
Suriye gerçeği -II-
Suriye’deki ayaklanmanın üzerinden 15 ay geçti. Bu süreç içerisinden Esad rejiminden ziyade tüm Alevilerin hedef haline getirilmesi, bu içerikte açıklamaların yapılması ve binlerce Alevi gencin öldürülmesi nerdeyse Aleviler arasında Esad’a karşı bir darbe ihtimalini tamamen ortadan kaldırıldı. Rejimin yıkılması durumunda Sünnilerin intikam saldırılarının hedefi olacaklarını ve ciddi bir kırımla karşı karşıya kalacaklarının kaygısını yaşıyorlar. İçine girilen bu psikoloji ile Alevi gençlerden oluşturulan özel al-Şabiha birlikleri tarafından katliamlar gerçekleştirildi.
24 Mayıs 2012’de Hula kentinde onlarca çocuğun katledildiği katlilam bunlardan bir tanesi. Bütün bu gelişmeler ile birlikte süreç mevcut durumda tamamen bir Sünni-Alevi savaşı halini aldı. Ve birçok yerde mevcut durumda yaşanan çatışmalar rejim karşıtlığından ziyade Sünnilerin Alevilere karşı saldırıları olarak yaşanıyor.
Uluslararası güçlerin tavrı ve Kofî Annan planı
Mart 2012’de Birleşmiş Milletler eski Genel Sekreteri Kofi Annan, Suriye özel temsilcisi olarak görevlendirdildi. Annan da ülkede yaşanan iç çatışmaların sona erdirilmesi için 6 maddeden oluşan bir plan hazırladı. Esad rejimi, üzerindeki uluslararası baskıyı hafifletmek için bu planı kabul ettiğini açıkladı. Ancak ölümler ve katliamlar da hızından bir şey kaybetmedi. Üç ay boyunca sözde planın işlediği dönemde yaşanan çatışmalar, şiddet olayları ve katliamlar aslında rejimin bu planı zaman kazanmak için kabul ettiğini gözler önüne serdi. Annan planı da Arap Birliği tarafından gündeme getirilen ve fiyasko ile sonuçlanan plan ile aynı akıbete uğramaktan kurtulmadı.
Esad rejimi, Rusya ve Çin’den diplomasi desteği alıyor ve NATO’nun askeri bir operasyon yapamayacağından emin. Yine ABD Başkanı Barack Obama’nın yıl sonunda yapılacak seçimler öncesi askeri bir müdahaleye onay vermeyeceğinden emin. Yine AKP’nin yaptığının kuru bir gürültüden başka bir şey olmadığı ve İran’a rağmen Suriye’ye yönelik bir saldırı girişiminde bulunmaya cesaret etmeyeceğini biliyor. (Türkiye’nin uçağının düşürülmesinin ardından, yapılan tehditlere rağmen, bu durumun uzun süre değişmeyeceği aşikar.) Yine Arap ülkelerinin Suriye’ye askeri bir müdahelede bulunup rejimi değiştirecek kabiliyet, imkan ve cesaretlerinin olmadığını da çok iyi biliyor Esad rejimi.
Rusya ve Çin Güvenlik Konseyi’nde Esad’ı savunmak için iki kez yaptırım kararlarını veto etti ve aynı tutumları günümüzde de sürdürüyor. Rusya mevcut durumda da Suriye rejimine silah yardımını sürdürüyor. Rusya’nın çıkarları bir nevi Şam rejimi ile bütünleşmiş ve Akdeniz kıyısında Suriye topraklarında büyük bir askeri üse sahip ve Libya’da yaşananların Suriye’de tekrarlanmasını istemiyor. Bu yüzden de Rusya’nın kolay kolay Beşar Esad rejimini gözden çıkaracağını düşünmek saflık olur. Batıya karşı kullanacak önemli bir koz olarak Suriye’yi elinde tutmaya devam edecektir. Zaten Vladimir Putin, Barack Obama ile yaptığı görüşmede bunu açıkça dile getirdi. Rusya Suriye’ye karşı silahlı bir müdaheleye izin vermeyecek. Ancak NATO tarafından Türkiye’ye yerleştirilen Füze Kalkanı Sisteminin kaldırılması durumunda Rusya’nın nasıl bir tavır takınacağı da merak edilmiyor değil.
Antalya Kongresi’nden İstanbul Meclisi’ne
Suriye’ye ilişkin planlarını hayata geçirmeye çalışan AKP Hükümeti kendisine bağladığı kimi varlıklı aileler üzerinden 1 Haziran 2011’de Antalya’da bir kongre düzenledi. Kürt siyasi partilerinin muhatap alınmadığı, bireysel katılımlarla yetinilen bu kongre sonunda ortaya çıkan sonuç bildirgesinde Kürtlerin hak ve kimliklerine ilişkin hiç bir ibareye yer verilmedi. Kürtlerin haklarının tanınması bir yana, bu girişimlerle AKP’nin gerçek niyetinin aslında var olan Kürt güçlerinin birliğini bozma, onları parçalayarak, bir birine karşı kullanarak etkisiz kılmak olduğu anlaşıldı.
Kürt Özgürlük Mücadelesine karşıtlıklarıyla tanınan bazı kesimlerin dahil edilmesiyle ‘Kürtler kongreye dahil oldu’ propogandası yapıldı. Antalya Kongresi hiç bir sonuç vermedi. Arap ülkelerinin Suriye konusunda etkili olmak istedikleri bir süreçte Türkiye inisiyatifi tamamen ele almak adına Müslüman Kardeşler Örgütünün öncülüğünde bazı muhaliflerin yer aldığı bir oluşuma gitti. İstanbul’da 2 Ekim 2011’de kurulan bu oluşuma Suriye Ulusal Meclisi adı verildi. Her türlü imkan sağlanarak bu meclisin Suriye rejimine karşı geliştirilen muhalefetin merkezi haline getirmeye çalışıldı. Ekonomik, askeri, medya ve diplomasi desteği verilerek bu meclesin bölge ülkeleri ve uluslararası alanda ‘Suriye halkının temsilcisi’ olarak tanınması sağlanmaya çalışıldı. Ancak günümüze kadar bu hedefe ulaşıldığı pek söylenemez.
AKP özellikle PYD’yi hedef gösterdi
AKP tarafından yönetilen Türk devleti Suriye sınırları içerisinde Kürtlerin haklarının verilmesini engellemek için sürdürdüğü girişimlerini aralıksız devam ettiriyor. Suriye’deki çatışmaları izlemek üzere Mart 2011’de AKP tarafından kurulan Kriz Masası günü birlik AKP Hükümetine ve MGK’ya önerilerini sunuyor. Bu önerilerden de ortaya çıkıyor ki Suriye’de Kürtlerin haklarına kavuşmaması ve statüsüz bırakılması için yapılması gereken ne varsa yapması talep ediliyor. Suriye’de Kürtlerin en güçlü örgütünün ise Kürt Özgürlük Mücadelesi felsefesiyle kurulmuş olan Demokratik Birlik Partisi (Partiya Yekîtiya Demokrat - PYD) olduğu herkesçe bilinen bir gerçek. Bu yüzden de Türk devleti ve AKP çalışmalarının eksenine PYD’yi engelleme ve etkisiz bırakmayı koymuş bulunuyor. Bu çalışmalar da yalan haber, iftira ve PYD’nin Esad rejimi ile işbirliği yaptığı iddialarının da yer aldığı kapsamlı bir psikolojik ve özel savaş konsepti ile yürütülüyor. Bu propoganda ve özel savaş politikaları da AKP tarafından örgütlenen işbirlikçi kimi Kürt çevrelerinin eliyle yapılıyor.
Bu kişilerin tek tek Türk istihbaratı ile çalıştıkları ve PYD karşıtı çalışmalar için görevlendirildikleri ve bununla değişim sürecinde Kürtlerin birliğinin bozularak yine statüsüz bırakılmaya yönelik derin bir çalışma olduğu aslında herkesçe bilinen bir gerçek. Bu özel ve psikolojik savaş yurt dışında örgütlenen işbirlikçi grup ve bunun Batı Kürdistan’daki uzantıları üzerinden sistematik olarak sürdürülüyor. Batı Kürdistan sokaklarında bu kesimler AKP’nin örgütlenmesi ve Kürtlerin haklarını yok sayan ve gelecekte de Kürtlere hiç bir hak verilmeyeceğini açık açık söyleyen Müslüman Kardeşler gibi örgütlerin çıkarına iradeli Kürt örgütlenmelerini karalama çalışması yürütüyorlar. PYD’nin organize ettiği gösteriler ve bu gösterilerde Kürt renklerinin, Kürt motivlerinin ön plana çıkmasına karşı çıkarak, sadece Suriye bayraklarının taşınacağı gösteriler olması geretiğinin propogandasını yapıyorlar. Kimi zaman PYD’nin gösterilerine saldırarak, kimi zaman da Türk bayraklarını PYD’ye karşı sallandırarak provokasyonların zeminin hazırlıyorlar. Zaten son dönemlerde Kürt kaynaklarınca ortaya çıkarılan (TC. Dış İşleri Bakınlığı, AGİM’e bağlı AİGY ve GİGY Müdürlükleri ilgili kuruma elden gizli belge - İHALA-8214TKL-TAR) gizli belge birçok olayı açıklıyor.
Mevcut durumda Batı Kürdistan’da duyulan en büyük kaygı, Türk devletinin Suriye’de ‘Ilımlı İslam’ denilen bir yönetimin iş başına getirilmesi ve bunlara bağlı olan gurupları silahlandırarak PYD’ye karşı kullanması ve Kürt haklarının engellenmesi ihtimali. Böyle bir senaryo ihtimal dışı da görünmüyor. Batı Kürdistan’da yıllardır oluşturulan atmosfer böylesi talihsiz bir girişimde rol alacak yani bir nevi koruculaştırılmayı bekleyen bazı kesimlerden söz etmek mümkün.
‘Özgür Suriye Ordusu’ ve Kürtler
İstanbul Meclisi olarak adlandırılan Suriye Ulusal Meclisi’nin ilk pratik adımı, 11 Ekim 2011’de yapılan açıklama ile HPG’nin bir süre önce yaşamını yitiren üç komutanının anısına düzenlendiği misilleme eyleminin kınanması ve bunu ‘terörist bir eylem’ olarak nitelendirmesi oldu. AKP Hükümeti bu meclisten HPG’nin eyleminin kınanmasını ve Kuzey Kürdistan’da verilen özgürlük mücadelesinin ‘terorist’ olarak nitelendirmesini istedi. Bu talimatı yerine getiren İstanbul Meclisi’nin açıklamasına meclis içinde yer alan Kürt grup ittiraz etti. Bir basın toplantısı düzenleyen Kürt grubu ise İstanbul Meclisi’nin Kuzey Kürdistan Özgürlük mücadelesine karşı yaptığı açıklamanın kendilerini bağlamadığı ve Kuzey Kürdistan’da süren özgürlük mücadelesinin kendilerince ‘terör’ olarak görülmediği ifadeleri yer aldı. Bunların tümü meclis kurulur kurulmaz Kürtler arasında deşifre olmasını getirdi.
İstanbul Meclisi’nin Kürt düşmanlığı buna bağlı olarak kurulan Özgür Suriye Ordusu’nun açıklamalarıyla kesintisiz devam etti. 14 Ekim 2011’de Müslüman Kardeşler Örgütünün eski başkanı Ali Sadrualdin al-Bayanuni, El Erebiye televizyonuna verdiği demeçte Kürtlere saldırdı ve Kuzey Kürdistan’da verilen özgürlük mücadelesini ‘terör’ olarak niteledi. Yine Özgür Suriye Ordusu Sözcüsü Amar al-Wawî, 15 Mayıs 2012’de hizmetlerine açılan basına verdiği demeçte PKK’yi Beşar Esad rejimiyle işbirliği yapmakla suçladı. Açıklamada PKK’nin Esad rejiminin yıkılmasına karşı olduğunu ve bunun için de rejim ile işbirliği içinde olduğunu iddia etti. Özgür Suriye Ordusu olarak adlandırılan oluşumun da Türkiye’den koordine edildiği ve her türlü desteğini Türkiye’den aldığı herkesçe biliniyor, zaten kendileri de inkar etmiyor. Medyaya verilen bu düşmanca demeç ve açıklamaları aslında iş başına geldiklerinde Kürtlere yönelik başlatacakları soykırımın zemini olarak görmek gerekir. Şimdiden ilerde yapacaklarını ‘meşru’laştırmaya çalışıyorlar.
Son üç haftada Özgür Suriye Ordusu temsilcilerince yayınlanan 3 açıklamada da sadece PKK’yi hedefleyen suçlama ve tehditler yer aldı. Bu açıklamalarda Kürtlere ‘Ayaklanmaya’ katılmalara çağrısı yapıldı. Son dönemde Özgür Suriye Ordusu ile ilişkilenen kimi Kürt kesimler de Batı Kürdistan’ı bunlara peşkeş çekmek istiyor. Türk devleti tarafından koordine edilen bu girişimde temel hedefin Afrin olduğu netleşmiş durumda. Türk devleti Afrin özgülünde tüm Batı Kürdistan’dan intikam almak istiyor. İntikamın sebebi de Batı Kürdistanıl binlerce gencin PKK saflarında yer alması, savaşması. Özgür Suriye Ordusu son dönemde PYD tarafından oluşturulan Halk Savunma Komiteleri’ni de hedefine almış bulunuyor. Bu girişimlerin tümü ise bölgede işbirlikçi haline getirilen bazı Kürt kesimlerin desteği ile yürütülüyor. Amaç Kürdistan bölgesini rejim karşıtlarının merkezi haline getirmek, bir yandan da Kürt iradesini etkisiz hale getirerek Kürtleri tamamen yaşanan mezhep savaşının figüranı haline getirmek.
Suriye’deki ‘cihad’a katılan yabancılar
Suriye’de süren çatışmalarda sadece Suriyelilerin yer almadığı birçok kaynakça doğrulandı. Birçok Arap ülkesinde ‘kafir’ olarak ilan edilen Şam rejimine karşı ‘cihad’a katılmak için yüzlerce savaşçının Suriye’de savaştığı biliniyor. Rejime karşı savaşan gurupları başta Suudi Arabistan olmak üzere körfez ülkeleri finanse ediyor. Bu ülkeler Alevilerden arınmış, Kürtlerin statüsüz kaldığı şeriatla yönetilen bir Suriye için çabaladıkları bilinmekte.
Yine birçok kaynakça doğrulanan bilgilere göre rejim karşıtları Katar, Suudi Arabistan, Libya gibi ülkelerden silah yardımı alıyorlar. Libya’dan gönderilen silah yüklü gemiler Lübnan’a gönderilerek rejim karşıtlarına ulaştırılıyor. Süreç içerisinde Suriye’ye geçen El Kaide militanlarının gittikçe inisiyatifi ele geçirdikleri ve intihar eylemleriyle rejimi zayıflatmak istedikleri belirtiliyor.
Suriye’nin geleceği ve Kürtler
Son istatistiklere göre Suriye’de yaklaşık olarak bir buçuk yıldır süren olaylarda 15 bin kişi öldü. Savaşan iki taraf da katliam yapıyor. Mevcut durumda Alevi ve Sünniler arasında büyük bir kin ve düşmanlık başgöstermiş durumda. Esad rejiminin son çare olarak Suriye’nin kuzeyinde bir Alevi Devleti ilan edebileceği tartışılıyor. Ordu tarafından gerçekleştirilen katliamların hemen hemen tümü Alevilerin yoğunlukta olduğu bölgelerin sınır noktalarında yaşandı. Rejim şimdiden ilan etmek zorunda kalacağı devletin sınırlarını geniş tutmaya çalışıyor. Herkesin ortak kanısı Suriye’de artık eskisi gibi Sünni ve Alevilerin birlikte yaşama olanaklarının kalmadığı şeklinde. Bu yüzden federal bir yapılanmaya gitme koşullarının oluşturulması kaçınılmaz. Bu olmasa da Alevilerin kendi devletlerini ilan etmeleri gündeme getirmeleri kaçınılmaz olarak görülüyor.
Esad’ın ordusu gittikçe güç kaybediyor. Ordu’nun içindeki önemli güçler Alevilerin elinde bulunuyor. Ancak Özgür Suriye Ordusu Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin desteğiyle gittikçe modern silahlara sahip oluyor. Yüzlerce El Kaide militanı bölgede cirit atıyor. Artık Suriye bölgedeki mezhep savaşının merkezi olmuş durumda. Türk devleti de bütün bu dengelerden yararlanarak kendi hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Halep ve İdlib’e sınır olan Afrin ile işe başlanarak bu guruplar üzerinden Kürtler sindirilmeye çalışılıyor. Halep’te Müslüman Kardeşler önemli bir kitlesel desteğe sahip, İdlib ise ordudan ayrılan önemli komutanların memleketi. Zaten Türkiye’ye sığınanların büyük bir çoğunluğu da İdlib’ten. Afrin’i çevreleyen bu iki bölge de AKP’nin elinde Kürtlere karşı kullanılmak üzere çalışmalar yürütülüyor.
Gelişmeler ve yapılması gerekenler
Şüphesiz Türk devletin PYD’nin güçünün farkında. Oluşturulan Halk Savunma Komiteleri’nden de rahatsız. Kontol altında tuttuğu İslami grupları şididen PYD’ye karşı kışkırtıyor.
AKP’nin girişimlerine karşı yapılması gerekenler üç madde şeklinde sıralanabilir.
Bir: Kürt partileri arasında birliğin sağlanması. Başka bir ifade ile PYD ile Kürt Ulusal Meclisi arasında varılan anlaşmanın gerekenlerinin yerine getirilmesi. PYD tüm yurtsever Kürt oluşumlarını kucaklayacak politikaları geliştirmeli ve elindeki imkanları onlarla paylaşması. Tüm partilerin Kürt halkının savunması için hazırlıklara başlaması gerekir. Yine Batı Kürdistanlı güçlerin Kürdistan’ın diğer parçalarındaki parti ve güçlerle tam bir dayanışma içinde olmaları gerekir.
İki: Kürtler bölgedeki Arap aşiretleri ile iyi ilişkiler geliştirmeli. Özellikle Ortadoğu’nun en büyük Arap aşireti olan Şamara Aşireti ile ilişkilerin geliştirilmesi gerekir. Oluşturulacak ittifaklarla Türk devletinin müdahele zemini ve Batı Kürdistan’da Kürtler ile Arapları karşı karşıya getirme planlarını boşa çıkarmak gerekir. Türk devletinin Musul’da Kürtler ile Arap aşiretleri arasındaki ilişkilere nasıl zarar verdiğini, Kürtlerin bundan ne kadar zarar gördüğünü unutmamamız gerekiyor.
Üç: Kürtler Alevi, Durzi, Hıristiyan ve İsmailliler ile ilişkilerini geliştirmeli. Bu güçlerin işbirliği ve dayanışması Müslüman Kardeşler’in bölgedeki olası hegemonyasını engelleyebilir. Kürtler bu çalışmaların tümünün başında gelişmelerde Türkiye’nin uğursuz rolünü teşir etmeli. Bunun için de konferansların düzenlenmesi ve Kürt basınının temel gündem maddelerinden biri olarak ele alması gerekmektedir. Kürtçeden çeviri: Aziz OÐUR
YARIN:
* Suriye’de Alevi devletine doğru.
* Alevi devletini kimler destekleyecek?
* Kürtler nasıl hareket etmeli?
Dr. Bengî Hajo’nun yazısı…
TARIQ HEMO