Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi ile Suriye sınırları içerisinde kalan Kürdistan bölgesine Batı Kürdistan (Rojava) ismi veriliyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kürt bölgeleri Arap bölgelerine bağlandı ve Mekke’den getirilen Haşimi ailesinden bir kişinin yönetimi altına verildi. 1922 yılında ise Fransa Suriye’yi işgal etti ve Suriye toprakları Birleşmiş Milletler tarafından Fransa Mandası olarak statülendirildi. Fransız işgali 1946 yılına kadar devam etti. Fransız işgalcilerin Kürtlere yönelik politikaları çok kötüydü. Suriye’yi 4 ayrı küçük devlet olarak adlandıran Fransızlar, Türk devletinin baskıları ve çıkarları gereği Kürtlere herhangi bir statü verilmesini öngörmedi. Dürzilerin, Alevilerin devleti vardı ancak Kürtlerin yoktu. O dönem Kürt oluşumu için mücedele eden Xoybûn’a karşı baskıcı politikaları sürdüren Fransızlar, Kürt aydın ve yurtseverlerini zindana attı.
Türk devletinin inkar ve soykırımcı politikalarına karşı ayaklanan ve Suriye’ye kaçmak zorunda kalan dönemin Kürt öncüleri, Fransa tarafından cezaevlerine tıkılarak büyük işkencelere maruz kalıyorlardı. Kürt dili ve kültürüne yönelik yasaklar Fransızlar tarafından da sürdürüldü. Fransa’nın bu siyasetine karşı rahatsız olan Kürtler ayaklandı. Fransızların Suriye işgali ve sömürüsüne son verilmesinde Kürtlerin rolü çok büyük oldu. İşgalden kurtarılan Suriye’de bu sefer Arapların yönetiminde bir devlet kuruldu. İşgale karşı Araplarla omuz omuza çarpışan Kürtler inkar edilmekten kurtulamadı, kimlikleri tanınmadı ve hakları verilmedi. Kısa bir süre sonra yani 1946-1956 yıllarında gittikçe Arap milliyetçiliğinin ağır bastığı bir devlet yönetimine doğru seyir izlendi.
O dönem devletin ismi ‘Suriye Cumhuriyeti’ idi. Yani daha ‘Suriye Arap Cumhuriyeti’ olmamıştı. Filistin’de baş gösteren gelişmeler ve Filistin sorunu, Suriye yönetimi üzerinde büyük etki yaptı. Arap birliğinden dem vuruyorlardı ve ‘Filistin’deki Arap halkının kurtuluşunu’ kendilerine hedef olarak seçmişlerdi. Yine Güney Kürdistan’da Barzani öncülüğünde sürdürülen mücadele de, Suriye yönetimi üzerinde büyük bir etki yapmış, Kürtlerin bundan etkilenmesini önlemek ve hak talep etmelerinin önüne geçmek için Kürtlere karşı baskıcı ve asimilasyoncu politikalar geliştirildi.
1958-1962 yıllarında ise Suriye-Mısır birlikteliği ilan edildi. Bu birlik yılları ise Kürtler için en büyük baskıların yaşandığı, acıların çekildiği dönemler oldu. Mısır-Suriye birliğine karşı yapılan darbe ile yönetimi ele geçiren rejim Kürtlere karşı çok sert politikalar izledi. Devletin ismini, ‘Suriye Arap Cumhuriyeti’ olarak değiştirmekle izleyeceği Arap milliyetçiliği eksenli politikaların startı verildi. Aynı yıl Amûdê’de Kürtlere karşı bir katliam yapıldı. Okuldan film izlemek üzere 200 kişilik sinemaya doldurulan 500 Kürt çocuğunun üzerine kapılar kilitlenmiş ve çıkan/çıkartılan yangın ile 350 çocuk katledilmişti. Bu katliamın sorumluları ortaya çıkarılmadı. Aynı dönemde Hesekê bölgesine ilişkin geniş kapsamlı bir rapor hazırlandı ve 150 bin Kürt, kimlikleri ellerinden alınarak mülteci statüsüne getirildi.
Kürt aydınlarına karşı yürütülen baskı ve sindirme politikalarına rağmen Osman Sebrî, Cegerxwîn, Nureddîn Zaza, Celadet Bedirxan gibi aydınların öncülüğünde 1958 yılında Batı Kürdistan’da ilk kez bir Kürt partisi kuruldu. Baskılar sürüp giderken 1963 yılında Baas rejiminin işbaşına gelmesi ile birlikte Suriye yeni bir sürece girdi. Bu süreç Kürtler için de ağır inkar, asimilasyon ve baskı politikaları anlamına geliyordu şüphesiz. Sürdürülen politikalar çerçevesinde 1972-1974 yıllarında ise ‘Arap Kemeri’ projesiyle Batı Kürdistan’ın Araplaştırılması amacıyla binlerce Arap aile, Hesekê bölgesine yerleştirildi. Hafız Esad’ın sürdürdüğü politikalar Kürtleri yok etme politikasıydı.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Suriye’de çıkarılmasının ardından, 1998’de Türkiye ile imzalanan Adana Anlaşması gereği Kürtlere yönelik yeni sindirme politikaları geliştirildi. Yüzlerce Kürt militan Türkiye’ye teslim edildi ve Suriye’de Kürt Özgürlük Mücadelesi’ne yakın kesimler üzerinden tam bir devlet terörü estirildi.
2000 yılında Hafız Esad’ın ölümü üzerine oğlu Beşar Esad devlet başkanlığına getirildi. Beşar Esad da babasından miras aldığı inkar siyasetini kesintisiz sürdürdü. 2004 yılında Qamışlo Katliamı olarak adlandırılan ve tüm Batı Kürdistan ve Suriye’ye yayılan bir Kürt kırımı politikası izlendi. Kürt kimliği ve dili yasaklandı. Yine Türkiye’den kaçarak Suriye’ye sığınan yüzlerce kişi Türk yetkililerine teslim edildi. Cezaevlerinde işkenceyle ve ordu içinde intihar süsü verilerek onlarca Kürt yurtseveri katledildi. Yine Osman Silêman, Ehmed Hisên, Şêx Maşûq Xeznewî gibi Kürt öncüleri ve PYD yöneticileri işkence ile katledildi. Beşar Esad rejimi kapsamlı bir fakirleştirme ve göçertme politikası sürdürdü ve Batı Kürdistan’da inşaat dahil birçok ekonomik yatırımı yasakladı. Bu ağır baskı politikaları 2011’e kadar kesintisiz sürdürüldü. Rejime karşı başlatılan ayaklanma sürecine kadar Kürtlere en ufak bir hak bile tanınmadı. Tersine Türkiye ile girdiği ilişkileri geliştirmeye ve Kürtleri, anti Kürt ittifakı gereği ezmeyi planlıyordu.
Ancak Türk devletinin birden tavır değişikliğine giderek rejim karşıtlarına hamilik yapan ve en büyük desteği veren bir pozisyon benimsemesi üzerine durumlar değişti.
Türk Devleti, Beşar Esad’ın hemen devrileceğini ve rejimin yıkılacağını var sayarak Batı Kürdistan ve Suriye’de inkar ve yoksayma politikalarının devam etmesini sağlamak için rejim karşıtlarına gereken her türlü desteği veriyor. Türkiye’nin bu kadar aktif bir rol oynamasının tek nedeni, Kürtlerin statü kazanmasının önüne geçmek olduğu artık herkes tarafından bilinen bir gerçek. Türkiye tarafından desteklenen muhalifler de, geçmişin tekerrürünü Kürtlere yaşatmak istiyor ve Kürt kelimesini bile duymaya tahammül edemiyorlar. Hatta Kürtlerin kazanımlarını ortadan kaldırmak için Türkiye üzerinden Helep, Efrîn ve Serêkaniyê gibi yerlerde Kürtlere yönelik saldırılar ve katliamlar yapılıyor.
Ancak tarihten ders çıkaran ve Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin felsefesiyle örgütlenen Kürtler, Demokratik Özerklik projesi ile haklarını kazanma ve sağlamlaştırma çabasını veriyorlar. Batı Kürdistan’da toplumsal alandan ekonomik alana, askeri alandan kültürel ve dil alanına kadar yoğun bir örgütlenme durumu var. Bu örgütlenme sayesinde de Türkiye’nin planları ve saldırıları boşa çıkarılıyor. Haftalarca Türk devletinin her türlü desteğine rağmen Serêkaniyê’de hezimete uğrayan onlarca çete grubunun yaşadıkları, Kürtlerin Suriye’de örgütlülüklerini ve özgürlüklerini kazanmadaki kararlılıklarını göstermeye yetiyor. 2011 yılında kurulan YPG; Efrîn, Helep ve Serêkaniyê başta olmak üzere tüm Batı Kürdistan’da Kürt halkını korumada belirleyici güç haline geldi.
Suriye’deki gelişmeler hız kazandıkça Türkiye destekli çete grupları ve milliyetçi Arapların Kürtlere daha fazla yönelmeleri söz konusu olacaktır. Bu yönelimleri boşa çıkarmanın yegane yolu ise birlik içinde ve örgütlü Kürtlerin Suriye’de yaşayan diğer halklar ve inanç grupları ile geliştireceği birlik ve dayanışma olacaktır.
Suriye devleti kurulduğu günden beri Kürtlerin varlığını kabul eden hiçbir rejimden söz etmek mümkün değil. Şu anda Türkiye’nin de baskısıyla Kürtlere dayatılan yine statüsüzlükten başka bir şey değil. Bu gerçeklikten yola çıkarak Kürtlerin geleceğe dair plan ve hazırlıklarını iyi yapması gerekir.
TARIQ HEMO: Batı Kürdistan ve büyük değişimler