türk devleti gibi işgal ede ede Ortadoğu'da en büyük Pers imparatorluklardan biri olmuştu ama ne bu imparatorluk yıkılmaktan ne de Darius bir çölde yalnız başına öldürülmekten kurtulmuştu. Beden buğday yangınları arasından geçerken, beyin M.Ö 530’lara gitmişti.
Uzun yolumuz bitince, tarihi romanın sayfaları arasından çıkınca ve cengaverin rüyasından azad olunca kendimizi bir YPG/YPJ noktasında bulduk.
Selamlaşma faslı bitince gözüm kapının kenarındaki büyükçe kutuya ilişti.
Gelen giden savaşçılar bu kutuya para atıyordu.
Meraklanıp sordum. Ne ola ki bu? Meğer YPG ve YPJ’liler Doğu Kürdistan’daki doğa felaketi ile perişan olan halk ile yardımlaşmak için para topluyormuş. Kendi kendime gülümsedim, Darius-Erdoğan, Rojhilat-Rojava, tarih-bugün sözleri kafamın içinde pinpon topları gibi gidip geldi. Zaman ve mekan algımı kaybetmemek için diyalektik tarihe sığınıp savaşçıların sohbetine dahil oldum. Hepsi "Küçük DAİŞ bitti ama büyük DAİŞ hala yaşıyor" deyip esas savaşın daha yaşanmadığını söylüyordu. Evet, yol akarken, buğday yakan daha neler neler yapar" diye düşünmüştüm ben de. İktidarlar, devletler, zalimler ve işgalciler için "bunu yapmazlar" demeyeceksiniz. Zira yapamazlar dediğiniz herşeyi yaparlar. Bugün Rojava’da yapıyorlar.
Not: Bundan böyle bu köşede, elim kalem tuttuğunca Rojava’dan sizlere yazacağım. Yazmalıyız, çünkü kitaplara inanıyoruz, cengaver rüyalarına iman ediyoruz, şimdi ve tarihi ikiz görüyoruz.