Kurmanc edebiyatına giriş -II-

Simgeler, harfler, yazı ve buna ilişkin anlamlar, şiir, öykü, roman, resim, sinema, özcesi sözlü ve yazılı anlatımlar kültürel değerler olarak zaman-mekan düzleminde ele almak gerekiyor. Bunları ele alırken, birçok yönüyle sorgulamak önemlidir. Bir nesneyi, değeri ilk o bulmuş gibi. İlk o söylemiş gibi sorgulamadan kabul etmek, işin en hazin yanıdır. Tabi sorgulayacak bir şey yok! Ne de olsa ona ait, onun tek ve biricik hali. Geçmişi şimdide yaşamak ayrıdır. Tarihsizlikte sürünmek ayrıdır. Şimdi tarihte. Tarih şimdidedir. Yarın ise zaten şimdide yaratılmaktadır. O zaman sen tarihin derinliklerinde binlerce yıllık zamanlardan beri kültürel olarak sana kodlanan, tavsiye edilen, öğütlenen sonra da yasalanan insansal yaratımların toplamısın. Sen saray ve aristokratların mekanlarında kullanım değeri olan yada gönlü zengin insanların mekanlarında kabul gören sözlerin davranışların evrilerek, dönüşerek ancak köke bağlı kalarak güncellenen kültürel yaratımın bir eserisin. Biyolojik olarak yaratıcın anne ile baban ise, kültürel olarak yaratıcın da yetişmiş olduğun zaman, mekan ve karakterlerin yönlendirmesi ve eğitiminin eserisin.
‘Yalan söylemeyi sevmem’ derken sanki kendisinin icadıymış gibi sunmaya ne hacet. Yalanın sevilip sevilmeyeceğine dair binlerce yıldır insanlık senden önce çok tartışıp konuştu. Ve sen bu tartışmaların sonuçları üzerinden yaşamını sürdürüyorsun. Yalan söylemeyi sevmeyen senden önce sen doğmazdan önce hatta belki yedi ceddinden önce kim bilir ne kadar sayıda insan söylemiştir.
Zevahir halleri zayıflık halleridir. Kıymeti kendinden menkul halleri çaresiz güçsüz insanın kendisini abartma hastalığıdır. Hal böyle olunca insanın kendisi olması neredeyse mümkünsüzleşiyor. İktidarcı zihniyet ve egemenlik kültürü insanların kendisi olmasının tarihini de değiştirdi. İnsanlar zihnen parçalanınca, çağlar parçalandı, mekanlar parçalandı. Karakterlerde parçalandı. Eğer ortada bir yalan ya da yalancılık varsa bunun tarihi mutlaka vardır. Yalan söylenmez. Yalan öğrenilir. Hırsızlık yapılmaz. Hırsızlık öğrenilir. Öldürme yapılmaz. Öldürme öğrenilir. Egemenlik yapılmaz. Egemenlik öğrenilir. Evet, her şey önce öğrenilir. Sonra yapılır. Öğrenmek için özel eğitim görmeye gerek yok elbette. Yaşamın muazzam devinimi içerisinde bir yerlerden bir şeylerden alırsın. Öğrenirsin. Ve yaparsın. Öğrendikten sonra artık gerisi tercihtir. Yani yapıp yapmama bir tercih olur.

Gelelim öykümüzün özüne

İnsanlık zamanları ile insanların birbiri üzerinde iktidar kurduğu ve egemenlik tasladığı zamanların bilinmesi edebiyatın kendisini bilmeye götürecektir. Çünkü edebiyat kendi özüne karşı yabancılaştırılmıştır. Edebiyatın insanlık karşısında yabancılaşma zamanı insanın kendi özüne yabancılaşmasının bir diğer adı ve zamanıdır. Edebiyata yalan girdi. Hırsızlık girdi. Statü girdi. Ünlüler ve ünsüzler girdi. Ekmek kapısı, şöhret kapısı, yaranma kapısı oldu. Krallar, prensler, prensesler, aristokrasinin gelenekleri, yemek tarifleri, giyim ve kuşamları, onların sevdiği çiçekler, sevmediği insanlar, sevilen davranışlar özcesi yaşama dair bölünme edebiyata da yansıdı elbette. Herkes yukarıdan baktı ağaçlara. Yukarıdan ve ilgisiz baktı hayvanlara. Tepede durup tanrı hükmünde insanların geleceği hakkında mühendislikler yapmaya başlama hevesi insanların zihnine gelip yerleştirildi.
Ölmesi gerekenler ile yaşaması gerekenler diye bir virüs düşünce insanlığın zihnine kodlandırıldı. Çünkü inkar ve red başlamıştı. Bu zihniyet parçalayıcı, ufaltıcı, bölücü, küçültücüydü. Bütünlük onunla çelişmekti. Bütün kendisiydi. Mülk sahibiydi. Öyledir ki, her inkar ve ret beraberinde karşıdan kendisini var etme çabasına yol açardı. İnkar ve ret ahlaksızlıktı. Ahlak doğa ile insan arasındaki, analitik ile duygusal zekalar arasındaki uyumu sağlayıcıydı. İktidarın gelişme ve derinleşme düzeyi ahlaksızlığa paralel gitti. Çünkü, “Ahlakın yıkılışı savaşların en önemli başlangıç etkenidir. Bilim ile ahlak ilişkisinin kopuşu ise, her tür yıkıcı araç icadının temelidir. (…) Halbuki en büyük felaketin kapısı keskin nesnellik-öznellik ayrımına gitmekle açıldı. Ardından ben-öteki ayrımıyla derinleşti. Daha sonra da birbirini yok eden diyalektik uçlara dönüştü. Bu ikilemler kesinlikle ahlaki ve politik toplumla sermaye ve iktidar ayrışmasının, çelişkisinin bir yansımasıdır. Doğanın, daha sonra kadının ve kölenin, en son tüm toplumun nesne konumuna indirgenmesi, bilimde halen kullanılan çok ünlü ‘nesnellik kuralı’ olarak karşımıza çıktı. Eskinin tanrı-kul ilişkisi özne-nesne ilişkisine dönüştü. Daha eskinin canlı doğa anlayışı yerini ölü nesne doğa ile üzerinde tanrısal özne insana bıraktı.”(5)
İster bireyde ister bir sistemde olsun bu yaşamda kendisini çok çeşitli biçimlerde yansıtacaktır. Tüm olanlardan edebiyat kendisini soyutlayamazdı. Yaratıcısı insan olduğuna göre tüm bu yaşananlar insanlarla ilgili olduğundan edebiyatta bunun bıkmadan usanmadan en güzel yoğunlaşmalarla anlattı. İkna etmeye çalıştı. Bunu en iyi yansıtanlar en iyileri olarak insanların yazar idolleri olarak ilan edildiler. 


İnsanlığın doğuş mekanları
İnsanlığın başladığı zamanın mekanlarının nasıllığı ile insanlığın boğazlanma zamanı mekanlarının bilinmesi edebiyatın kendi doğuş mekanını tanıtacaktır. İnsanlığın doğuş mekanları insanların gözünden düşürülmeye başlanmasıyla insanlar kendi gerçekliğinden yani ana kucağından kaçar oldular. Doğuş zamanının mekanında doğan edebiyat kendi mekanından kaçmaya, kaçırılmaya başlandı. Artık her insanın kendi kendisini ifade etme ve gerçekleştirmesi olan edebiyat genelden çıkarılıp özelleştirildi.
Yazarlar, edebiyatçılar diye bir sınıflandırmaya tabi tutuldu. Özellikle sözlü edebiyatın canına okunmasına araç haline konulan insanın insanlığın ilk yaratımlarından yazı ile bu en vahşice ayrıma uğradı. Sözlü edebiyat ilk yaratım mekanlarında kullanımla sınırlandırıldı. Yazım sanatı ele geçirilerek elitize edildi ve aristokratikleştirildi. Bu eksen dışında bu işleri yapanlara ise hukukun üstünlüğü devreye girerek resmiyetin güvenliği sağlanmaya çalışıldı. Artık yazılanların, yazanların gerçek kimlikleri yakmalar, yıkmalar, talanlar ve yasaklardan ötürü kuşkulu hal aldı. Ve aslında tarihte insanın ilk boğazlanma mezbahaları iktidar ve egemenliğin kuruluş mekanlarıydı. Kale savaşları, sınır savaşları, toprak savaşları, iktidar savaşlarıydı ve uygarlığın diğer adı olan mezbahaları kurmaktı.
İktidar sorunları ile toplumsal sorunların iç içe geçirilip bir potada yani uygarlık denen mezbahada çözülmeye çalışmasının edebiyata yansıması elbette olacaktı. “Kent rekabetleri ve yakıp yıkmaları şiddetli bir sosyal mücadeleye tanıklık etmektedir. Destan türü anlatımlar, panteon düzenlenişleri, kent mimarileri ve mezar yapıları sınıflar arasındaki uçurumu ve kırsal toplumla açılan mesafeyi netçe yansıtır. Firavun ve Nemrut öyküleri toplumun derinliğine yarılmasının belgeleridir. Aşiret ezgileri de uygarlık saldırıları karşısında yaşadıkları zorluklar ve çaresizliklerin izlerini taşır.”(6) Artık edebiyat iktidar ve egemenlik karakteriyle erkek aklının çözümlemelerini yapacaktı. Onu tarihteki vazgeçilmez ve zorunlu olan kanıya dair gerekçeleri üretme ustalığını yapacaktı. Sözcükler, kavramlar, zaman ve mekanlar ile karakterler artık bu mekanların usta tasvirleriyle özendirilecekti. Aranılacak mekanlar, yaşanılacak mekanlar artık bunlardı. Buralardı.

Ziggurat’ın mimarisi ve iktidar

Uygarlığın doğuş mekanları kentlerdi. Onun ikiye bölünen iç mimarisiydi. Ziggurat kentte kendisini mimarileştirmişti. Yeryüzünden gökyüzüne dikilen zigguratlar zihinsel ve sosyolojik çalışmanın mimari kurgulanmasıydı. Dikilen Ziggurat dünya damına dikilmiş geleceğin proto sistemiydi. Üsteki katın tanrı katı olduğu bilinir. Orası tepeden bakandı. Emir ve vahiy verendi. Son karar organıydı. Cezalandıran yada bağışlayandı. Tüm bunlar sadece uygulama yeri olmaktan ziyade başka amaç içermekteydi. Asıl bunu ortaya çıkaran ve bunun ortaya çıkardığı zihniyetin nasıllığıydı. Çünkü Ziggurat mimarisi bir iktidar zihniyetinin egemenlik kültürünün cisimleşmesiydi. Her yanıyla her şeyiyle iktidar ve egemenlik üreten pozisyondaydı. Zaten o amaçlaydı. Öylede rol oynadı. Zaten öylesi bir rolü oynayacak biçimde verimli ovaların ortasında dikilmişlerdi. Orta kat bilindiği gibi bürokrasiydi.
Üst katın zihniyetinin gerçekleştiricileri, pratisyenleri ve güvenlik sağlayıcılarıydılar. Ziggurat temel gücü bu ara tabakaydı. Aşağı ile üst katın arasındaki yegane baraj, süzgeç, pratik idoller, toplum üzerinde baskıyı ve sömürüyü özcesi devleti ve iktidarı uygulayan temel sınıf halindedir. “Yazı, matematik, astronomi, tıp, edebiyat ve tabii ki ilahiyat biliminin temelleri orta kattaki rahip odalarında atıldı. Orta kat aynı zamanda okul-üniversitenin maketidir. Tanrı katı mabetlerin, rahip katı okulların prototipidir. Şüphesiz bu faaliyette büyüyen kent toplumunun işlerini yönetmek başlıca etkendir.”(7)
Alt katlar ise üzerlerinde tüm ideolojik hesapların yapıldığı üst ve orta katların kulluk işlerini, tapınma işlerini, onları fiziki başta olmak üzere savunma işlerini, beslenme işlerini özcesi tüm zigguratın yaşamsal işlerini yapanlardılar. Aynı zamanda bu tanrısal ve iktidarsal bağlamda onlara tanınmış bir statüydü. İdeolojik yaratım sürecinin başarıya ulaşmasıyla Ziggurat artık kendi modelini neolitik köy toplumunun ihtiyaçlarına hizmet konumundaki yeni oluşan kentlerine alternatif kendi kentlerini kurmuştu. Ziggurat bu yeni kent mimarisinde de bu kez kentin yataylığı içinde dikey yapısını kurmuştu. Aristokratların semtleri, bürokratların semtleri, yoksulların semtleri.

Edebiyatın iktidar katına çıkışı

Edebiyatta bu yeni kentte kendisine bir yer bulmalıydı. Bulmuştu da. Söz ve yazıya dair tüm imkanlar yazarlar eşrafına sağlanmaktaydı. Edebiyat artık kendisini elitleştirmeliydi. Anaların dilinden yoksulların, elinden çıkarılmalıydı. Soyluların ve soylulara yakınların elinde olmalıydı. Aşağı kat ya da yoksul semtlerin bu işlerle uğraşacak zaten ne zamanı ne de gereği vardı. Edebiyat artık halk katından iktidar katına taşınmaktaydı. Üst katlardı yeri. Çünkü zihniyet ve duyguların oluşturma mekanının katı üstteydi. Dolayısıyla orası edebiyatın ta kendisi ve yeriydi.
Tüm ideolojik düşünüşler ancak edebiyatla kendilerini genelleştirirdi. Tüm mitolojiler, teolar, felsefeler edebiyatla ancak hayat bulacaklardı. Ve zaten edebiyatın kendisiydiler. Artık kent yeni uygarlığın yeni yaşamın kalesidir. Her yönden kendisini üretecek yaratacak ve sürekli kılacak bir ortam yaratır. “Kavramların soyut dünyası ve sanata yansıması kenti daha da görkemlileştirir. Duygusal zekadan soyutlanmış ve sınır tanımayan spekülatif bir ilişki ortamında, her tür tuzak ve komployla muazzam bir imgeler dünyası toplumun zihniyetine enjekte edilir. Kent ortamında akıl gelişir. Ama bu aklın niteliği nedir? Aydınlığı mı, yoksa karanlığı mı daha çok geliştirir? Bu sorulara henüz tam doğru cevaplar verilmemiştir. Kent toplumu savaş ve sömürü, iktidar ve sınıflaşma üreten başat ilişki yumağıdır. Kendi içinde toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan sınıf düşkünlerine yol açan kent, çevreye yönelik olarak da tam bir soykırım yapılanmasıdır.
Kırsal temele dayalı toplulukların mitolojik ve dinsel ifadeleri de analitik zekayla ilişkili olsalar bile daha çok pozitif rol oynarlar. Başta tanrıları olmak üzere inanç biçimleri duygu yüklü samimi dünyalarını yansıtır. Tanrıları dost, rahman, gafur ve merhametlidirler; acıları azaltan, zorlukları kolaylaştırandırlar.
Mitolojik ve dinsel formlar kentselleştikçe, tanrıları da soyut, sınayan, cezalandıran, hep kendine yalvartan sıfatlara bürünürler. Acı çektirir, daha çok hükmetmekten hoşlanırlar. Bu formlarda esasta pazarda dolaşıma giren mal dünyasının başına gelenler yansıtılmaktadır. Pazar ve kent tanrıları iç içedir.”(8)
O zamandan günümüze dek bu yaşananları insanlığın ilkellikten kurtuluşu ve insanlaşması olarak adlandırdıkları uygarlık kent devlet ve iktidar üzerinden ezel ebed sistem olarak lanse edilmeye başlandı. DEVAM EDECEK


TİMUR FİDAN