14 Temmuz’da Silvan’da operasyona çıkan Türk ordu güçleriyle gerillalar arasında yaşanan çatışmada 20 askerin yaşamını yitirmesinin ardından, özellikle Hükümet çevrelerinden peş peşe zehir zemberek açıklamalar gelmeye başladı. Ağzını açan resmi her yetkili Kürtlere bir kez daha Türk devletinin gücünü ve Türk milletinin büyüklüğünü hatırlattı. Pratik açıdan bu güç ve büyüklüğün ne anlama geldiği ve Kürtler için neyi ifade ettiği son derece nettir. Söz konusu açıklamalar Kürtlere karşı kesintisiz biçimde izlenen o iğrenç tedip siyasetinin bir parçasını oluşturuyor. Bilindiği üzere tedip siyaseti Kürtleri zulüm ve zorbalıkla ıslah edip hizaya getirmeyi ve bu temelde itaatkâr köleler konumunda tutmayı öngörüyor. Cumhuriyet tarihinde hak arama anlamında Kürt toplumunda görülen en ufak kıpırdanışın bile nasıl ezildiğine işaret ederek sürekli geçmişi hatırlatma, hâlâ devam eden ‘demir yumrukla ezme’ siyasetine ısrarla vurgu yaparak gözdağı verme ve bu çerçevede Kürtleri korkutup haklarını aramaktan vazgeçirme yaklaşımı, Cumhuriyetin Kürtlere karşı kullandığı şiddet dilinde en küçük bir değişimin olmadığını gösteriyor.
CHP Lideri Kılıçdaroğlu sertlik gösterisinde belki de sözü edilen yetkililerden daha ileri gidiyor. Açıklanan hükümet programında ‘terörle mücadele’ konusunda herhangi bir ibare bulunmadığını belirterek iktidar partisini eleştiriyor. Bir kısım komutanın cezaevine konulması nedeniyle ordunun moralinin bozuk olduğunu ve ‘terörle mücadele’ konusundaki kararlılığında bir zayıflığı yaşadığını iddia ediyor. “Merd-i Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” derler ya, Kılıçdaroğlu da bu açıklamasıyla Türk ordusunu Kürt sorununda çözüm mercii olarak gördüğünü ortaya koymuş oluyor. Kürt sorunu gibi özgür kimlik talebini dayatan bir sorun karşısında, yeniçeri türü bir devşirmelikten gelen birinden daha farklı bir duruş sergilemesi zaten beklenemez. Daha da önemlisi, Türkiye’yi devşirmelerin yönetmesi devlete tapınmaktan vazgeçilmemesi ve toplumun hiçleştirilmesinin en önemli nedenlerinden birini teşkil ediyor. Devşirme sağlıklı bir kişilik değildir, tersine kopartıldığı etnik kimliğin düşmanı haline getirilmiş patolojik bir tiptir. O özünde bir haindir ve kendi halkının cellatlarının hizmetindedir. Bu tipten barışçıl çözüm beklemek abesle iştigal etmektir.
Dürüstlük öncelikle olaylar ve olguları doğru ele almayı gerektirir. Ne yazık ki milliyetçi histeri her defasında dürüstlüğü devredışı bırakıyor. Bir kere 20 asker önceden planlanmış ve belli bir hazırlık sürecinin ardından pratiğe dökülmüş bir saldırı eyleminde yaşamını yitirmiş değildir. Ortada tavşan avına çıkmış bir avcı grubu değil, ‘insan avı’na yönelmiş bir ordu birliği vardır. Gerilla güçlerinin ordu birlikleriyle sıcak temasa girmekten kaçması her zaman mümkün olmayabilir. Bu durumda saldırıya uğrayan silahlı bir güçten kendini savunmak yerine ölüme yatmayı tercih edip boynunu hasmının kılıcı altına uzatmasını beklemek ne kadar mantıklıdır? Saldırı konumunda bulunan güçlerin çıktıkları sürek avında kayıp vermeleri üzerine bu kadar gürültü koparmak ve kan kusan açıklamalarda bulunmak, av nesnesi yerine konulan güçlerden itirazsız ölmeye razı olmalarını istemek anlamına gelmiyor mu? Doğada bile kendini savunma mekanizmasından yoksun tek bir canlı var mıdır? Yoksa, o zaman bu tür bir beklenti ne kadar doğrudur?
Uzun bir süreden beri tek yanlı ateşkes konumunda bulunan KCK tarafının kan dökülmesini önlemek için sürekli tekrarladığı bir talebi vardı: Operasyonların durdurulması. AKP Hükümeti KCK’nin bu makûl talebine olumlu bir karşılık verdi mi? Hayır, vermedi. İmha operasyonları aralıksız sürdürüldü. Bu operasyonlarda çok sayıda gerilla yaşamını yitirdi. Bu durum gerillanın da kimi zaman misillemede bulunmasını beraberinde getirdi. Öyle olunca kaçınılmaz olarak ölümler arttı, anaların gözyaşı akmaya devam etti, çocuklar yetim kaldı. Zekâ özürlü kimselerin bile anlamakta zorluk çekmedikleri bu kadar basit bir gerçek karşısında neden bakarkör bir tutum içine giriliyor? Neden akan kandan Kürt tarafı ya da sadece KCK sorumlu tutuluyor? Milliyetçi duyguları kışkırtıp histeri düzeyine çıkaran böylesi bir yaklaşımın acıları çoğaltan kan dökmeyi sürdürmek dışında bir sonuç doğurması düşünülebilir mi?
Çatışmanın ertesi günü Başbakan Erdoğan bildik teranelerine devam etti. Neymiş de, Kürt sorunu yokmuş, ‘PKK terörü’ sorunu varmış; buna ek olarak zat-ı şahanelerinin ‘Kürt kardeşleri’nin sorunu varmış! Bu açıklama bire bir “Düşünmezseniz Kürt sorunu yoktur” cümlesinin normal insan diline çevirisi olmuyor mu? Hani Kürt sorunu vardı, hani bu sorun senin de sorunundu, hani bu sorunu çözmek boynunun borcuydu? Bu borcu ne zaman ödedin? Hani ret, inkâr ve asimilasyon politikaları son bulmuştu? “Kürt sorunu yoktur” demek ret, inkâr ve asimilasyon politikalarında ısrar etmek anlamına gelmiyor mu? Kan dökülmesini tetikleyen şey tam da bu politikalardaki ısrar değil midir?
Tamam, biz de kabul edelim ve “Türk milleti büyüktür, Türk devleti güçlüdür” diyelim. Bu belirlemeleri olduğu gibi kabul edelim. Bizim için önemli olan, bu büyüklük ve güçlülüğün hükmünü nasıl icra edeceğidir. Büyüklük ve güçlü olmak son derece doğal, devredilmez ve vazgeçilmez haklarını arayan bir halka mezarlığın yolunu göstermekse, Kürtlerin bunu kabullenişinin kıymeti harbiyesi ne olabilir? Büyüklük ve güçlülük “Başını kaldırırsan ezerim” anlamına gelebilecek biçimde hatırlatılıyorsa, Kürtler bu gözdağına aldırmayıp haklarını aradıklarında ne yapacaksınız? Yine Dersim Kanunu’nu icra ettiğiniz günlere geri mi döneceksiniz? Bugünün dünyasında bu tür kanunlarla sonuç alabileceğinize inanıyor musunuz? Diyelim ki böyle davrandınız ve çokça dillendirdiğiniz gibi Kürtlerin kökünü kuruttunuz. Peki, büyüklüğünüzü ve gücünüzü harekete geçirip bir halkı tarihin karanlıklarına gömmenizin size bahşedeceği onurun ne gibi bir değeri vardır? Yok etmeyi özgür ve eşit temeller üzerinde yükselen bir kardeşliğe yeğlemek midir büyüklük ve güçlü olmak? Tedip politikasıyla edebe çekmenin sözünü ettiğiniz kardeşlikle bağı nedir?
Kuşkusuz kölelik boyunduğu takılmış halde yaşamayı kader olarak benimseyenin edebinden söz edilemez. Kimliksizlik ve kişiliksizlik denilen durum tam da bu gerçeği anlatır. Tedip politikasının temel amacı budur ve özü de edepten yoksun kılmadır. Edepli olmak öncelikle kendi kimliğiyle yaşamayı ve özgür olmayı gerektirir. Kırk yıla yaklaşan özgürlüğe yürüyüşüyle Kürt halkı bunun mücadelesini veriyor. Kendisini tehdit eden güç ne denli azametli olursa olsun, bu halkın geçmişte mahkûm edildiği edepsizlikle özdeş olan kimliksiz kölelik koşullarına dönmesi kesinlikle mümkün değildir. Başka bir deyişle tedip politikaları asla sonuç almayacaktır. İster yeni Dersim Kanunları çıkarın, ister örtülü faşizminizi açık faşist diktatörlükle pekiştirin, bu gerçeği değiştiremezsiniz.
Kürt sorununda herkes için en doğru ve tek çıkar yol barışçıl ve demokratik çözümün kapısını açmaktır.