İmralı’da uygulanan görüşme yasağı üçyüz günü aşmış. PKK Lideri Abdullah Öcalan son üçyüz gündür sadece bir kez kardeşiyle görüşebilmiş. Avukatlarıyla ise hiç görüşememiş. Böyle giderse yakında bir yıla ulaşacak.
Bunun için geçen günlerde Kürt kadınları bir haftalık bir nöbet eylemi yaptılar. Kürt halkı bu nedenle öfkeli ve gergin. Her yerde PKK Lideri ile dayanışma eylemleri gelişiyor. AKP Hükümetinin bilinçli ve planlı tecrit ve işkence uygulamaları protesto ediliyor.
Kürtler çok haklı olarak Önderleri Abdullah Öcalan’ın sağlığından ve güvenliğinden endişe ediyorlar. Bu nedenle de özgürlüğünü istiyorlar. Her yerde “Öcalan’a Özgürlük” talepleri yükseliyor. Nasıl endişe etmesinler ki! Üçyüz günlük mutlak tecrit dile kolay bir şey! Dünyada bunun bir benzeri herhalde başka bir yerde yoktur!
Kürtler bu durumu “Ağırlaştırılmış tecrit ve imha süreci” olarak ifade ediyorlar. Çünkü zaten İmralı sisteminin doğal yapısı bir tecrit. Yani zaten ondört yıldır “normal tecrit” sürüyor. Son üçyüz gündür ise mutlak bir tecrit uygulanıyor. Avukat ve aile görüşü yaptırılmıyor. Zaman zaman disiplin cezaları verilerek tecrit içinde tecrit uygulanıyor. Belki de cezaevi içinde de her türlü diyalog yasaktır. İşte bu, ağır psikolojik işkence ve imha süreci anlamına geliyor.
Bu durumu iki açıdan ele alıp değerlendirmek gerekir. Birisi uygulanan tecrit, diğeri ise bu tecride karşı göstertilen direniş açısından değerlendirmek yararlı olur. Yoksa sadece tecridi görüp de direnişi görmemek çok yetersiz ve tek yanlı kalır. Öyle ya, sadece keyf olsun diye tecrit uygulanmamaktadır. Eğer güçlü bir direniş olmasa, böyle ağırlaştırılmış tecrit ve baskıya gerek kalır mı?
Çok açık ki, zulüm düzeyindeki bu ağırlaştırılmış tecrit ve baskı, varolan güçlü direnişi kırmak içindir. Fakat bu noktada şu soru gündeme gelmektedir. Eğer bir kişi düşünce ve inançlarından vazgeçmiyor ve bunları korumak için çok güçlü ve mutlak bir direniş gösteriyorsa, sözkonusu direnişi kırmak için baskı ve zulüm uygulanabilir mi? Uygulanan baskı ve zulüm meşru görülebilir mi?
Belliki böyle bir baskı ve zulmün hiçbir meşruiyeti ve haklılığı olamaz. Hiçbir gerekçe bu tür bir baskıyı, zulmü haklı gösteremez. Düşünce ve inançlarından vazgeçirmek için bir kişiye baskı ve zulüm uygulanamaz. O halde PKK Lideri üzerindeki ağırlaştırılmış tecrit ve baskının sahip çıkılacak ve savunulacak yanı yoktur. Çok açık bir biçimde işlenen bir insanlık suçudur.
Öncelikle AKP Hükümetinin İmralı’da uyguladığı tecridin bu karakterini saptamak önemlidir. Demekki AKP Hükümeti İmralı’da açık bir insanlık suçu işlemektedir. Bu suçu hafifletecek hiçbir gerekçe de yoktur. İmralı’daki ağırlaştırılmış tecrit uygulaması insanlık suçudur. Aslında İmralı sisteminin kendisi insan haklarına aykırıdır ve bir insanlık suçudur.
Diğer yandan böyle bir zulmün tarihteki benzeri azdır. Günümüz dünyasında ise belliki yoktur. Dolayısıyla bu uygulamayı sadece AKP Hükümetinin geliştirmesi zordur. Bu benzersiz zulmün arkasında kapitalist modernite sisteminin olduğu açıktır.
Bu da İmralı’daki ağırlaştırılmış tecrit ve zulmün diğer bir yüzünü gösteriyor. İmralı gerçeği adeta zulümle demokrasiyi ayıran bir turnusol kâğıdı oluyor. İmralı’daki mevcut baskı ve zulmü uygulayan AKP düzeni ve kapitalist dünya hegemonyası hiç demokratik olabilir mi? Diğer bir nokta ise, İmralı’da uygulanan baskı ve zulmün amacıdır. PKK Lideri bunu “Baskı ve şantaj politikası” olarak tanımlıyor. Yani PKK Lideri üzerinde bir irade kırma politikası yürütülüyor. Düşünce ve inançlarından baskı ve zulüm uygulanarak vazgeçirtilmek isteniyor.
Bunu Kürt soykırımının bir maketi olarak değerlendirmek mümkün. Dikkat edelim, Kürtleri Türk yapabilmek için toplumsal yaşamın her alanı ve her imkân kullanılıyor. Üretim, ticaret, sağlık, eğitim, spor, siyaset, sanat, hukuk, askerlik ve benzeri her alanda Kürt kültürel soykırımı yürütülüyor. Baskı, işkence, tutuklama, katliam gibi zor uygulamalarına başvuruluyor. Peki niçin? Çok açık ki, Kürtlüğü yok etmek ve Kürtleri Türk yapmak için! O halde şu gerçekler ortaya çıkıyor: Bir, tarihten gelen bir Kürt olgusu var. İki, Kürt toplumu Kürt olarak yaşamak istiyor. Üç, Kürtler Kürt ulusallığını yok etme çabalarına karşı direniyor. Bu isteği ve direnişi kırabilmek ve Kürt varlığını yok edebilmek için de toplumsal yaşamın her alanında Kürt kültürel soykırımı uygulanıyor.
Bütün bunlar daha somut ve sert bir biçimde İmralı’da da yaşanıyor. İmralı’da bu süreci tanımlayan her şey var. Kürt olgusunu ve gerçeğini temsil eden bir Önder şahsiyet var. Bu şahsiyet Kürt soykırımının önlenmesi ve Kürt özgürlüğünün sağlanması için gerekli ideolojik-politik çizgiyi yaratmış. Kürt özgürlüğünde kesin kararlı ve ısrarlı. Bu uğurda her türlü baskı ve zulme karşı kesin bir kararlılıkla direniyor. İşte bu direnci ve ısrarı kırabilmek, Kürtlerin özgür yaşaması düşüncesi ve isteminden vazgeçirebilmek için İmralı baskı ve zulüm düzeni uygulanıyor.
Bu bakımdan kültürel soykırıma, bunun için uygulanan baskı ve zulme karşı İmralı direnişini ve Kürt halk direnişini çok iyi anlamak gerekiyor. PKK Lideri İmralı ortamında değil Kürt özgürlüğünden uzaklaşmak, onu daha çok mümkün kılacak teori, ideoloji ve politika üretti. Hem duruşuyla ve hem de düşüncesiyle Kürt halkını eğitti. Şimdi halkla beraber özgürlüğü mümkün kılacak güçlü bir direniş yürütüyor.
Evet İmralı’da benzeri az bulunur bir baskı ve zulüm var. Aynı biçimde eşine az rastlanır çok büyük bir direniş de var. İmralı’daki baskı ve zulüm nasılki bir insanlık suçuysa, direniş de aynı biçimde bir insanlık direnişidir, özgürlük direnişidir.
Sadece baskı ve zulmü görüp İmralı’daki büyük direnişi görmemek, faşizme karşı yeterli bir özgürlük mücadelesi yürütmekten insanı alıkoyar. Sadece direnişi görüp de bunun nedenlerini görmemek, yani uygulanan baskı ve zulmü görmemek de insanı kör zalim yapar. AKP Hükümeti şimdi bu ikinci duruşu göstermektedir.
AKP Hükümeti ağırlaştırılmış tecrit ve baskıyla PKK Lideri’nin iradesini kırarak Kürt direnişini bastırmak ve Kürt soykırımını tamamlamak istemektedir. Bunun için ülkemizin her şeyini pazarlamakta, tüm diplomatik olanaklarını kullanmakta ve her yönteme başvurmaktadır. Kenan Evren ve Tansu Çiller’den daha azgın bir faşizm uygulamaktadır. AKP’nin bu yaptıkları kesinlikle ülkemizin ve toplumumuzun aleyhinedir. Bu yapılanlara ancak “Bindiği dalı kesmek” denir. Hâlbuki Kürdün yokluğu Türkün de yokluğudur. Kürdün özgürlüksüzlüğü Türkün de özgürlüksüzlüğüdür. Nitekim en son AKP de dahil Kürdü yok etmeye çalışan tüm hükümetler, Türkiye’yi de küresel kapitalist sisteme göbekten bağlı hale getirmişlerdir.
Bunun en somut örneği bugün görülmektedir. AKP Hükümeti, PKK’ye karşı savaşabilmek için ülkemizi ve kendisini neredeyse ABD’nin bir jandarması haline getirmiştir. Bu çizgiyi sürdürüp derinleştirdikçe de bugünkü Türkiye’yi bölünme noktasına götürecektir. Bu husus kesin bir tehlike olarak toplumumuzun önünde durmaktadır. Türkiye’nin yararını gözeten doğru siyaset bunun tam tersidir. Türkiye toplumunun varlığı Kürdün varlığıyla mümkündür. Türkiye toplumunun özgür ve demokratik olması Kürt halkının özgürlüğünü gerektirir. Bu da Kürt özgürlük direnişini bastırmayı değil, onu Türkiye demokrasisinin bir ayağı yapmayı öngörür. İmralı’da PKK Lideri üzerinde baskı ve zulüm uygulamayı değil, Onunla görüşüp anlaşmayı ister.
PKK Lideri’nin duruşu dışta Türkiye’yi özgür ve iradeli, içte demokratik yapmayı temsil eden bir duruştur. Bu gerçeği görememesi, görüp de esas alma iradesi gösterememesi AKP Hükümetinin en büyük yanlışı ve yanılgısıdır. Bu da hem kendisine, hem de ülkemize büyük zarar vermektedir. AKP bu zarardan dönme ve yanılgıyı aşma gücünü gösterebilecek midir? Herkes bu soruya cevap beklemektedir. Tabi cevabın anahtarı da İmralı politikası olmaktadır.