Tek parti diktasını en çok onlar eleştiriyordu. Şimdi tek parti diktası da kesmedi, tek adam diktasını kuruyorlar. Mesele sadece “tek adam”ın iktidar hırsı ya da kendi suçlarını örtbas etmek telaşıyla iktidar koltuğuna sarılması değil, sistemin tümünün çöküş korkusudur. Bu korku Rojava devrimiyle tam bir kabus olmuş ve halkların özgürlüğünü ezmek için hepsi de birleşmiştir.

7 Haziran seçimlerinden önce bu nedenle diyalog sürecine son verilmiş, halka karşı hukuk ve insanlık dışı bir imha savaşı başlatılmıştır.

7 Haziran gecesi Erdoğan-Bahçeli-Baykal-Türkeş-Perinçek arasında bir şer ittifakı kurulmuştur. Kılıçdaroğlu CHP’si de buna sessizce katılmıştır. Demokratik umut ve hayallere darbe vurulan o günden beri, adım adım tek adam diktası kurulmaktadır.

Yeni Osmanlı, Lozan, Kerkük ve Musul, Halep ve Musul’a plaka hazırlığı, hilafetin geri getirilmesi, “90 yıllık parantez”in kapanması, laikliğin anayasadan çıkarılması vb. tartışmaları tesadüf değildir. Bu tartışmalarla Kürt düşmanlığına dayalı Sünni dincilik temelinde, yeni Osmanlı’nın temelleri atılmak istenmiştir. Yeni Osmanlı’ya bir de padişah ve halife şarttır.

Erdoğan bu nedenle 15 Temmuz darbe girişimini Allah’ın bir lütfu olarak görmüştür. Erdoğan ve destekçileri için gerçek durum da budur.

Daha önce fiilen başkanlık sistemine geçildiği ilan edilmişti.

Darbe girişimi ve ilan edilen OHAL ile de fiilen tek adam diktasına geçilmiştir.

İçte ve dışta girilen savaş siyaseti için güçlerin ayrılığı ilkesiymiş, meclismiş, yargıymış, hükümetmiş artık birer ayakbağı haline gelmiştir. Hiç bir kurala uymadan, acil karar verebilecek, merkezi bir savaş kurmayı gereklidir. Bu da başkanlık sistemiyle olabilir. Bu nedenle sadece Erdoğan değil, halk düşmanlarının hepsi de başkanlık sistemi adı altında tek adam diktasını savunmaktadır.

Daha şimdiden yasama ve yürütme tek adam elinde toplanmıştır. Yargı, üniversite ve medya külliyenin çalışma kolları olmuştur. Tek adam ve ona bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı, Muhtarlar Meclisi ile memleket yönetilmektedir.

İçte ve dışta TC tarihinin en büyük savaşına girilmiştir. Şam’a, Halep’e girme hevesleri, Musul ve Kerkük ile şaha kalkmıştır. Komşularla sıfır sorun politikasından bütün komşular hatta bütün dünya ile her gün sorun politikasına geçilmiştir. Komşu devletlerin varlığını ve sınırlarını tartışma konusu yapanların kendilerinin de tartışma konusu olmaları kaçınılmazdır.

Bütün diktatörler varlıklarını içteki ve dıştaki düşmanların varlığına, çokluğuna dayandırırlar. Kendileri gibi kahraman, cesur diktatörler bütün düşmanlarla baş edecek, onları yenilgiye uğratacak ve böylece vatanı milleti kurtaracaktır.

TC, zaten kurulduğundan beri hep iç-dış düşmanlar söylemleriyle varlığını sürdürmeye çalışmıştır. Nedense Türkiye her zaman iç-dış düşmanların ve hainlerin saldırısı altındadır. Bu nedenle de, vatanı-milleti korumak ve kurtarmak üzere, asker-sivil bütün darbeci-diktatör adayları hazır bekler. İhtiyaç halinde hiç bir zaman darbeci sıkıntısı çekilmez. Tam tersine bir darbeci bolluğu vardır. Darbeci çeteler birbirleriyle yarış halindedir. Birisini bastırırken bir kaçı daha harekete geçer. 15 Temmuz darbe girişimi öncesi ve sonrası da durum aynıdır. Şu anda Erdoğan darbesi önde ve baskın görünüyor. Ama bu konuda yapılan analizlerde daha bir çok artçı darbeler bekleniyor. Demokrasiden uzaklaşan bütün dikta rejimlerinin sonu budur. Türkiye’de yaşanan da budur.

Bütün uyarılara, eleştirilere rağmen Erdoğan diktası demokratikleşme ve uzlaşma yerine, içte ve dışta uzun sürecek kanlı bir savaşı tercih etmiştir. Ucuz kabadayılık ve kahramanlık hevesleri ağır basmıştır. Eğer bu heveslerde inat edilirse, maliyeti sanılandan çok da pahalı olacaktır.

Ne yazık ki, kahramanlık ve kabadayılık heveslileri kendilerinden öncekilerin akıbetinden hiç ders almıyor. Bedelini de halklar ödüyor.