2011 yılında dönemin başbakanı Erdoğan’ın çıkışıyla gündeme oturan Dêrsim Soykırımı, açıldığı hızla kapanmıştı. Dolayısıyla Dêrsim bir kez daha tarihin ve belleklerin derinlerine yollanmıştı. Aslında hiç de şaşılacak bir durum değildi. Son otuz yıldır Türkiye gündemini belirleyen Kürt  sorunu AKP döneminde de çözüm üretilmeksizin bütün yakıcılığını korur, Roboskî katliamının hesabı verilmezken Dêrsim’i gündeme getirmek hem bugünü hem yakın geçmişi kuşatma seferberliğinden, siyasi bir manevradan başka bir şey değildi.
Soykırımın 76.yılı geride bırakılırken, bu kez halef başbakan Davutoğlu’nun Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı'ndaki çıkışına tanıklık ettik. Dolayısıyla Dêrsim bir kez daha gündeme oturdu.
Dêrsim soykırımı meselesinde tarihle yüzleşerek özgür, eşit ve demokratik bir gelecek kurmanın yegane yolu, güncellik kazanan bu meselenin doğru ele alınmasından geçiyor. Bu da Dêrsim’de bir isyan yaşanmadığı, yaşananın planlı bir soykırım olduğunu kabul etmekle olmalıdır.
Ne var ki tarihle gerçek bir yüzleşmenin AKP’nin sorumluluktan kaçınan tavrıyla ve ailesi katliamdan geçirilmiş CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun meşrulaştırıcı yaklaşımıyla olamayacağı kesin. Çünkü AKP’nin katliamı tanıyor gibi görünen tavrı, siyasi hesaplara dayandığından çözüme yönelik değil. Kılıçdaroğlu ise bir katliam mağduru olmasına rağmen partisinin geleneksel inkar zihniyetine uygun davranarak çok trajik bir şekilde öncelikle kendisini inkar ediyor. Sezgin Tanrıkulu’nun çapından büyük sözler ederek özür dilemesinin CHP’de bir karşılığı olmadığı da bizzat kendi partisince verilen yanıtlarla ortaya konuldu.

Dêrsim soykırımı ulus-devlet aklının eseridir

Dêrsim konusunda tarihle yüzleşme ya da özür dilemenin gereklerini yerine getirmenin yolu, yaşanan trajedilere neden olan politika ve zihniyetle hesaplaşmaktan geçiyor. Ulus-devlet aklının ürünü olan bu politikalarla temelden bir hesaplaşma yaşanmadan, özgürlükçü ve demokratik temelde yeni bir inşa sürecinin yolunu açmak mümkün olmayacaktır.
AKP yaşanmış hadiseleri devletle, kurucu politika ve zihniyetle değil; kişiler ve partilerle ilgili görüyor. Böyle olduğu için de Dêrsim katliamında devletin sorumluluğunu yok sayan bir anlayışla sorunu sadece CHP ve döneminin kimi aktörlerine fatura ederek işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Oysa bir partiden ziyade devlet eliyle ulus yaratma projesi, yaşananların esas nedenidir. Dêrsim Soykırımı, ulus inşa sürecinin kurucu eylemi, planlı Kürt katliamlarının son halkasıdır.
Elbette kurucu eylem mantığıyla hizaya getirilmek istenen Dêrsim'de yaşananların sorumlusu, Cumhuriyet Halk Partisidir. Çünkü dönemin tek siyasi aktörüdür. Ancak sorunu bununla sınırlandırmak gerçeği izah etmeyecektir.  Çünkü bu dönemin devlet zihniyeti, CHP’nin tek parti iktidarından sonra kesintiye uğramayarak günümüze kadar temel belirleyen olmuştur. Yani istikrarlı bir süreklilik içinde devam ettirilmiştir. Ayşe Kadıoğlu “Bu özelliklerin Cumhuriyetin kimi temel prensiplerine muhalefet eden akımlara da sirayet etmiş olmasıdır”derken çok haklı. 1924 sonrası Cumhuriyetin inşa edici ve özümseyici felsefesi günümüze kadar tüm siyasal aktörler tarafından devam ettirilmiştir. Dolayısıyla katliamları salt bir döneme ve bu dönemin sorumlusu olan aktörlere bağlamak, asıl kurucu politika mantığının bugün de devam ettirildiğini inkar etmek olur ki bu da köktenci bir çözüme yönelmekten alıkoyar. İşte AKP’nin yaptığı budur.

AKP’nin yaklaşımı inkârcı zihniyetten  kopuş değil

Bir kere AKP salt bir hükümet ya da iktidar partisi olmanın ötesinde, hegemon karaktere sahip bir partidir. Dolayısıyla sistemin yaşamakta olduğu paradigma krizini, yeni bir hegemonya kurarak aşmaya çalışıyor. Yeni hegemonya ile toplumla devlet yeniden buluşturulmak isteniyor. Toplumsal dinamiklerin istem ve beklentilerine göre devleti dönüştürmüyor. Aksine idari, siyasi ve hukuki yapıyı olduğu gibi koruyarak, dağılma sürecine giren merkezi yeniden inşa ediyor. Son olarak Kobanê eylemleri karşısında güvenlikçi politikalara daha da ağırlık vererek, nasıl bir yöneliş içinde olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu durum bir yandan toplumsal rıza üretmeyi elden bırakmazken, diğer yandan otoriterleşmeyle kontrol sisteminin daha sağlama alınması eğiliminin gittikçe başat bir konum alacağını gösteriyor. Bu eğilimler, sistemin yekpare temelde yeniden inşa edilmesi isteminin de göstergeleridir.

Tekçi mantıkda ısrar

Açık ki topluma rağmen merkezden inşa edilen Kemalist hegemonyaya karşı, aşağıdan toplumsal rıza üreterek yeni bir hegemonya kuruluyor. Tüm farklılıklara ve sorunlara değinmesi bundandır. Söylemleriyle toplum yaşamında değişim yaratacak görüntü oluşturarak toplumsal destek oluşturulmaya çalışılıyor.  Dolayısıyla bugüne kadar inkar edilen tüm farklılıklara ve farklılık içinde birliğe vurgu yaparak, yeni hegemonya içinde merkezde toplamaya çalışıyor.  Ancak sorunları, toplumsal talepleri karşılayacak şekilde çoğulcu bir anlayışla çözmeyi amaçlamıyor. En önemlisi de ötekinin ötekiliğini tanıyarak haklarını teslim etme yerine, hepsine kendince don biçiyor, toplumsal mühendislik anlayışıyla yeniden biçimlendirmeye çalışıyor. 
Farklılıklardan bahsediyor, ancak en temel insan hakkı olan anadilde eğitim hakkını yok sayıyor. Kürtçe ve diğer dillerin kamusal yaşamda ifade edilmesini sağlayacak engelleri ortadan kaldırmıyor. Başbakanlığı döneminde Erdoğan “Hiç kimse bizden anadilde eğitim beklemesin, Türkiye’nin resmi dili Türkçedir” derken devletin tekçi, özümseyici kurucu mantığına bağlılığını gösteriyordu. Yine AKP farklı kimlik, kültür ve inançlara mensup toplumsal kesimlerin kendi kendini yönetme hakkını tanımadığından, katı merkeziyetçi idari yapının âdem-i merkeziyetçi temelde yeniden yapılandırılmasına karşı çıkıyor. Katı merkeziyetçi idari yapının demokratikleştirilmesi için Demokratik Özerklik önermesine karşı, “ülke toprakları üzerinde operasyon yapılmasına izin vermeyeceğiz” derken de aynı tekçi mantığı sergiliyor. Bu sözleri daha önce Erdoğan sarf etmişti. Şimdilerde ise Yalçın Akdoğan diline dolamış bulunuyor.
Alevilerden bahsediyor, ibadethanelerini tanıyacak ve inançlarını özgürce yaşamalarını sağlayacak adımları atmıyor. Özyönetim temelli gelişen tarihsel bir inancı, devlet içinde dönüştürmeyi hedefliyor. Ebu Suud Efendiye methiyeler dizerek, Alevi katliamlarına fetva yazan bir anlayışa meşruiyet kazandırıyor.  Lazlardan, Çerkeslerden Ermenilerden ve Rumlardan bahsediyor, ancak sadece bahsetmekle yetiniyor. Evet, bir yandan tüm bu kesimlere vurgu yaparken; diğer yandan her fırsatta tek millet, tek dil şeklinde tek tekleri sıralayarak, 1924 sonrası zihniyetin en değme sürdürücüsü olduğunu gösteriyor. En önemlisi de tüm farklılıkları yok sayan ve ötekileştiren resmi tarih algısı, anlatısı ve ideolojisinin en etkili aracı ders kitaplarının bu kesimlerin katılımıyla değiştirilmesi için tatmin edici adımlar atmıyor. Böylelikle aynı zamanda resmi tarih ve ırkçı-milliyetçi resmi ideolojinin bir süreklilik içinde devam ettiricisi olduğunu gösteriyor.        
Dolayısıyla AKP’nin milliyetçi, muhafazakar ideolojisiyle, otoriter ve merkeziyetçi eğilimleriyle geçmişten bir kopuş yaşadığını söylemek mümkün değil. Sorunların çözümünde muhatapları ile eşit ilişki temelinde mutabakat arama yerine, kendisinin belirlediği sınırlar içinde hegemonyaya eklemlemeye çalışıyor. Bunu Dêrsim katliamına yaklaşımında da görüyoruz.

AKP’nin özrü tarihle hesaplaşma değil

Yaşananlarla yüzleşmek için gelinen aşamada yıllardır dile getirilen taleplerin karşılanması ve yaşananların telafi edilmesi açısından somut adımların atılması gerekmektedir. Ancak bu konuda bundan sonrası için ne yapılacağı ve ne gibi adımların atılacağı belli değil. Uzun süredir dile getirilen Hakikatleri Araştırma Komisyonu oluşturulması talebi görmezden gelinmektedir. Geçmişi bütün boyutlarıyla araştıracak bir çalışma yapılmadan, yaşanan acılar ve mağduriyetler nasıl saptanacak, nasıl telafi edilecek? Bu konuda halen somut bir adım yok. Açığa çıkan yaklaşım, Dêrsim Soykırımı'nın, tarihle yüzleşme değil de siyasi bir hesaplaşmanın aracı yapılmak istendiğini göstermektedir.
Evet, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin tavrı, sorumluluğu belli kişilerle sınırlandırarak katliamlarla kirlenmiş bir tarihi ve devletin itibarını kurtarmaya yöneliktir. Dolayısıyla katliamın boyutunu küçülterek sorumluluğun sınırlarını daraltma hesabı yapmaktadır. Bu, süreklilik içinde sürdürülen politikalardan bağımsızmış gibi, yaşanan katliamı bir parantez olarak görme anlayışıdır. “Geçmişi bir parantez olarak görme seçeneği ise en iyi ihtimalle, kolektif sorumluluk tartışmalarına girmeyi engelleyecek şekilde vahşetin sorumluluğunu belli kişilere yıkma ve onları mahkum etme eğilimini öne çıkarır”  diyor Mithat Sancar. Açık ki AKP İnönü, Şükrü Kaya v.b simge isimleri öne çıkartarak sorumluluğu salt Kemalist kesimlerle sınırlandırmaya çalışıyor.
Esasta bir zihniyet hesaplaşması yaşanmadan geçmişin tekerrürü engellenemez. Nitekim 1914 Ermeni katliamından başlayarak günümüze kadar devam eden acılarla yoğrulmuş bir sürecin aşılamaması, zihniyet sorgulamasının ve bununla hesaplaşmanın yaşanmamasından kaynaklanmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nun çıkışı böyle bir hesaplaşmanın önünü açmaktan uzaktır. Davutoğlu’nun çıkışı ise çok daha riyakarcadır. Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı'nda demagojik söylemlerle Alevi Kızılbaş inanç mensuplarına yönelik sarf ettiği sözler, her bakımdan samimiyetten uzaktır. Yapımı devam eden Yavuz Selim Köprüsüyle Alevi Kızılbaş inanç mensuplarının ruhlarını bir kez daha kanattığı sürece o sözlerin pratik bir değeri olmayacaktır. Tabi ki Yassı Muharrem Ayında Dêrsim için dilediği özrün de. Dolayısıyla AKP zihniyeti her bakımdan tarihle yüzleşmekten uzaktır.
Kadim Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasında yaşananların tekrarlanmaması, acıların telafisi ve yaraların iyileştirilmesi için öncelikle ulus-devlet zihniyeti ve bunun toplumsal etkileriyle bir hesaplaşma olmalı. Sorumluluğu olan tüm aktörler ve failler bu kapsamda ele alınmak durumunda. Böyle köktenci bir yaklaşım olmadan halen devam eden katliamların önüne geçmek mümkün olmayacaktır.