Herkes MHP’de yaşanan kargaşayı izlerken, bir anda AKP’nin 22 Mayıs’ta kongre yapacağı ve Ahmet Davutoğlu’nun genel başkanlığa aday olmayacağı açıklandı. Kısaca ağır savaş ve katliam suçları işlemiş olan Davutoğlu Hükümeti çöktü ve gidiyor. Kuşkusuz gidişi de ilginç; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan "Çekil" dediği için çekiliyor. Daha altı ay önceki seçimde sözde toplumun yarısının oyunu almış olan ve çok güçlüymüş gibi görünen hükümetin bir andaki çöküşü siyasal tartışmaları hızlandırmış bulunuyor. AKP’nin faşist oligarşisi çökerken elbette bizim de bazı şeyler söylememiz gerekiyor.
Öyle bir durum ki, insan nereden başlayacağını bilemiyor. O halde sondan başlayalım: Ahmet Davutoğlu Hükümeti kendi rızasıyla veya olağan bir tarzda gitmiyor. Birçoklarının ifade ettiği gibi, bir darbe ile görevden alınıyor. Bu durumu veda konuşmasında Ahmet Davutoğlu da şu şekilde ifade ediyor: "Benim tercihim değil, ortaya çıkan bir zaruretin neticesidir.” Peki burada ifade edilen zaruret nedir? Besbelli ki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın çekilmesini istemesidir. 24 Temmuz 2015’de savaş ilan eden, Ağustos sonunda meclisi fesh ederek siyaset kurumunu ortadan kaldırıp sivil faşist darbe yapan Tayyip Erdoğan, şimdi de hükümeti ortadan kaldırarak tek adam diktatörlüğünü sağlamlaştırmak istiyor.
Şimdi darbe içinde darbe olan Davutoğlu Hükümetinin düşürülmesi üzerine siyasal tartışmaların şu sonuca vardığı görülüyor: "Tayyip Erdoğan güçlü başbakan istemiyor, kukla başbakan istiyor!" Kısaca ikinci bir Yıldırım Akbulut aranıyor. Yani Tayyip Erdoğan da, Turgut Özal’ın izlediği Yıldırım Akbulut modeline dönüyor. Bu modeli "Kukla başbakan" olarak tanımlamak hatalı olmuyor. Elbette bu kadar milletvekili sayısına sahip olan AKP’de birden fazla da Akbulut çıkabilir. Ancak bu durumun AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın derdine derman olacağı tartışmalıdır.
Birinci Akbulut modeli ANAP’ın ve Özal’ın derdine derman olamadı. O da Özal cumhurbaşkanı olur olmaz Yıldırım Akbulut’u görevlendirmişti. Yani her şey daha çok sıcaktı ve Özal’ın parti üzerindeki etkisi de az değildi. Buna rağmen Akbulut modelinin ANAP’a çare üretemediği dikkate alınırsa, aynı modeli uygulamak isteyen AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın derdine de çare olamayacağı açıkça görülür.
Kaldı ki bu konuda AKP daha avantajlı değil, tersine daha şanssızdır. Bu durum iki nedenle böyledir. Birincisi, söz konusu modeli AKP, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı oluşunun hemen ardından uygulamıyor. Aradan yirmi ay geçtikten ve Ahmet Davutoğlu gibi birisi hem genel başkan ve hem de başbakan olarak denendikten sonra uyguluyor. İkincisi ise, geçen yirmi ayda kazanmış olduğu başarılar üzerinde değil, tersine başarısız kalması ve hatta 7 Haziran seçim sonucunda görüldüğü gibi tek başına iktidarı kaybetmesi ardından bunu yapıyor.
İşte bu son nokta her şeyden çok daha fazla önem taşıyor. Evet, Davutoğlu’nu görevden Tayyip Erdoğan alıyor, ama niçin? Çok açık ki başarısız kaldığı için. Yani DAİŞ’i destekleme ve PKK’ye karşı savaşma politikası ile başarı elde edilemediği için. Yani hem bu politika başarı getirmemiştir, hem de PKK’ye karşı yürütülen savaşta başarı elde edilememiştir. Bu kadar dökülen kana ve yapılan katliama rağmen, "PKK’yi imha ve tasfiye planı" başarıya ulaşmamıştır.
Ahmet Davutoğlu’nun başını yiyen temel nedenin bu olduğu tartışmasızdır. Çünkü Davutoğlu Hükümeti çok başarılı olsaydı, içte ve dışta böyle ağır bir tecrit konumuna düşmeseydi, o zaman Tayyip Erdoğan tarafından görevden alınmak ve değişiklik yapılmak zorunda kalınmazdı. Çok açık ki başarısız olduğu ve Tayyip Erdoğan’ın iktidarını güvence altına alamadığı için görevden alınmış bulunuyor. Çünkü görevden alanlar, "Davutoğlu ile daha fazla gitmez" yargısına vararak söz konusu değişikliği yapmak istiyor.
Buraya kadar her şey çok güzeldir. Ancak bu durumda sormazlar mı insana? Eğer Davutoğlu Hükümeti başarısızsa, o durumda izlediği politikalar yanlış ve başarısız değil midir? Elbette ki böyledir. Peki Davutoğlu Hükümetinin izlediği politikaların mimarı ve dayatıcısı kimdir? Hiç kuşku yok ki Tayyip Erdoğan’dır. O halde sadece Ahmet Davutoğlu Hükümeti değil, bu hükümetin politikalarını belirleyen Tayyip Erdoğan da yanlış ve başarısızdır. O halde sadece düşen Davutoğlu Hükümeti değil, onunla birlikte düşmeye başlayan Tayyip iktidarıdır. Sonu gelen sadece Davutoğlu değil, Tayyip Erdoğan açısından da artık sona doğru gidiş başlamıştır.
Peki bu nasıl oluyor? İçte ve dışta içine düşülen yalnızlık bu durumu gösteriyor. Örneğin 24 Temmuz 2015’ten bu yana geçen dokuz aylık süre içerisinde yapılan katliamlar sonucunda AKP’nin Kürdistan’da neyi kaldı? Besbelli ki ciddi hiçbir şeyi kalmadı. MHP ve CHP gibi devlete ve özel timlere dayanan bir parti haline geldi. Yine Tayyip Erdoğan’ın Kürt düşmanlığı ve Kürtlere karşı savaş politikasını Türkiye toplumunda yüzde kaç oran destekliyor? Bunun da yüzde onbeş-yirmiyi aşmayacağını söylemek bir abartı değildir. Çünkü AKP’ye oy verenler barış ve çözüm süreci için vermiştir. Hatta Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçtiren oylar da bu temelde gelmiştir.
Şimdi Tayyip Erdoğan kendine oy getiren bu politikanın tam tersini dayatmaktadır. Tayyip Erdoğan’ın mevcut Kürt düşmanı ve katliamcı politikalarını Türkiye toplumunun desteklemesi de, sonuçlarını kaldırması da mümkün değildir. Tayyip Erdoğan ne yapsa da artık bu durumu değiştirmesi zordur. Aynı durum dış politika açısından da geçerlidir. AKP’nin dostu olarak sadece El Kaide ile DAİŞ kalmıştır. KDP, Suudi ve Katar gibi güçler sadece gizli ticaret ve para için AKP ile iyi ilişkiler içinde gözükmektedir.
Ortadoğu ve dünyada geriye kalan herkes AKP ile çelişkilidir. Bölgede İran ve İsrail ile ilişkilerin durumu zaten bilinmektedir. Dünyada da Rusya ile savaş halinde ve ABD ile iplerin kopması düzeyinde çelişkilidir. 2015 Temmuz’unda AKP-PKK savaşı ABD’nin çıkarına olduğu için AKP Hükümeti ABD tarafından savaşa teşvik edilmiştir. Ama bu durum bahara kadar böyledir. Baharla birlikte AKP’nin izlediği savaş politikası, ABD’nin Rakka ve Musul politikaları ile çelişmekte ve ABD yönetimi Türkiye’den savaşı durdurmasını istemiş bulunmaktadır.
Buradan bakılınca AKP içindeki kavganın bir ABD-Tayyip kavgası olduğunu söylemek bile mümkündür. Tayyip Erdoğan’ın ABD yönetiminin isteklerini karşılamaması durumunda ABD’nin AKP içerisinden kendi politikalarına uygun yeni bir parti çıkarması durumu bir sürpriz ve de şaşırtıcı olmayacaktır. Nitekim Tayyip Erdoğan’ın tüm saldırılarına rağmen, ABD yönetimi Fethullah Gülen’e sahip çıkmıştır. Yine Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın duruşunun bir fırsat kollama duruşu olduğu açıktır. Artık Ahmet Davutoğlu’nun da açıkça o cephe içerisinde yer alması en güçlü olasılıktır.
Şimdi Tayyip Erdoğan’ın Ahmet Davutoğlu’nu düşürmesi acaba ABD politikalarına karşı bir hamle olarak görülebilir mi? Tam böyle olmasa da, en azından bir boyutunun böyle olduğu açıktır. O halde buna karşı ABD tarafından da yeni bir hamlenin gelmesi beklenebilir. Eğer böyle olursa, Kürt halkının ve Türkiye demokratik güçlerinin Tayyip faşizmine karşı yürüttüğü direnişe bir de bu durum eklenirse, o zaman önümüzdeki aylarda AKP içinde yeni gelişmelerin olmasını ve mevcut AKP politikalarının çöküşe gitmesini beklemek en doğrusu olur.
Özetlersek: AKP içindeki olayların arkasında Kürdistan’daki savaş ve AKP’nin yürüttüğü vahşi faşist saldırganlıkta başarısız kalması durumu vardır. Dolayısıyla bunun sorumlusu sadece Ahmet Davutoğlu değil, ondan daha fazla Tayyip Erdoğan sorumludur. Bu nedenle çöken Davutoğlu Hükümeti, çöküşe doğru giden Tayyip Erdoğan iktidarıdır. Davutoğlu’nu görevden alarak Tayyip Erdoğan söz konusu çıkmaz ve çöküşten kurtulamaz.
Topyekûn özel savaş konsepti altında Türkiye’de işleyen aslında darbe mekaniğidir. Bu gerçeği çok önceden Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan çok açık ve geniş bir biçimde ortaya koymuştur. Darbe içinde yeni darbeler olmakta ve siyasi-askeri süreç darbelerle yürümektedir. Tayyip Erdoğan kendi iktidarını ancak darbeye ve savaşa dayanarak sürdürebilmekte ve işleri bir kriz yönetimi biçiminde idare etmektedir. Bunun da iç ve dış demokratik yapı tarafından kabul edilmesi ve fırsat verilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla başlayan çöküşünü Tayyip Erdoğan’ın durdurması imkânsızdır.