Artık geldiğimiz aşamada İmralı’yla hiçbir şekilde fiziki, sözlü, yazılı temasımız olmuyor. Daha nitelik değiştiren ve her geçen gün ağırlaşan mutlak bir tecrit süreci yaşıyoruz.
BERİTAN CANÖZER / JINNEWS/AMED
Kürt Halk Önderi Abdullan Öcalan’a yönelik tecridin etkilerinin toplumun tümü tarafından hissedildiğini belirten HDP’li Ebru Günay, ”Cezaevlerindeki ve sokaktaki uygulamalara baktığımızda aslında İmralı Adası’nda başlayan ve oradan genelleşen uygulamalardır”” dedi.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit Nisan 2015’ten beri sürüyor. Ailesinin ve avukatlarının yaptığı tüm görüş başvuruları reddedilirken, avukatların yaptığı 763 görüşme başvurusu ”hava muhalefeti”, ”koster bozuk”, ”koster onarımda”, ”OHAL” ve ”5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun gereğince hükümlüler hakkında getirilen kısıtlamalar” gerekçeleriyle reddedildi. En son önceki Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na 764’üncü başvuru yapıldı ve yeniden reddedildi. Dün de Öcalan’ın kardeşi Mehmet Öcalan, ablası Fatma Öcalan ve vasisi Mazlum Dinç; diğer tutuklulardan Hamili Yıldırım’ın kardeşi Polat Yıldırım, Ömer Hayri Konar’ın kardeşi Ali Konar ve Veysel Aktaş’ın ablası Sabiha Aslan avukatları aracılığıyla savcılığa görüş başvurusunda bulundu. Bu başvuru kabul edilmedi. Öcalan’la en son 11 Eylül 2016’da kardeşi Mehmet Öcalan ile görüşmüştü.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Mardin Milletvekili ve Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Ebru Günay, tecridin etkilerini ve başvuruların reddedilmesini değerlendirdi.
İmralı ile hiçbir temas yok
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) İmralı koşullarını tecrit olarak kabul ettiği kararlarına işaret eden Günay, fakat bu kararların bile İmralı’nın mevcut durumunu anlatmaya yetmediğini söyledi. Günay, ”Artık geldiğimiz aşamada İmralı’yla bizim hiçbir şekilde fiziki, sözlü, yazılı hiçbir temasımız olmuyor. Mutlak tecrit olarak değerlendirdiğimiz bir sürecin içine girdik. Daha nitelik değiştiren ve her geçen gün ağırlaşan bir tecrit süreci yaşıyoruz. En son 2016’da kardeşi Mehmet Öcalan’ın kurmuş olduğu bir fiziki temas var. Onun dışında herhangi bir iletişim kurulabilmiş değil” dedi.
Gireni içine alan bir sistem
İmralı tarihinin en iletişimsiz dönemini yaşadıklarını söyleyen Günay, avukatlar görüştürüldüğünde aile, aile görüştüğünde siyasi heyet, heyet görüştürüldüğünde ise aile ve avukatların görüştürülmediğini hatırlattı. Fiziki temasın da tecridin kaldırıldığı anlamına gelmediğini kaydeden Günay, bu sistematik halin dağılması gerektiğini söyledi. ”Adanın tecridi, içine gireni içine alan bir durum” diyen Günay, İmralı’da kalan tutsakların grup olarak 2013’te gidenler olduğunu hatırlatarak, ekledi: ”Hepsi aslında farklı cezaevlerindeyken aileleri ile görüşen, iletişim kurabilen, mektup yazan, mektup alan, resim çizen ya da daha birçok haktan faydalanabilen tutuklulardı.”
Sokağa çıkma yasaklarının mantığı
Tutsakların İmralı Adası’na gittiklerinden bu yana aileleri ve avukatlarıyla görüşemediklerini ve diğer haklarından da faydalanamadıklarını kaydeden Günay, şöyle devam etti: ”İmralı’dan 2 kişi Silivri Cezaevi’ne sürgün edildi ve elbette orada da çok sıkıntılar yaşıyorlar ama en azından aile görüşlerini sağlayabiliyorlar. Dolayısıyla buradan baktığımızda tecridin kendisi her geçen gün ağırlaşan bir sistemdir. Ben tecridin mevcut hükümet tarafından bir yöntem olarak görüldüğünü düşünüyorum. AKP hükümeti 2002’den beri iktidar ve o tarihten beridir İmralı Adası’ndaki her şeyden sorumludur. İmralı sistemi bir teklik üzerinden kuruldu. Sokağa çıkma yasaklarının mantığının tamamı tecrit etmekten gelir. Bunlar tabi kadın politikasına da yansıyor. Bir toplum orada kırılmaya çalışılıyor, bir toplumun iradesi kırılmaya çalışılıyor. ‘Tecrit oldu, bitti’ değildir, yani tecridin etkilerini aslında toplumun kendisi derinden hissediyor.”
Öcalan-toplum diyalektiği gerçektir
Öcalan’ın müzakereye geçiş sürecinde kendisine ”Kendiniz için ne istiyorsunuz” diye sorulduğunda, ”Özgürlük, sağlık ve güvenlik koşullarının yaratılması” diye yanıt verdiğini aktaran Günay, şunları söyledi: ”Bu özgürlük cezaevi içerisinde rahat hareket edebilmekti. Bugün Ortadoğu’da tabana indiğimizde hepimizin tek tek sağlık, özgürlük ve güvenlik koşullarımızın yaratılmasına ihtiyacımız var. Yakın zamanda bir gecede 200 kişi gözaltına alındı. İşte bunu da tecrit politikasından bağımsız değerlendiremeyiz. Hani ‘Öcalan’ın sağlığı, özgürlüğü toplumun sağlığı, özgürlüğü ve güvenliğidir’ diyoruz ya, bu gerçekten böylesi bir diyalektiği ifade ediyor.”
İmralı’dan başlayıp genelleşiyor
Görüşme başvurularının sürekli reddediliyor olmasını hukuki bir skandal olarak değerlendiren Günay, Olağanüstü Hal’in (OHAL) fiilen hala devam ettiğini ekledi. Herkese ayrı bir bahane sunulduğunu kaydeden Ebru Günay, ”Görüş talebimize hiçbir şekilde olumlu dönüşler yapılmıyor. Başvuruların reddediliyor olması aslında hükümetin Kürt sorununa yaklaşımıyla ilgili bir sorun. Cezaevlerindeki ve sokaktaki uygulamalara baktığımızda aslında İmralı Adası’nda başlayan ve oradan genelleşen uygulamalardır” şeklinde konuştu.
Güven’in eylemi çığlıktır
Cezaevindeyken 1995’te 100 tutsak ile birlikte 47 gün açlık grevinde kalan HDP MYK Üyesi Mahfuz Güleryüz, “Leyla Güven’in açlık grevi, İmralı tecridine ve toplumdaki sessizliğe karşı adeta bir çığlık olarak ortaya çıktı” dedi.
Türkiye’de yaşanan hukuksuzluklara dikkat çekmek amacıyla 1995’te Buca Cezaevi’nde 47 gün açlık grevinde kalan HDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) Üyesi Mahfuz Güleryüz, Güven’in açlık grevi eylemini değerlendirdi. Aslında Güven’in açlık grevinin amacının çok kapsamlı olduğunu söyleyen Güleryüz, şöyle devam etti: “Leyla vekilimizin açlık grevi, tutukluluk koşullarına dair yapılmış olan bir itiraz değildir. Leyla vekil, bugün tahliye edilse dahi açlık grevine devam edeceğini düşünüyorum. Açlık grevinin talebi, çok açık ve nettir. Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın üzerinde yıllardır devam eden hukuksuz ve insanlık dışı tecridin kaldırılmasına dönüktür. Kürt halkı, tecridin son bulması için çeşitli girişimlerde bulunsa da bugüne kadar bir çözüme ulaşmış değil. Zamana ve şartlara bakmaksızın bu meselenin bir an önce temel politika haline getirilip çözüm iradesi olarak ortaya çıkarılması gerekiyor.”
“Leyla Güven’in açlık grevi, İmralı tecridine ve toplumdaki sessizliğe karşı adeta bir çığlık olarak ortaya çıktı” diyen Güleryüz, “Güven’in eylemi, toplum ve tüm demokratik kitleler tarafından çok güçlü bir şekilde sahiplenilmeli. Tecridi ancak birlikte kırabilir ve çözümsüzlük sürecini aşabiliriz” şeklinde konuştu.