Adaya sığmayan  Direniş - 3

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 16 Şubat 1999 günü İmralı Adası‘nda bulunan cezaevine getirilmesi ile birlikte bir yandan derinleştirilen tecrit koşulları ile baş ederken diğer yandan da barış sürecine ilişkin temaslarını hızlandırdı. Öcalan, İmralı’da buluduğu dönemde birçok defa sürecin iyi ilerlemesi için ateşkes ilan ederken son iki yılda da 15 kez devlet heyeti ile görüştü. 1999 sürecinden önce de sorunun demokratik temelde çözümü için barış arayışlarını sürdüren ve kimi dönemlerde tektaraflı ateşkesler ilan eden Öcalan, sürekli devletin bir numaralı hedefi haline getirildi.
Kürt Halk Önderi Öcalan’a yönelik ilk ciddi yönelim PKK’nin 2. ateşkesini ilan ettiği 1995 yılında gerçekleştirildi. Bu dönemde devlet bir yandan Öcalan ile ateşkesin koşullarına yönelik görüşmelerde bulunurken, öte yandan da Öcalan’a yönelik suikast girişimleri yapılıyordu. Eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür’ün Ergenekon yargılamaları kapsamında yaptığı itiraflara göre, devlet bir ton C4 patlayıcı ile Öcalan’a suikast girişiminde bulundu. 6 Mayıs 1996 tarihinde gerçekleşen bu başarısız suikast girişimi, aynı zamanda 2. ateşkesin sona ermesine neden olmuştu.

İdam tehdidi ve nefret söylemleri

Öcalan’ın İmralı Adası’na getirilmesinden sonra da barış arayışları artarak devam etti. Ancak Öcalan’ın yargılanmasıyla birlikte idam tartışmaları başladı. İdam tehdidi altında barış taleplerini dile getiren Öcalan’a karşı Türkiye’de dört bir taraftan linç girişimleri ve nefret eylemleri örgütlendirildi. Bu dönemde bile barış arayışlarını sürdüren Öcalan 1999-2004 yılları arasında 5 yıllık kesintisiz bir çatışmasızlık süreci başlattı.
Bu dönem içinde Öcalan üzerinde bir yandan idam tehdidi öte yandan nefret eylemleri sürdürülürken, bir yandan da durumu siyasi şantaj olarak kullanıldı. Özellikle çatışmaların yeniden başladığı Haziran 2004 tarihinden sonra iktidarda bulunan AKP Hükümeti, Öcalan’a yönelik tecridi bir politika olarak uyguladı. Özellikle 2004-2005 tarihinde Öcalan aylarca ailesi ve avukatlarıyla görüştürülmedi. Diğer tutuklu ve hükümlülerden farklı olarak her türlü iletişim, haberleşme olanaklarından mahrum bırakılan Öcalan, zaman zaman havalandırmaya çıkarılmadı.

Çözüm için Yol Haritası

AKP Hükümetinin “Kürt açılım” adıyla başlattığı ve sonra adını “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” olarak değiştirdiği sürece katkı sunmak amacıyla çözüm adımlarını somutlaştıran Öcalan, 156 sayfalık “Yol Haritası”nı 15 Ağustos 2009 tarihinde cezaevi idaresine teslim etti. Öcalan’ın sorunun çözümünü 10 temel ilke başlığında topladığı Yol Haritası ancak 1 buçuk yıl sonra kamuoyuna ulaşabildi. Öcalan, “çekileceğim” sözünü ilk kez Yol Haritası‘nı teslim etmeden önce söyledi.
Kürt Halk Önderi Öcalan, 2 Ağustos 2009 tarihinde ilk kez çekileceği uyarısını şu sözlerle dile getirdi: “Ben 15 Ağustos’ta kendi yol haritamı sunduktan sonra çekileceğim. Artık çözümün nasıl olacağına ilişkin Kürtler kendi kararını verir, PKK kendi kararını verir, DTP kendi kararını verir, Kürt halkı kendi kararını verir. Herkes kendi kararını kendisi verir. Ben buradan dağdaki adam hakkında karar verecek durumda değilim. Her grup, her kişi kendi kararını kendisi verir. Çünkü eziyeti kendisi çekiyor, kendisi ölüyor, kendisi mücadele veriyor. Kürtlerin de 40 bin şehidi var. Değerleri var. Çok büyük mağduriyetleri var. Kürtler kendi kararlarını kendileri verirler.”
Öcalan’ın bu açıklamasından bir ay sonra “demokratik siyasette ciddi bir tıkanma yaşandığını“ belirterek, sürecin önünün açılması için “barış grupları”nın Türkiye’ye gelmesi çağrısında bulundu. Öcalan’ın çağrısı üzerine 19 Ekim 2009 tarihinde Kandil ve Maxmur Mülteci Kampı’ndan 4’ü çocuk 34 kişiden oluşan Barış ve Demokratik Çözüm Grubu Silopi’deki Habur Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye giriş yaptı. Grubun girişini ilk gün olumlu değerlendiren hükümet, daha sonra tavrını bir anda sertleştirdi. Böylece Avrupa Barış Grubu’nun Türkiye’ye girişi gerçekleşmedi. Habur’daki grup üyelerinin serbest bırakılmasını “normal” karşılayan hükümet, daha sonra grup üyelerinin tutuklanmasına ise ses çıkarmadı.

Geçitli görüşmeye patladı

Yaşanan gerilimlerinin ardından ise 31 Mayıs 2010 tarihini işaret eden Öcalan, Kürtlerin yaşadığı durumu bir soykırım olarak nitelendirerek, ikinci uyarısını yaptı: “Bu süreci daha fazla devam ettirmemin ne anlamı, ne faydası, ne de şartları vardır. Bir muhatap bulamadığımdan dolayı da 31 Mayıs’tan sonra çekiliyorum.” Muhatap bulamadığını ifade eden Öcalan, bunun bir savaş çağrısı olmadığını özel olarak vurgulayarak, sorumluluğun artık KCK’de olacağını kaydetti. Öcalan’ın “çekileceğim” uyarısının hemen iki ay ardından ise 13 Ağustos’tan başlamak üzere 20 Eylül tarihine kadar geçerli olmak kaydıyla ateşkes ilan edildi. KCK, ilan ettiği ateşkesin kalıcılaşması için ise 4 maddelik “barış planı”nı açıkladı.
Öcalan’ın devlet heyetiyle yaptığı görüşmeler devam ederken, 16 Eylül 2010 günü Hakkari’nin Geçitli (Peyanis) Köyü’nde bir minibüsün geçişi esnasında patlama meydana geldi, 9 kişi yaşamını yitirdi. Patlamanın, heyet ile Öcalan arasında yapılan görüşmeye denk gelmesi dikkat çekti. Öcalan, patlama için şu açıklamayı yaptı: “Yapılan bu son patlamayla buradaki görüşmeler dinamitlendi, bombalandı. Bu görüşmeler oldukça verimli geçiyordu, umutluydum.”

Çözüm için somut öneriler

Öcalan, üçüncü uyarısında 31 Ekim 2010 tarihine dikkat çekerek, 31 Ekim’de devlet tarafından çatışmasızlık kararına karşılık verilmediği takdirde aradan çekileceğini söyledi. Öcalan, dördüncü uyarısını ise Mart 2011’de yaptı. AKP Hükümetinin Öcalan’ın yaptığı uyarılara karşı kayıtsız kaldığı dönemde, devlet heyetiyle görüşmelerini sürdüren Öcalan, heyetin yetkisi hakkında kafasında oluşan soru işaretlerini ortaya koyarak, AKP Hükümeti tarafından sorunun çözümüne yönelik pratik adımların atılmaması ve sürece kayıtsız kalınması durumunda süreçten çekileceğini duyurdu. Öcalan, Mart ayında İmralı‘da heyet ile yaptığı görüşmelerin ulaştığı boyutu şöyle açıkladı:
“Burada bir diyalog devam ediyor. Kimi pratik öneriler aşamasına gelmiş bulunmaktayız. Bu pratik öneriler çerçevesinde yaz başına kadar gelişmeleri takip etmek gerekiyor. Diyalog ve müzakere yöntemine şans veriyoruz. Bu yöntem pratikleşirse 2011 yılı çözümün geliştiği yıl olacaktır. Eğer bu diyalog ve müzakere yöntemiyle sonuç alınmazsa 2011 yılının ikinci yarısından itibaren topyekûn direniş ve özgürlüğü sağlama sürecine girilecektir.”
İmralı’da görüşmeler pratik önerilere dönüşürken, Türkiye’nin 12 Haziran genel seçimlere kilitlendiği dönemde KCK de eylemsizlik kararını 15 Haziran tarihine çekti. 15 Haziran 2011 tarihi ise Öcalan’ın verdiği beşinci çekilme uyarısı oldu. Öcalan, bu kararını şöyle duyurdu: “15 Haziran’dan sonra herhangi bir erteleme ya da uzatma durumu söz konusu olmayacaktır. Bu nettir. 15 Haziran son tarihtir. Ben 12 yıldır burada sürekli demokratik-barışçıl çözüm için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Halkımız böyle bilsin.” Öcalan’ın bu açıklaması merkez medya tarafından ısrarla “tehdit ve şantaj” olarak yorumlandı. Söylediklerinin “tehdit ve şantaj” olmadığına dikkat çeken Öcalan, AKP Hükümeti ve heyetten sorunun çözümüne yönelik somut adım atmaları için “yeşil ışık” beklediğini söyledi. 27 Mayıs 2011 tarihinde avukatlarıyla yaptığı görüşmede Öcalan, şu ifadeleri kullandı: “Bir yeşil ışık bekliyorum. Sonuç almamız durumunda 15 Ağustos’tan itibaren yeni bir süreç başlayacak.”


Ya çözüm ya da devrimci halk savaşı
Öcalan, 24 Haziran avukat görüşmesinde şunları söyledi: “Burada yaptığımız görüşmeler önemlidir, ciddidir. Belli bir aşamaya da gelmiştir. Artık konuşma, tartışma aşamasını bitirmiş bulunuyoruz. Tartışacağımız bir konu kalmadı. Benimle görüşenler devlet adına görüştüler. Hükümet Kürt sorununun demokratik anayasal çözümü konusunda pratik adımlar atmazsa kriz doğar. Bugüne kadar yapılan görüşmelerin oyalama amaçlı olduğu ortaya çıkar. 15 Temmuz’a kadar benimle tekrar görüşmeye gelecekler. Bu görüşmede pratik adımları hayata geçiremeyeceklerini beyan ederlerse ondan sonrası devrimci halk savaşı devreye girer.”
Öcalan’ın bu çağrısı da yanıtsız kalırken, hükümet yetkililerinin söylemleri giderek sertleşmeye başladı. Tam da bu süreçte Öcalan, 6. ve son uyarısını devlet ve Kandil’e şöyle seslenerek yaptı: “Benim yapacaklarım bitti. Bundan sonra benim rolümü sürdürmem için sağlık, güvenlik ve özgür hareket alanının sağlanması gerekiyor. Artık bunlar olmadan hiçbir şey yapmıyorum. Ben burada pratik önderlik yapamayacağımı, bu şartlarda bunu sürdüremeyeceğimi söylemiştim. Her iki taraf da bana bir şeyler söylüyorlar. Devletin-AKP’nin zaten ne yaptığı ortada. Her iki taraf da beni idare ediyor. Bundan sonra benim rolümü sürdürmem için sağlık, güvenlik ve özgür hareket alanının sağlanması gerekiyor.” Adeta adım adım gelen “çekiliyorum” açıklamasının ardından Öcalan’ın avukatları ile yaptığı görüşmeler “koster bozuk” veya “hava muhalefeti” gerekçeleri ile engellendi.

Tecrit cezalandırma yöntemi

Öcalan’ın, görüşmelerinin engellenmesinin hiç bir zaman siyasi gelişmelerden bağımsız olarak gelişmedi. Öcalan’ın avukatları ile yaptığı görüşmelerin engellendiği tarihilerin Türkiye’de Kürt sorununda önemli gelişmeler ve krizlerin yaşandığı dönemlere denk gelmesi dikkat çekiyor. Tecridin yoğunlaştığı 2008 yılında, sınır ötesi operasyonla Kürt sorununda tasfiye politikası devreye konuldu.
2009 yılında, 29 Mart yerel seçimlerinden sonra Kürt siyasetçilerine dönük “KCK” adıyla operasyon başlatıldı. 2010 yılında, tek taraflı eylemsizliklere yanıt verilmedi ve askeri operasyonlar ile çatışmalar tekrar tırmandırıldı. 27 Temmuz 2011‘de avukatları ile yaptığı son görüşmede “Benim yapacaklarım bitti. Bundan sonra benim rolümü sürdürmem için sağlık, güvenlik ve özgür hareket alanının sağlanması gerekiyor” diyen Öcalan‘ın, o günden bu yana avukatlarıyla görüşmesi engelleniyor.

AKP Hükümeti’nden itiraf
Bunun bir devlet politikası olduğu ise birçok kez devlet yetkilileri tarafından itiraf edildi. Türk Başbakan Tayyip Erdoğan ve ardından danışmanı Yalçın Akdoğan’ın yaptığı “İmralı’da yeni düzenleme yapılacak” açıklaması, tecridin siyasi kararla ağırlaştırıldığını doğruladı. Adalet Bakanı Sadullah Ergin de yaptığı açıklamayla tecridin bir hükümet kararı olduğunu itiraf etmişti.
Öcalan’a yönelik tecride yasal kılıf arayışı olarak hazırlanan ve 11 Ocak’ta Meclis Adalet Komisyonu’nda kabul edilen “Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” Nisan ayında Meclis Genel Kurulu’nda görüşüldü. Maddenin kabulünün “savaş kararı” olacağını belirten BDP’nin yoğun muhalefeti ve Kürt halkının tepkisi sonucu “şimdilik” geri çekildi. Yarın: İnsan hakkı savunucuları: Tecridin sistematik olması insanlığa karşı suçtur.

Hazırlayan: ALPER ATALAY



MUSTAFA KARASU: Kürt Halk Önderi’nin özgürlüğünü istemek


Kürt Halk Önderi bir yıldır ağır tecrit altında. Ağır tecrit altında tehdit ve şantaj politikasına maruz kalıyor. Kürt Halk Önderi AKP politikalarını teşhir ettiği için böyle bir tecrit uygulanıyor. Aylar önce Kürt Halk Önderi avukatlarına “sizleri görüştürmeyebilirler, hatta sizlere bile yönelirler” demiştir. AKP’nin politikalarını gördüğünden bu tecrit ve tutuklamaları öngörmüştür.
İmralı’da uygulanan tehdit, tecrit ve şantaj politikası Kürtlere bakışın ne olduğunun özetidir. Türk devletinin ve tüm sömürgecilerin Kürtlere bakışı Kürt Önderlerine yaklaşımda somutlaşmıştır. Kürtler söz konusu olduğunda bu gerçeklik hiçbir toplumda olmadığı kadar nettir. Bu açıdan Türk devletinin Kürtlerin önderlerine yaklaşımıyla Kürtlere bakışı arasındaki bağı görmemek ya sömürgeci zihniyetin etkisiyle yüreği ve beyni körelmektir ya da art niyetli olmaktır.
Kırk yıldır Kürtlere önderlik yapan bir lidere bu tecrit ve tehdit politikası uygulanıyor. Bu önderlik yalnız Kuzey Kürdistan’da değil, Doğu, Güney ve Batı Kürdistan’da da etkilidir. Avrupa ve yurtdışı Kürtlerinin çoğu da bu önderliğe bağlıdır. Bir topluma  öncülük etmiş, bir toplumu eğitmiş, örgütlemiş ve harekete geçirmiş bir önderliğe sahip çıkamayan toplum hiçbir değerine sahip çıkamaz. Önderler de toplumun önemli değerleridir. Zaten sömürgeci güçler de düşmanlar da toplumları önderlikleri şahsında mahkum ederler. Bu gerçeklik dünyadaki bütün toplumlar için geçerli olduğu gibi, en fazla da Kürtler için geçerlidir. Şeyh Sait ve Seyit Rıza’nın arkadaşlarıyla birlikte idam edilmesi, Kasımlo ve Şerefkendi’nin katledilmeleri bilinçli gerçekleştirilmiştir. Önderler toplumlar için o kadar önemlidir ki, bugün Şeyh Sait ve Seyit Rıza’nın kemikleri bile ailelerine teslim edilmiyor. Toplumlar için önderlerin ne anlama geldiğini çok fazla ayrıntılandırmaya da gerek yok. Hele Kürt toplumu gerçeğinde ne anlama geldiğin yakın Kürt tarihi tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.

Bitirme savaşının merkezi…

Uluslararası komplo Kürt Halk Önderi şahsında Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini bitirmek istiyordu. Bu bitirme savaşının merkezi şu anda İmralı’dır. Kuşkusuz tasfiye harekatı dağda, şehirde ve her yerde sürmektedir. Türk devleti birçok gücün de desteğiyle Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi hedeflemiştir. Özellikle ABD ve NATO’nun Ortadoğu’ya yönelik saldırısının taşeronu olarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi ummaktadır. Böyle bir tasfiye harekatının yürütüldüğü bir döneminde Kürt Halk Önderi’nin düşüncelerinin topluma ve Ortadoğu halklarına ulaşması da istenilmemektedir.
Kürt Halk Önderine yönelik bu tecrit Kürt halkına yönelik saldırının kapsamını ve boyutlarını göstermektedir. Bu tehdit, tecrit ve şantaj politikası herhangi bir tepki ya da herhangi bir konuda gösterilen kızgınlığın sonucu değildir. 13,5 yıldır böyle bir tecrit, tehdit ve şantaj politikası uygulanmamıştı. Dünün Ergenekoncusu denen ordu içindeki ittihatçı ulusalcı hizbin bile aklına bu düzeyde bir tecrit gelmemiştir. AKP’nin şimdi bu tecridi uygulaması tasfiye konseptinin kapsamını göstermektedir.
Kürt Halk Önderi Bir Halkı Savunmak adlı savunmasının Ortadoğu bölümünde Ortadoğu diktatörlerinin karakterini tanımlarken onların hiçbir biçime dikkat etmediklerini ve despot özün hiçbir biçime gerek duymadan kendilerini ortaya koyduğunu söylemektedir. Şimdi AKP Hükümeti İmralı tecridi ve KCK tutuklamalarında olduğu gibi hiçbir hukuki biçime bile gerek duymadan özündeki faşist karakteri doğrudan dışa vurmaktadır. İmralı’daki uygulama ne uluslararası ne de iç hukuka uygundur. Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu söylemi de bir palavradır.
Türk devleti bu önderlikle yıllardır görüşüyordu. Avukatlar Türk devletinin kontrolünde İmralı’da görüşme yapıyordu. Hatta bizzat devlet yetkilileri PKK ile İmralı arasında mektuplar getirip götürüyordu. Bunlar KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı tarafından açıklanmıştır. Kürt Halk Önderinin düşüncesi nedir, PKK’nin düşüncesi nedir bunları da devlet biliyordu. Kürt Halk Önderi bu görüşmeler sürecinde birkaç defa PKK’nin ateşkes ilan etmesini istedi. AKP bu süreci oyalamak ve kendi iktidarını pekiştirmek için; Kürt hareketi ise devleti ve toplumu çözüme hazırlayarak AKP’yi çözüme zorlamak için yürütüyordu. Bir çözüm niyeti ortaya koymadığından bu oyalama politikasına dur denilince AKP İmralı’ya yönelik bu tecride yöneldi. KCK davası adı altında BDP’yi tasfiye harekatı başlattı. Bugün BDP hiçbir kapatma sürecinde olmadığı kadar saldırı altındadır. Bu bile AKP gerçeğinin önceki iktidarlardan ve zihniyetten daha tehlikeli olduğunu ortaya koymaktadır.

Neden şimdi İmralı dışlanıyor?

Kürt Halk Önderi’ne uygulanan bu politika savaşta ısrardır. Zaten Kürt Halk Önderi’ne yaklaşım değişmedikçe ne Kürt sorunu çözülür ne de bu savaş biter. Daha düne kadar Kürt sorununda en makul çözüm önerenin Kürt Halk Önderi olduğunu söylemiyorlar mıydı? Herkes Kürt sorununun çözümünde en temel aktör İmralı demiyor muydu? İmralı olmadan bu sorun çözülmez denilmiyor muydu? Oslo’ya gidenler de, İmralı’ya gidenler de bunu özellikle belirtmiyorlar mıydı? Türkiye’de neredeyse böyle bir konsensüs oluşmamış mıydı? Neden şimdi İmralı dışlanıyor; İmralı’yla Kürt sorununun alakası yoktur deniyor? İmralı’nın özgürlüğüyle Kürt sorunu arasında bağ yoktur deniliyor! AKP’nin taktik değiştirmesi gündeme girince Türkiye’de de söylem değiştirenler çok oldu.
Şu bir gerçek ki, Kürt Halk Önderi en makul çözüm önerileri sunuyor. Kürt sorununun çözümü için devlet olmaya gerek yok zihniyetini Kürtlerde ve Ortadoğu’da geliştiren bu önderliktir. Barışçıl demokratik çözüm zihniyetini Kürt toplumunda, Türkiye ve Ortadoğu’da geliştiren bu önderliktir. Her şeyden önce bu gerçeğin görülmesi gerekir.
Önderlik aynı zamanda Kürt halkının taleplerinin sembolleştiği kişidir. Bugün Kürtlerin taleplerini en rafine ve bilinçli ortaya koyan Kürt Halk Önderidir. Kürt halkı da bu talepler etrafında bu önderlikle kenetlenmiştir. Hiç kimse Kürtleri aptal, kendisini akıllı yerine koymasın. Kürt sorununu çözmek isteyen bu önderliğe doğru yaklaşır. Üç beş yıllık sorundan söz etmiyoruz. Bu önderliğin öncülüğünde yürütülen kırk yıllık bir mücadele var. Hiç kimse demagoji yapmasın! Kürt Halk Önderine yaklaşım değişmediği müddetçe Kürt halkına yaklaşım değişmeyecek ve çözüm için adım atılmayacaktır. Kürt sorununda turnusol Kürt Halk Önderine yaklaşımdır. AKP Hükümeti ve devletine artık evelemeyi gevelemeyi bırakın, bu sorunun çözümü için adım atın diyoruz. Eğer yeni Türkiye’nin kuruluşu Kürtlerin varlığını ve haklarının kabulü üzerine kurulacaksa bu halk önderinin de bu işin içinde olması gerekir. Güney Afrika’da böyle olmadı mı?
Kürtler önderlerinin özgürlüğünü de tüm demokratik haklarının kabul edilmesini de istiyorlar. Kürt halkının Önder Apo’yu özgürleştirmedeki iradesi kendi özgürlüğünü kazanmadaki kararlılığının ve ısrarının ifadesidir.