
AKP devletinin son günlerde yine Kürtlere ve PKK’ye karşı devreye soktuğu kirli savaş propagandalarını bu çerçevede ele almak gerekiyor. AKP Hükümeti, psikolojik savaş yöntemlerinden bir tanesi olan kontrollü gerilim stratejisini temel alıyor. AKP Hükümeti, bir yandan askeri operasyonlar, bir yandan da siyasi soykırım operasyonlarını sürdürürken, diğer yandan “PKK ile de Apo ile de görüşülür” diyerek, “çözüm yanlısı” bir hava yaymaya başladı.
Türk Başbakanı Erdoğan’ın, 2005’te Diyarbakır’da önce “Kürt sorunu benim de sorunumuzdur” diyerek, Kürt halkının önemli desteğini arkasına aldıktan sonra, 2006’da çocuklar ve kadınları kapsamına alıp daha da geliştirilen TMK’yı sinsice çıkarmaktan çekinmediğini hatırlatan Öcalan, bu süreçte yaşananlara şöyle dikkat çekiyor: “Çocukların ilk defa yaygın olarak tutuklanmaları, KCK operasyonları, hava saldırıları bu stratejinin gereğidir. Psikolojik savaşın her türlüsü, işbirlikçi bir Kürt sermayenin hem Güney hem de Kuzey Kürdistan’ın önemli kentlerinde çekim merkezi olarak oluşturulmaya çalışılması ve sahte Kürtçü sivil toplum örgütlerinin kuruluşu da bu yeni stratejiyle yakından ilgilidir. Buna işbirlikçi Kürt medyasını da eklemek gerekir. Spor ve sanatın birçok dalı da benzer stratejik amaçlarla kullanıma açılmıştır. Belki de en vahim uygulama, Hizbul-kontra yerine Kürt Hamas’ının oluşturulması deneyimleridir. Dinci yayın ve örgütlenmelerin temel hedefi, son aşamada KCK’ye karşı kendi Kürtçü Hamas’ını kurup harekete geçirme ve başat kılmadır. Yeni dinci liseler ve Kuran kursları da bizzat açıklandığı gibi bu amaçla aceleyle tesis edilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı tüm camileri kültürel tasfiyeciliğin hizmetine sokmuştur. Din tamamen politize edilip Kürt varlığının inkarında ve özgürlük mücadelesinin karalanmasında kullanılan bir araç durumuna indirgenmiştir.”
Tasfiyeci strateji terk edilmedikçe...
Nasıl ki, CHP’nin 1925-1940 döneminde Kürt direnmesi ve varlığının kanlı tasfiyeci ulus-devlet partisi olduğu gibi, 2000’li yıllardan itibaren AKP’nin de aynen ve daha da ağırlaştırılmış koşullar temelinde Kürt gerçekliğini ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi amaçladığını ifade eden Öcalan, şöyle devam ediyor:
“AKP’nin 2002 yılının sonundan itibaren PKK içinde yürüttüğü tasfiye hareketi (ABD, Güney Kürdistan otoritesi ve PKK’li işbirlikçi tasfiyeci unsurlarla yürütülen tasfiye girişimi), 2006’dan beri diyalog adı altında DTP ve KCK’nin Avrupa temsilcileriyle sürdürülen ve bana kadar yansıyan görüşmeler, bazı devlet yetkililerinin iyi niyetine rağmen, aynı stratejinin duvarlarına çarparak boşa çıkarılmıştır. Açık ki, bu barış düşmanı tasfiyeci strateji terk edilmedikçe, yeni AKP hegemonyası altında özel savaş yoğunlaşarak devam edecektir. AKP ve dayandığı iç ve dış güçler barış konusunda stratejik bir yaklaşımı kamuoyuna açıkça deklere etmedikçe ve demokratik bir anayasa için bağlayıcı kararlar almadıkça, Kürt gerçekliğine ve Özgürlük Hareketi’ne yönelik sergilenecek her tutum, eylem ve söylem tasfiyecilikten öteye bir anlam ifade etmeyecektir.”
Son perde: Uyuşturucu operasyonu
Devletin ve AKP Hükümeti’nin psikolojik savaşı yeni boyut kazanıyor ve büyük operasyon başlıyor: “Diyarbakır’da tarihin en büyük uyuşturucu operasyonlarından biri yapıldı. Hedefte terör örgütü PKK’yla bağlantılı uyuşturucu yetiştiricileri ve tacirleri vardı. Bin 700 güvenlik görevlisinin katıldığı operasyon kapsamında 4 ilçede 15 köye baskın yapıldı.” (Diyarbakır Valisi ve Türk basını)
Türk gazeteleri, iktidar günlerdir bu operasyonun propagandasını yapıyor. Erdoğan’nın BDP’lilerin dokunulmazlığının kaldırılmasını emrettiği günlerde, Kürtlere savaş ilan ettiği günlere denk gelen bir operasyon.
Bu operasyondan kısa süre önce AKP Diyarbakır İl Başkanı Halit Advan genel merkezin istemi üzerine görevinden istifa ettiğini açıkladı. Kamuoyu bilinçli olarak bu istifanın ayrıntılarına girmedi, es geçti, hatta gazetelerde haber bile olmadı. İl Başkanı Advan’ın istifa sonrası sözleri de basında pek yer almadı, yer verenlerde önemli konuları es geçtiler. İşte İl Başkanının istifasına neden olan mektubu: “Genel Merkeze Mektup yazdık. Diyarbakır ekonomik veriler açısından geride kaldı. Diyarbakır’da bu yıl yakalanan uyuşturucunun toplamı 40 tonu aştı. Ne oldu da Diyarbakır bir uyuşturucu deryasına dönüştü. Neredeyse esrar Diyarbakır’ın tarımsal ürünü haline geldi. Biz bu konuyla ilgili genel merkezimizi, bakanlıklarımızı ikaz eden raporlar hazırladık. Ama bir Allah’ın kulu bize dönüp ‘Siz bu raporu gönderdiniz, bu raporu okuduk’ demedi ki. Bakın takdir edilmeyi beklemiyorum. Okunduğunu bile ifade eden bir tek genel merkez yetkilisi veya bakanımız çıkmadı.”
Diyarbakır’a ne oldu da…
AKP İl başkanının “Diyarbakır’da ne oldu da uyuşturucu bu denli yaygınlaştı, adeta esrar Diyarbakır’ın bir tarımsal ürünü oldu” çıkışından sonra Diyarbakır’da yapılan geniş operasyon ve bütün TV ve gazetelerde yayınlanan fotoğraflar, görüntüler iktidarın niyetini de deşifre etti. Kürt hareketi onlarca kez denendiği gibi uyuşturucuyla yan yana getirilecek, uluslararası propaganda malzemesi yapılacak, BDP’nin dokunulmazlıklarının kaldırılması meşrulaş- tırılacak ve en önemlisi de uyuşturucu ticaretiyle suçlanan Türkiye, uyuşturucuyla mücadele eden devlet görüntüsüne kavuşacaktı. Bu başarıldı mı? Bir kez daha sonuç alamadılar. Zira uluslararası bütün kurumlarda, BM’de, ülkelerde birimlerinde Avrupa’ya akan uyuşturucu ticaretinin yüzde 80’nini Türkiye’den geldiği bilinir ve uyuşturucu tacirlerine aralarında başbakanların da bulunduğu devlet yetkililerinin karıştığı raporlarla yayınlanır.
Biz yine de hatırlatalım
- Almanya’da Frankfurt Federal Mahkemesi yargıçlarından Rolf Schwalbe uyuşturucu kaçakçılarının Türk hükümetinin bazı üyelerince korunduğunu belirtip bu konuda Tansu Çiller’in ismini vermişti.
- İngiltere’de kaçakçılıktan sorumlu İçişleri Bakan Yardımcısı Tom Sackville, ellerinde Türk hükümeti ve polisinden bazılarının uyuşturucu işine karıştığı yolunda bulguların bulunduğunu ve İngiltere’de yakalanan uyuşturucunun yaklaşık yüzde sekseninin Türkiye’den geldiğini tespit ettiklerini açıklamıştı.
- Fransa “Uyuşturucu Jeopolitiği Gözlemevi”nin hazırladığı raporda, Avrupa’da tüketilen uyuşturucunun yüzde sekseninin Türkiye’den geldiği ve devletin üst düzey yetkililerinin de buna göz yumduğu belirtilmişti.
Ergenekon iddianamesindeki ifadeler
Bugüne kadar uluslararası arenada PKK’nin uyuşturucu ticareti yaptığı yalanı ile dünya kamuoyunu yönlendirmek isteyen Türkiye’nin uyuşturucu ticaretini bizzat devlet eliyle yaptırdığı ortaya çıktı. Bu bilgi 1909 sayfalık Ergenekon Ek İddianamesinde yer alıyor.
Ergenekon Ek İddianamesi’nin 308. sayfasında Sinan Aygün’ün evinde ele geçirilen dokümanlarda yer alan bilgilere göre Sinan Aygün ve Mehmet Ağar Türkiye’nin ekonomik krizden çıkması için çare düşünmeye başladı. Bir süre sonra Mehmet Ağar, Tansu Çiller’e çıktı. Ağar, Çiller’e Afganistan ve İran menşeli uyuşturucunun Türkiye üzerinden geçmesi halinde ülkenin ekonomik krizden çıkacağı telkini yaptı. Telkini yerinde gören Çiller uyuşturucu ticaretini Türkiye üzerinden yaparak ülkeye 20 milyar Dolarlık kara para girişi yaptı.
‘HPG kenevir tarlasını yaktı’
İddianame eklerinin yer aldığı 417’nci klasörün 178’nci sayfasında Nuray Aydın isimli bir itirafçının ifadeleri, itirafçıların ‘PKK’yi eroin ticareti yaptığını belirtmeleri için’ yönlendirildiklerini gösterdi. 178’nci sayfada yer alan ifadesinde kendisine ısrarla PKK’nin uyuşturucu bağlantıları hakkında yönlendirici sorular sorulmasına bir anlam veremediğini belirten itirafçı Aydın, şu sözcükleri kullandı:
“Örgütte bulunduğum süre içerisinde uyuşturucu ticareti yapanlara rastlamadım. Hatta şöyle bir olaya şahit oldum. 2004 yılında Zagros alanında bazı boş köylerin tarlalarına örgüte yakın milisler tarafından Hint keneviri ekildiği öğrenildi. Bu ekimin tespit edildiği tarlalar PKK’liler tarafından yakıldı. Bu olayın ardından 2005 yılında gerçekleştirilen HPG 3. Konferansı’nda uyuşturucu ekimi ve ticareti ile ilgili tavır alınması kararı alındı. Örgütün uyuşturucu konusundaki hassasiyeti iki nedene dayanır. Uyuşturucu ticareti, kullanımı da beraberinde getirir. Bu da ideolojinin ortaya çıkardığı yapıyı bozar. Onun dışında devletin basın eliyle gerçekleştirdiği ‘PKK uyuşturucu ticareti yapıyor’ propagandası da örgütte uyuşturucuya karşı olma yönünde bir hassasiyet geliştirmiştir. Örgütün uyuşturucu ticareti ile ekonomisini ayakta tuttuğu iddiası doğru değildir.” (Savaş Karşıtları-Veli Sarıboğa)
Erdoğan’ın 50 kiloluk içici yeğeni
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yeğeni Mehmet Erdoğan 50 kilo esrarla yakalamıştı. Olay basına yansımış, ok yaydan çıkmıştı. Başbakan hemen açıklama yapmış “yiğenim bile olsa, cezasını çekmelidir” demişti. 50 kilo esrarla yakalanan yeğen Erdoğan eğer hüküm giyse, başbakanın aile sicilinde uyuşturucu damgası da yer alacaktı. Mahkeme gereğini yaptı 50 kiloluk esrarın gerekçesini buldu: İÇİCİ!
Özetle Türkiye uyuşturucu ticaretinde sabıkalı bir ülke. BM UNDOC’un bütün raporları, Avrupa Konseyi, ABD, İngiltere, Almanya kurumları bunu açıkça seslendirmişlerdir. Bu nedenle Türkiye’nin sahte uyuşturucu operasyonları hiç kimseye inandırıcı gelmiyor. Zira operasyonlara rağmen Avrupa’ya Türkiye’den uyuşturucu akmaya devam ediyor. Avrupa devletleri ise bu konuda sessiz kalmayı yeğliyor. Birçok veriye rağmen, Türkiye’den Avrupa’ya getiren uyuşturucu için önlem almıyor, Türk devletini zorlayıcı kararlar almaktan da sakınıyor.
ALİ ÖZŞERİK