Ankara bu olayı, birilerini kandırmaya çıkmış gibi, "Konsolosluğumuzu işgal ettiler, personelini rehin aldılar" diye açıklamıştı.
Oysa, ilişkiler ağının bağlantılarını bilenler için, bu söylemin hiç bir inandırıcılığı yoktu. "Rehin aldılar" mağduriyeti, gerçekte "şark kurnazlığında canbazlık" taklacılığıydı. Dünyayı aldatma üzere oyunbazlık…
Okuyanlar hatırlarlar. Biz, canbaz oyununu hemen ertesi gün, futbol terimleriyle düşünenlerin anlayacağı deyimle "bu bir şikedir" demiş ve senaryoyu dünyayı kandırmada kullanıp, "bakın, onlar bize de karşı" diyeceklerini yazmıştık.
Ve, aynısıyla böyle oldu. Üstüne, dahasını da eklediler. İslami terörün, faşistleri gölgede bırakan vahşiliği üzerine dünyada tepkiler başlayınca, şark cambazlığı, "sakın onları kızdırmayın, ellerinde adamlarımız var" diyerek koruma kalkanı oldu.
Yandaşı, örtülü savunmaydı, bu.
Çünkü, maksat rehineleri kurtarmaksa eğer, Mafya bile karşı çeteye adam kaptırmışsa eğer, onu himaye yerine, "reste rest" diyerek diz çöktüren kozlar öne sürüyordu. Halbuki Ankara’nın amacı "rehineleri kurtarmak"sa eğer, koruma yerine, İslami teröristlere "aman" dedirtecek paha biçilmez kozlara sahipti.
TC’nin sınır boyları terörün kamplar zinciriydi. İstanbul, Konya, Antep başta olmak üzere pek çok şehirde "personel tedarik" merkezleri vardı, örgütün.
IŞİD’in savaş teknolojisi Türk devletinden gidiyordu. Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin, verilerine göre, son Ağustos ayında TC’nin Suriye'ye ihracatı, Temmuz ayına oranla yüzde 95 oranında artmıştı. İhraç edilen mallar demir, çelik ve kimyevi ürünler, yani silahtı. TC, Şam yönetimi ve Kürtlerle savaş halinde olduğuna göre, tek alıcı merkez IŞİD’di.
Bu desteklerin öne sürülmesi, 49 değil, bir milyon kırk dokuz rehineyi kurtarmaya yeter, artardı bile.
IŞİD’in Irak’taki en büyük insani güç dayanağı olan aşiretin lideri (Irak’ın eski Cumhurbaşkanı yardımcısı) El Haşimi İstanbul’da ağırlanıyordu. Ondan "rica" bile rehinelri bulundukları yerden kaldırır, Ankara’ya kondururdu.
Bütün dünyanın gördüğü gerçeklerdi, bunlar. Buna rağmen, kendi akıllarınca dünyayı avanak verine koyuyor, Amerika’ya bile "bomba atmayın, Kürtlere de silah vermeyin adamlarımız zarar görür" diyebiliyorlardı.
Ama, argo deyimle Amerika, "bu numarayı yemiyor" ve medyaya göre Başkanı Obama, NATO toplantısı nedeniyle gittiği Galler’de, Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kimden yana olduğuna dair "tercihini yap" sözüne denk olarak, "Türk devletini NATO ve Amerika çizgisinde görmek isteriz" diyordu.
Bu şark kurnazlığı komedisine son vermeydı. IŞİD’i bırak hizaya gel demek…
Obama’nın aynı görüşmede, IŞİD’le savaş talimatı verdiği de, yine Amerikan medyasına yansıyordu, çünkü. Anlayacağınız, İslami teröre yardım ve yataklıktan sanık TC, şimdi boynu büyük şekilde, onunla savaşma göreviyle karşı karşıya.
Görevden kaçma imkanı da yok. (Batılıların silah yardımının PKK eline geçmemesi için çırpınıyor şimdi. Ama vahşilerle savaş cephesine sürülen silahların adresini belirleme gücü var mı, o ayrı mesele.)
IŞİD’le savaşma emrinden kaçışı yok, çünkü Amerika ve NATO, gerektiğinde çıkarları düzleminde, "arş, marş ileri" komutuna kayıtsız, şartsız "baş üstüne" temennahı çakması için, adam besler ve besliyor.
Nitekim, 2011 ylında, NATO’nun Libya’ya çıkarması sözkonusu olduğunda, Erdoğan, "NATO’nun orada işi ne?" diyerek karşı çıkmış, fakat sözlerinin gazetelerdeki mükkebi daha kurumadan, (kimi kaynaklara göre haberi bile olmadan) İzmir’deki üssünden düğmeye basılmış, Türk güçleri de ardından yola çıkmıştı.
"Büyük lokma ye ama, altından kalkamayacağın büyük laf etme" diye bir söz vardır. "Bölgenin lideri oldum" babalanma gösterileriyle, Kürtlerin üstüne IŞİD’i salmak, içerdeki ırkçı yandaşların iftiharı olunabilinir, ama devler dünyasında, cüce kalınır.
Devler dünyasında, kendini dev aynasında gören cücenin, yarattığı tetikçiyi ortadan kaldırma görevini de, yine cüceye verirler.
TC’nin IŞİD’le savaşı
İslami terör, Musul'u ele geçirdiğinde, bütün yabancılar şehri terketmiş, bir tek Türk devletinin Konsolosluğu, "özgürlük savaşçıları"nı (özgürlük savaşçıları tanımı dönemin Başbakanı Erdoğan'a aittir) karşılarcasına yerinde kalmış, ertesi gün binası, bir tek "devir töreni" eksik bırakılarak teslim edilmiş, personeli de "güvenli alana" nakledilmişti.