Faşizmin anatomisi, zulüm hikayeleri bütünüdür. Her hikaye ayrı kanar…

Hikayeler, bütün hale gelip büyük bela kesilince, insanın onur duvarına çarpıyor, kırılmalarla paramparça oluyordu.

Bütün Faşist rejimlerin nihai kaderi, böyledir. Türk-İslam Faşizmin yaşadığı da budur. Suudiler ve Körfez Sultanlarını dayanak yapan Faşizmi, NATO üyeliğine rağmen tahammül sınırlarını aşıp, Avrupa’nın yasak duvarına çarptı.

Ancak, sabır birden bire çatlamadı. Bu bir süreç olayı idi. Süreç, Gezi olayları denilen başkaldırı ve kötülüklerin dökümü olan hırsızlık, yolsuzlukların ortalığa saçılmasıyla başlar. Bu olaylardan sonra, iktidar gücü artık yüzünü saklayamamış, çocuk oyunundaki deyimle adeta "çanak-çömlek” patlamış, hırsızlar, dolandırıcıların temiz görünme rolü yapma büyüsü bozulmuş, eksen kaymıştı.

Ankara rejimi, bu olaylardan sonra özüne dönmüş, Irak ve Suriye’yi sarsan İslamcı çetelerle ilişkiye girmiş, güvenli liman diye de Suudilerin kanatları altına girmişti.

Bu kirli, suçlu bir süreçtir. Batı medyası, Ankara rejiminin İslami Faşist çetelerle ticari ve askeri ilişkilerini, belgelerle tefrika ediyordu, bu süreçte. TC sınırları çetelere açıktı. Sabah, talan, hırsızlık ve cinayet için, Suriye’ye geçen çeteler, akşam geri dönüyor, yaralılarını tedavi edip silah takviyesi yapıyor, karşılık olarak çalıntı petrol veriyorlardı.

TC’den beslenen çeteler, Batı’ya düşmandı. Batılı rehine kesme törenleri, sempati toplama gösterileriydi, onlar için…

TC ile Batı arasında ilk kırılma, bu kirli, kanlı Mafya ilişkileri yüzünden yaşandı. Araya soğukluk girdi. Soğuk rüzgarlar giderek, tipiye dönüştü.

TC, bu arada elindeki imkanları ve özellikle de İncirlik üssünü, Batı’dan para koparma şantajına dönüştürdü. Üssün kullanılmasına karşılık haraç istiyordu.

Öbür yanda, Birleşmiş Milletleri ve Amerikan film yıldızlarının da konu mankeni kullanıldığı reklamlar, medya aracılığıyla çıkarılan davetiyelerle Suriye’den getirtilmiş mülteciler, Avrupa’ya karşı ikinci şantajdı. "Para vermezseniz, mültecileri üstünüze salarım ha" şantajı ipleri iyice germişti. 

Ankara rejimi, Batı için, artık zor bir müttefikti. Diyaloğun sürdürülebilirliği giderek imkansızlaşıyordu.

Amerika bile, askeri ilişkilerinde değişiklikler yapmak zorunda kaldı. NATO üyesi Türk ordusunu bırakıp Kürt gerillalarla ortaklık kurmak zorunda kaldı.

Öte yandan adliyeyi, orduyu, polisi, medyayı avucunda hapsetmiş, Anayasayı dinlenme odasına almış, "tek adam ve son söz ile kararın sahibi" olmuş olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, eski lideri Erbakan’ın "Milli Görüş" sloganına dönüşle, Batı’ya saldırıyordu.

Yine Erbakan’ın sloganıyla Avrupa Birliği, bir Hıristiyan kulübüydü. Türkler ise Müslümandı. Onun için dışlanıyor, birliğe alınmak istenmiyordu.

O halde yeni istikamet, NATO’ya karşılık Suudi projesi İslam ordusu, Avrupa Birliği yerine ise Ergenekoncu Generallerin yakın tarihe kadar savuna geldikleri, "Batı’dan kopup Şanghay teşkilatında buluşalım, Rusya, İran ve Çin’le bütünleşelim" teziydi. Erdoğan, artık açıktan açığa Şanghay sloganlarını bağırıyor, Rusya’ya, Çin’e öneri götürüyordu.

Aynı Erdoğan, bir yandan da Batı’yı, Kürtleri kırmada koç başı yapmak istiyordu.

Ancak, Ortadoğu dünün düzlemi değildi. Dengeler değişmiş, yeni güç merkezleri ortaya çıkmıştı. Kürtler, gelecek de vaaddeden en etkin yeni güçlerin başında yer alıyordu.

Kimse, bu dünyada hala çetecilikten kurtulup hukuka oturan devlet olamamış, kendine yer ve eksen arayan, arayış içinde İslam Faşizminin jargonlarıyla konuşan, insanlığa karşı suç işlemekten sanık (insan hakları ihlalleri) TC’nin Kürt katliamı suçuna ortak olmak, onun ipiyle dipsiz kuyuya inmek istemiyor, istediğini alamayan Erdoğan iyice asabileşiyor, batı düşmanlığı körüğününe hız veriyordu.

Sonuca gelince:

Avrupa Parlamentosunun, TC ile üyelik müzakerelerini donduran kararına, bütün bu olanların penceresinden bakma gerekiyor. Sanıldığı gibi sebep, Kürt belediyelerinin gasbı, Kürt parlamenterlerin rehin alınıp zindanda sürüklenmesi, TC’deki ayın dünyasına el konulup gazeteciler, yazarların zindanlara sürüklenmesinden ibaret değildir. 

Bunlar yan olaylar, ama asıl sorun, ta 2011 yılında başlayan gelişimlerdir.

 Kürdistan’da insanların diri diri yakılırken, toplu katliamlar yapılırken, şehirler yok edilirken, yersiz, yurtsuzlaşan Kürtlerin bir kısmı Avrupa’ya akarken sessiz kalan, kör bakan Batı, son gelişmeleri de göz yumabilirdi. Ama olmadı.

Çünkü TC girdiği rota ile doğrudan doğruya, Batılı yaşama biçimini tehdit ediyordu. Avrupa’nın ise İslam Faşizmini, hançer gibi kendi kalbine saplamaya niyeti yoktu. İpler koptu. 

Parlamentonun kararı, İslam Faşizmine karşı, ilk adımdır. Yeni adımların NATO’yu kapsaması, ardından kanlı darbenin gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.