Bütün bu olumsuzluklar ayan beyan ortadayken Kürt tarafı, yine de makul önerilerini, yasal formaliteleri icabınca muhataplarına iletti; devlet heyetine bunların hayati önemini izah ederek ikna; kamuoyu önünde alenileştirerek toplumsal zemininin sağlamlığını teyit etti. 1 Eylül ve 15 Ekim tarihleri ile bunlara yüklenen talep ve öneriler manzumesinin esprisi budur. Öcalan, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı ve BDP Eşbaşkanları, aynı kaygılarla benzer ifadeleri tekrarlıyorlar ki; hem toplumsal sensorları zinde tutmak hem de Türk Hükümeti'ni olumlu rotaya itmek mümkün olabilsin. Son iki gündür, Kürt tarafı beklenti, kaygı ve taleplerini alanlara taşıyarak 1 Eylül'ün Dünya Barış Günü sıfatıyla meczediyor, böylece asıl meramının eşit hukuka dayalı barış olduğunu haykırıyor. Sürecin teorik çerçevesine sadık kalarak, sorumluluklarını yerine getirdikten sonra dönüp muhatabına görev ve sorumluluklarını hatırlatmanın rahatlığını yaşayan Kürt tarafı, aynı zamanda muhatabın geleneksel reflekslerini, hilelerini, manipülasyon kabiliyetini dikkate alarak, duyarlılığını koruyor.
Türk devleti, ya beklenen adımları atarak sürecin selametinin bereketinden kendisi de nemalanacak ya da şimdi meyili göründüğü gibi süslü ambalajlı boş bir paket ile yetinip kirli savaşını Rojava'da yürütmenin konforuna iştah kabartacak. Kürdistan Özgürlük Hareketi, bütün bileşenleriyle sömürgeci egemenliğin kodlarını, geleneksel birikimini, güçlü ve zayıf noktalarını, savaş ve barış menzilini hesaplayacak birikime ve kolektif akla sahip olduğu gibi gerektiği zaman gereken cevabı verebilecek dirayete de haizdir. Gözler, tercihini alenileştirecek Türk devleti ve pilotajını üstlenen AKP Hükümeti'ndedir. Umarız, belirlenen tarihi (1 Eylül-15 Ekim) ıskalamazlar.
Tarih ıskalanırsa
Demokratik Çözüm ve Barış Süreci, Türk devlet geleneğinin cumhuriyet döneminin tekçi cenderesinde vücut bulan egemenlik anlayışının Kürt halkına reva gördüğü kötülüklerin sonlandırılması, buna bağlı olarak diğer toplumsal kesimlere de konulan blokajların kaldırılması, Türk ve Kürt toplumu; Kürt toplumu ile Türk devleti arasında insani bir hukuk oluşturulmasını öngörüyor. Ölümlerin yaşanmadığı ve bir daha yaşanmaması gerektiği bir sulh coğrafyası vaat eden sürecin, muazzam zihniyet değişiminin yanı sıra kısa, orta ve uzun vadeye yayılan pratik adımlarının olması da kaçınılmazdı. Bunun için devletin, hem değişimin teorik çerçevesini deklare edip kaçınılmazlığını izah etmesi, hem kendi moderatörlüğünde hipnotize edilmiş egemen ulusu hazırlaması, hem de Kürt tarafının değişim hamlelerine olumlu yanıt vererek, en azından ölçüsünce yaklaşması bekleniyordu. Sürece olan inanç, bu beklentinin karşılanabilmiş oranına rağmen devam ederken, devletin ketumluğunu Rojava'da olduğu gibi örtülü savaşla senkronize etmesi tehlike alarmının çalmasına neden oldu.