1648 de gerçekleşen Westphalia anlaşması diplomasi tarihinde belirli dönüm noktalarından birini oluşturmaktadır. Bu anlaşmaya göre o dönemde Avrupa’da var olan prenslikler arasındaki ilişkiler yeniden belirlenirken, birbirlerinin içişlerine karışmama prensibi de bir ilke olarak kabul edilmiştir. Artık o süreçten sonra da bu ilke diplomasinin temel kurallarından biri olarak dikkat edilen temel hususlardan biri olmuştur.

Aradan geçen yaklaşık altı yüzyıla rağmen bu ilke, hukuki anlamda da olsa, halen geçerliliğini kurmaya devam etmektedir. Ancak bu ilkenin her ne kadar hukuksal olarak inkârı yönünde bir yaklaşım içerisine girilmese de, bir biçimi ile çok sık bir şekilde ihlaline de rastlanabilmektedir. Bunu hegemonik güçlerle birlikte, kendini bu duruma getirmek isteyen güçlerde zaman zaman denemekten geri kalmamaktadırlar. Yaşanan birçok örnekte olduğu gibi bunu görmek mümkündür. 

TC devletinin uluslararası alanda içerine girdiği kimi yaklaşım ve davranışlarında bu çerçevede ele almak gerekmektedir. Kuşkusuz TC devleti uluslararası alanda hegemonik bir güç değildir. Emperyalizme bağımlı bir yeni-sömürgedir. Bu da onu ekonomik siyasal ve askeri alanda bağımlılık ilişkisi içerisinde tutmaktadır. Fakat bu gerçekliğe rağmen sömürgeci emellerden ve bunlar üzerinden de kendini daha güçlü bir konuma getirme arayışından da vazgeçmemektedir. Bakurê Kurdistan’da ve Kuzey Kıbrıs’taki varlığı yine Başurê Kurdistan ve Rojava Kurdistan’ına yönelik ilhakçı sömürgeci yönelimleri de bunu göstermektedir.

TC’nin bu sömürgeci ve ilhakçı yaklaşımlarını sadece Ortadoğu ile de sınırlı görmemek gerekir. Balkanlardaki politikaları da bundan farklı değildir. Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalma sömürgecilik ilişkilerini bu coğrafyada da sürdürmek istemektedir. Bunu da daha çok Balkan ülkelerinin içişlerine karışarak yapmaktadır. Bu ülkelerde bulunan Türk ve Müslüman topluluklar üzerinden uygulamaya çalıştığı politikalarda bunun doğrudan bir sonucudur. Gerek bu ülkelerdeki Müslüman ve Türk kökenli olan topluluklar gerekse de bu ülkelerden Türkiye’ye göç etmiş olan mülteciler üzerinden o ülkelere, başta seçimler olmak üzere yaşanan farklı süreçlerde müdahalelerde bulunabilmektedir. 

TC devleti uluslararası alanda yapmış olduğu bu müdahale alanını giderek daha da genişletme arayışı içerisine girmiştir. Bu sefer de hedefinde Avrupa devletleri bulunmaktadır. Avrupa devletlerini güçten düşmüş sanması nedeniyle de, bu konuda çok pervasız bir şekilde de hareket etmektedir. Hatta çok açık tehditlere varan bir yaklaşım sergilemektedir. Kontrolü altında tuttuğu DAİŞ’i bu ülkelerde hareket geçirerek tam bir “koçbaşı” olarak kullanmaktan da geri kalmamaktadır.

TC devleti gelinen aşamada Avrupa devletlerine yönelik içerisine girdiği bu tutumu daha da tırmandırmaya başlamıştır. Almanya’da önümüzdeki günlerde gerçekleşecek olan seçimlere yönelik yapmış olduğu müdahale de bunu göstermektedir. Öyle ki, doğrudan Almanya’da gerçekleşecek olan seçimlere müdahalede bulunarak oradaki seçimlere katılan partileri tehdit eder bir hale gelmiştir. 

TC devleti, kendi boyunu da aşarak yapmış olduğu bu müdahalelerden ne kadar sonuç alabilir ve istediği hedeflere ulaşabilir. Bu bir tartışma konusudur. Ama şöyle bir gerçeklik var, o da TC devletinin kendi siyasal sınırları içerisinde bir enkaz haline geldiği, Bakurê Kurdistan’da varlığını ancak kaba bir askeri zor ile koruyabildiği ve Rojava Kürdistan’ının da bataklığa saplandığıdır. Ama buna rağmen uluslararası alanda özellikle de Avrupa’da çeşitli müdahaleleri söz konusu olabilmektedir. Asıl şaşırtıcı olanda bu gerçekliktir. Kendi siyasal devlet sınırları içerisinde varlığı tartışmalı hale gelen bir gücün, kendisinden daha etkili olan güçlerin içişlerine karışıyormuş gibi görünmesidir. Bu da beraberinde içerisinde “acabaların’’ çok olduğu farklı tartışmaların yaşanmasına neden olmaktadır. 

Burada çok açık söylemek gerekir ki; TC devleti, Avrupa devletlerinin içinde bulundukları pozisyondan güç almakta ve kendine dokunulamayacağını sanmaktadır. Geçmişte, içerisinde birlikte oldukları ortaklıkları/ilişkilerde buna imkan tanımaktadır. TC devletinin geçmişte Avrupa’da geçekleştirmiş olduğu bir dizi kirli işlerde bunun böyle olduğu yönündeki kanaatleri güçlendirmektedir. Unutulmamalı ki, TC devleti 12 Eylül 1980 askeri darbesinden bugüne kadarki süre içerisinde görevlendirdiği kontra-gerilla elemanları eli ile Avrupa’da onlarca cinayet işlemiş ve uyuşturucu trafiğini yönetmiştir. En son olarakta Fransa’nın başkentinde 3 Kürt kadın devrimciyi katletmiştir.

TC devletinin Avrupa ülkelerinde o kadar pervasız bir şekilde hareket etmesine olanak tanıyan da asıl bu gerçeklik olmaktadır. Bir başka deyişle de Avrupa devletlerinin, TC devletinin işlemiş olduğu cinayetlere ve gerçekleştirdiği kirli işlere göz yummuş hatta daha da ileri giderek onunla işbirliği içerisine girmeleridir. Bu işbirliği devam ettiği sürece, TC devletinin, Avrupa devletlerinin içişlerine yapmış olduğu müdahaleler daha da tırmanarak devam edecektir. 

Eğer Avrupa devletleri, başta da Almanya olmak üzere; TC devletinin bu müdahalelerinden gerçekten rahatsız oluyorlarsa, öncelikli olarak TC ile olan ilişkilerini ve onu cesaretlendiren yaklaşımlarını gözden geçirmeleri gerekecektir. Bunların başında da TC devletini rahatlatmak için Kürt özgürlük ve demokrasi güçleri karşısında içerisine girdikleri yasaklayıcı, engelleyici tavırlardan vazgeçmeleri gelmektedir. PKK üzerine aldıkları yasak kararı yine PYD, YPG ve YPJ amblemlerinin kullanılması ve taşınmasına dair almış oldukları yasaklayıcı kararları geri çekmeleri gerekmektedir.

Bunları yapmadığı sürece, TC devletine umutlandırmaktan geri kalmayacakları gibi, daha fazla içişlerine karışmasını da engelleyemeyeceklerdir. Aksine onu daha da cesaretlendirmiş olacaklardır. 600 yıl önce yapmış oldukları anlaşma aile uluslararası alanda da bir prensip hâline getirdikleri ‘içişlerine karışmama’ ilkesinin kâğıt üzerinde kalmasından öte bir anlam ifade etmemesine yol açmış olacaklardır.