Toplumu özünden uzaklaştırıp onu sürekli hasta hale getiren devlet zihniyetidir. Toplumun sorunlarına çözüm değil çözümsüzlüğü çoğaltan sistemin kendisidir. Bir hastanın iyileşebilmesi için hastalığının ne olduğunu iyi bilmek gerekir ki tedavisi sağlıklı olsun. Eğer bir hastanın hastalığı nedir bilemesek ona uygulayacağımız tedaviler onu iyileştirmek yerine daha ağır hastalıkların üremesine neden olacaktır. Bu tedaviyi de ancak iyi bir gözlem ve tanıma sonucu geliştirebiliriz. Tanıma gelişmeden ne hastayı ne de hastalığı tanımamız ve ona çözüm geliştirmemiz mümkün değildir. Egemen sistemlerin zihniyeti insanı aşırı hırsa ve doyumsuzluğa sürükleyen, toplumu birbirine yabancılaştırandır. Devlet zihniyeti insanda sürekli daha fazlasını isteme ve başkasının yaşam alanlarına saldırma düşüncesi geliştirir.

Tarihten günümüze kadar toplumumuzu huzursuz eden hastalıklar egemenler tarafından üretilmiştir. İlkin biz bu hastalığın devlet tarafından üretildiğini bilmediğimizden toplumlar olarak birbirimize yöneldik. Savaştık yıllarca günlerce, vermemiz gereken zihniyet savaşı yerine insan öldürmeyi denedik. Toplum olarak namus adına kültür adına, ahlak adına öldürdük güzel insanlarımızı. Aramızda güvensizliği aşılayan zihniyetin inceden inceye öldürürken bizi de öldürdüğünün farkına varamadık. Huzurun kalmadığı toplumda kadın-erkek, yaşlı-genç ve çocuk olarak hepimiz huzursuzduk çünkü devletin zihniyeti huzursuzluk yaratıyordu. Namus adına öldürdüğümüz insan sayısı çoğaldı, toplumu ahlakına kavuşturalım derken sınırsız yozluğun kapılarına açtık hem de uygarlık ve gelişmişlik diyerek.
O kadar çok sınır çizilmişti ki etrafımıza ölçüsüzlüğü özgürlük belledik. Yine olmadı toplum huzursuz ve ahlaklı değildi. Çünkü çözüm arama yöntemimiz yanlıştı. Resmiyet adına ahlaksızlaştırılıyor namus adına namusuzlaştırılıyorduk. Çünkü gururumuz yerle bir ediliyor devlet istediği zaman istediği saate gelip namusumuza el atıyordu. İrademiz ve düşüncelerimiz devlet zihniyeti tarafından işgal ediliyordu.
Toplum olarak boğuluyorduk evimize bir ekmek getirene kadar onca zamanımızı veriyor yine eve eli boş dönüyorduk. Düşüncelerimizi ekmeğin ardına dört nala koşturduk. Ayaklar altında ezildi böylece ahlak ve güven. Komşu komşuyu tanımaz hale geldi, uzaktık birbirimize. Kadın olarak konuştuğumuz ya akrabamız olmalı ya da kimseyle konuşmamalıydık. Aramızda elalem kavramı geliştirilmişti. Bu elalem kimdi nereden geldi de aramıza oturup bunca güvensizliği ekti bilmiyorduk. Ama kadın ve kız olarak dışarı attığımız her adımda saldırıya uğramayı göze alıyorduk. Yine toplum olarak bize öyle bir zihniyet verildi ki tek başına dolaşan kadın-kıza saldırı olağandır. Tek başına sokaklarda, herkesin ona saldırabileceği yerde ne işi vardı diyorduk. Saldırıya uğradığında onu suçladık cezalandırdık. Tecavüz zihniyetinin kadınlarla birlikte erkeği ve toplumu alt-üst ettiğini fark edemedik. Namusluyuz diye haykırıyor topraklarımızdan oluyorduk. Sürgün ediliyorduk topraklarımızdan, insanlarımızdan. Komşularımızın dili, bakışı değişti, bizimde dilimiz bakışımız değişti. Dışarı çıkarken korkuyla bakar olduk çevremize. Dışarı çıkış saatlerimizi belirledik…
Toplum olarak hastalığımızı iyice tanımadığımızdan ona iyi bir çözüm de geliştiremiyorduk. Çözüm aramak için her yola çıkışımızda karşılaştığımız ilk devlet engeliyle pes edip evimize döndük ve sığındık duvarların rutubetine. Aynaya bakarken kendimizi görmez olduk. Önce sorduk kendimize alem ne der. Biz iyi miydik, değil miydik bilemedik aleme göre şekillendirdik kendimizi. Böylece irademizi kendi elimizle sınırsızca devlete teslim ediyorduk görmeden. Böyle somut bir parmaklık olsaydı önümüzde örülen belki isyan ederdik. Ama yavaş yavaş bir kurbağa nasıl kısık ateşte pişinceye kadar alıştırılıyorsa biz de öyle alıştırıldık ahlaksızlığa…
Ahlaksızlığın, güvensizliğin iyi bir şey olmadığını aynı zamanda psikolojik hastalıklar ürettiğini de gördüğümüzden başkaldırdık. Ama koskoca bir korku vardı yüreğimizde. Devlete el kalkar mıydı, sen koskoca devlet karşısında neydin ki? Bu durumu asla kabullenmeyip sürekli isyan içinde olan topluluklarımız da oldu. Savaştılar hem de ölümüne savaştılar. Böyle ahlaksızlığın sınır tanımadığı bir devlet zihniyetiyle yaşamaktansa ahlaklı bir toplum için savaşarak ölmeyi onurlu bir yol olarak görüp savaşarak can verenler oldu. Özgür ve iradeli bir yaşam için Ortadoğu toplumu olarak çok ağır bedeller ödedik. Bugün mirasını sahiplendiğimiz mücadele büyük bedeller vererek bize eylem meydanları açtılar.
Bir kadın, bir erkek, bir toplum olarak bir araya gelebilmemiz için devletin saldırabilirsin zihniyetinden yıkanmamız gerekiyor. Toplumumuza bizim gözüyle bakmamız kaçınılmaz bir toplum ihtiyacı olarak karşımıza çıkıyor. Artık anlıyoruz ki bizi hasta eden güvensizliği ve ahlaksızlığı büyüten devlet zihniyetinin kendisidir. Onun için de ilk önce kendimizi el alem zihniyetinden kurtarmamız ve saldıracağımız kızın-erkeğin bizim olduğunun bilincine yeninden kavuşmamız gerekiyor. Düşüncelerimizi bizden alıp bizi güdüseliğe boğan zihniyete dur demeliyiz. Sadece bedensel saldırılara değil düşünce ve irade saldırılarına en çok da vicdanımızı sağırlaştıran egemen zihniyete dur diyeceğiz. Çünkü bu zihniyet bırak alemi kendi ailesine bile saldırı ruhunu ayaklandırıyor. Tecavüzler hangi topluma hangi devlete bakarsak bakalım yaş ve cins ayrımı artık yapmamaktadır. Ayrıca devlet zihniyeti bu tecavüzleri daha da geliştirmek için saldırı içinde olan unsurları tutuklamamakta herhangi bir ceza yaptırımına gitmemektedir. O el alem dediğimiz ve yabancı olarak gördüğümüz aslında kendimizdik. Ama devlet zihniyeti bizi bizden uzaklaştırdığı için hep çok uzakta ve bizi tanımayanlar olarak düşündük.  
Kendi irademizi tanıdığımız ve özgürlüğe aç olduğumuzu gördüğümüz bu çağda devlet zihniyetini de toplumun yeniden öz iradesine kavuşarak aşacağına inanıyorum. Çünkü saldırdığımız her insan bizim insanımız bilinciyle yaşama ve insanlara yaklaşmak için vicdanımızın kapılarını açtık. Her gün farklı bir yerde toprağa gömdüğümüz kızlar bizim kızlarımız, kişilikleri yaşadıkları tecavüz sonucu param parça olan erkekler bizim insanımız, kardeşimizdir. Annemizin, babamızın, kardeş olarak bizim birbirimize bakışlarımız yabancılaşmasın diye devletin tecavüz zihniyetine elbette dur diyeceğiz.
Devletin toplum iradesizdir haykırışına karşı biz iradeli ve vicdanlıyız sloganın haykıracağız. Bizim kızlarımız, bizim toplumumuz anlayışını demokratik bir ahlakla bin yıllardır yüreğimizde özgürlüğe susamış özlemimizle inşa edeceğiz. Devlet tecavüz edenleri yargılamıyor ve serbest bırakıyorsa biz toplum olarak bizden uzaklaşmış bize saldırı gözüyle bakan birini kendi aramızda barındırmak zorunda değiliz. Suç toplum olarak bizim içimizde yaşanmışsa bunun çözümünü de kendi içimizde geliştirebilmeliyiz. Bunun için toplumun her katmanında örgütlülükler geliştirmeli örgütlenmeyen tek bir insanımızı bile bırakmamalıyız. Halk örgütlülüğü için genç-yaşlı kadın-erkek olarak örgütlülüğümüzü daha çok güçlendirmeliyiz. Halkımızı tabandan örgütleyen meclislerimizi çoğaltmalıyız...
Henüz ergenlik çağına ulaşmamış çocuklarımıza her gün farklı bir yerde tecavüz eden zihniyeti tarihin karanlık sayfalarına mahkum edeceğiz. Eyleme geçmiş ve iradesine kavuşmuş bir toplumun karşısında hiçbir devletin ve sistemin durmaya gücü yoktur. Bir toplumu iradesine kavuştu mu devletin yöneteceği kimse kalmayacağından zihniyeti de yerle bir olacaktır. Toplumda yaşayan herhangi biri olarak tecavüze uğramış irademizden özür dileyerek ve her gün tecavüz kültürüyle yüz yüze kalan çocuklarımızdan bağış dileyerek çıkmalıyız meydanlara. Alnımız açık çıkabilmeliyiz yüreğimizin mahkemelerine. Aynalara bakarken ben nasıl yaşamalıyım ve nasıl yaşıyorum sorularını daha bir cesaretli sorabilmeliyiz kendimize. Kendi topraklarımızda lal ve sürgün olduk. Onun için yeniden kendi ahlakımıza, irademize ve bizim olan topluma kavuşmak için haykırma ve eyleme geçme zamanıdır. Eğer susarım diyorsanız unutmayalım ki bu tecavüz kültürünün kadını erkeği kalmamıştır, elalemin saldıracağı her an biz olabiliriz.
Eğer ben yaşamımı her an saldırıya uğrayacak bir biçimde yaşamak istemiyorum diyorsak, çıkalım sokağa ve haykıralım. Düşüncelerimizi ve yaşam gücümüzü güdülere vereceğimize yeniden yaşamı güzel ve ahlaklı örebilmek için eyleme geçelim.