İçerde bedavadan asıp kesmeyi alışkanlık haline getirse de referandumdan daha da daralarak çıkan Tayyip Erdoğan ve hükümetinin işi giderek zorlaşıyor. Nitekim, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin (APKM) Türkiye'yi siyasi denetime alma kararı ve gerekçeleri pek çok açıdan önemli. Ve görünen o ki Tayyip'in Avrupa’yı susturmak için kullandığı mülteciler silahı da elinde patladı. 

AKPM'nin bu kararı içimize bir nebze olsun su serpti açıkçası. Bu serpintinin, Avrupa derdimize çare olacak beklentisiyle alakası yok ama iktidarın dışarıda gönlünce at oynatamayacağına açık bir işaret olması açısından ve sesimizin bir yerlerde duyulmuş olmasıyla yakından alakası var. 

Bu minvalde düşünürken, bir süre önce Avrupa Parlamentosu üyesi bir grup Danimarkalı parlamenter ile yaptığımız görüşmeyi anımsadım. Görüşme sırasında epey gerildik. Çünkü hem Türkiye'de olan biteni öğrenmek istiyorlar hem gözlerini saatlerinden ayırmıyorlar, hem ah vah ediyorlar hem de Türkiye izin vermezse ülkeye girmeleri ve çalışmalar yapabilmelerinin mümkün olmadığını söylüyorlardı. Tutuklamaları, vahşet bodrumlarını, savaşı ve daha pek çok şeyi konuşmuştuk ama Türkiye'nin iznine bağlıydı tutum almaları. Görüşmeden çıkarken kızgındık. Madem ki Türkiye izin vermeden bir şey yapamayacaksınız, bizi niye yoruyorsunuz diye söylene söylene çıktık salondan. Öylesine kızmışız ki aynı mekanda yarım saat kadar daha oturduğumuz halde sosyalleşme adına bile tek laf etmedik.

Bu tutumla ilk karşılaşmamız değildi aslında ama Danimarkalılara patlamıştık deyim yerindeyse. Hem olayları araştırmak için ülkeye gelip bizimle buluşan hem de mesela; HDP eşbaşkanlarının tutuklanma gerekçesini, "PKK ile ilişkilerinden kaynaklı diye biliyoruz" biçiminde açıklayanını, tutuklu olduğu süreçte "Aslı Erdoğan kim?" diyenini, hatta yaptığımız açıklamaya omuz silkenini bile görmüştük oysa.

Devlet izin vermezse duyduklarını gördüklerini bile yutacakları anlamına geliyordu açıklamaları. Bu yaklaşım, bunca vahşete karşı yalnız, biz bize bırakıyordu bizi. Avrupa Birliği veya Konseyi ya da bilmem hangi devletler arası organizasyonun derdimize çare olmasını, üklemizde yaşanan insan hakları sorunlarını çözmesini beklemiyorum ama karşımızda o kurumun ya da bu kurumun temsilcisi insanlar vardı ve biz bu insanlara konuştuğumuzu düşünüyorduk. Ve içinde bulundukları mekanizmanın sınırlayıcılığına rağmen insani bir yaklaşım ya da çaba görmek istiyorduk. Kızgınlığımızın asıl nedeni bu insani duyarlılığı görememekle alakalıydı. 

Sözün kısası; arkasında ya da önünde hangi siyasi plan ya da çıkar hesabı olduğundan bağımsız AKPM’nin bu kararı içimize su serpti. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin son Türkiye raporu ve benzeri raporları kağıt yığını olmaktan çıkardı bu karar. İçerde at oynatan AKP ve Tayyip'e dışarıdan bir uyarı gelmiş oldu. Kol kırıldı ama yen içinde de kalmadı iktidarın bütün çabalarına rağmen. Ülkede yaşanan savaşı, OHAL ve KHK’larla yaratılan kaos ve baskı ortamını, insan hakları gasplarını, demokratik siyasete getirilen keyfi kısıtlamaları resmen görmüş oldular. 

Bu arada "ne alaka?" diye sorguladığımız ve de APKM genel kurul toplantısının öngününe rastlayan; Ermeni Patrikhanesinde düzenlenen 24 Nisan Ermeni Soykırımını anma törenine Tayyip Erdoğan'ın gönderdiği mesajın ve de hükümet temsilcilerinden gelen insan hakları vurgulu mesajların alakası da anlaşılmış oldu. Ancak görünen o ki; Tayyip ikna kabiliyetinden epey kaybetmiş.