Tolu: “Bizim serbest bırakılmamızla var olan rejimin yumuşadığına dair iyimser fikirler gerçeği yansıtmıyor. Bizden sonra da farklı ülke vatandaşları tutuklanmaya ve gözaltına alınmaya devam etti.”
Tolu: “Ozan Cane uzun süre tutuklu kalabilir. Bu nedenle zamana yaymadan, bu hukuksuzluğa karşı ses çıkarmak gerekir. İnsanları özgürleştirmek için geniş bir kesime ulaşılmalı.”
ZÜLKÜF KURT
HABER MERKEZİ
Türk devletinin Alman vatandaşlarına yönelik devreye koyduğu rehine politikası hız kesmeden devam ediyor. Gazeteci Meşale Tolu ve Deniz Yücel üzerinden oluşan kamuoyu, bu rehine pazarlığının deşifresinde önemli bir rol oynadı. Ancak bu politika kesintisiz şekilde uygulanmaya ve cezalar verilmeye devam ediliyor. Birçok kişi, sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle gittikleri Türkiye’de gözaltına alındı.
Tutuklananların yanında yurtdışı yasağı getirilenler de var. Hozan Cane seçim çalışmaları kapsamında konser vermek için gittiği Türkiye’de sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle tutuklandı ve 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Uzun bir süre tutuklu kalan ve ardından Almanya’ya gelen gazeteci Meşale Tolu, Hozan Cane için “Acilen bir şeyler yapılmazsa hızlı yargılandığı gibi cezası da hızlı şekilde onaylanabilir” diyor.
Tolu ile Türk devletinin rehine politikasını ve Türkiye’deki siyasi durumu konuştuk.
Siz de Türk devleti tarafından rehin alınan bir gazetecisiniz. Bir süredir Türkiye’nin uyguladığı rehine politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk devleti uluslararası ilişkilerde rehin aldığı-tutsak ettiği farklı ülke vatandaşları üzerinden o ülkelerle pazarlık çabası içerisinde oldu sürekli. Genel olarak Türkiye’deki muhalefete yönelik baskı politikaları uygulayan AKP iktidarı, bununla da sınırlı kalmayarak farklı ülke vatandaşı gazetecileri, din insanlarını ve siyasetçileri de gözaltına alarak, onlara dönük de gözdağı vermeyi hedefledi. Aslında bu da Türkiye’deki toplumsal muhalefetin sesinin uluslararası arenada engellenmesine yönelik bir hamleydi. Türk devleti rehine siyasetini esasen kendi vatandaşlarına dönük de uygulamakta. HDP eşbaşkanlarının, milletvekillerinin ve yüzlerce siyasetçinin rehin alınması, keza binlerce öğrenci, gazeteci, akademisyen ve sendikacının da hala hapishanelerde tutulması toplumsal muhalefeti bastırmanın temel yöntemi haline getirildi. Farklı ülke vatandaşları söz konusu olduğunda ise Türk devleti iki yöntem izledi. İçerde bizleri ‘ajan’ ilan ederek uluslararası güçlere karşı direniyormuş, milli mücadele veriyormuş gibi bir söylemle propaganda yaptı. Diğer yandan ise vatandaşı oldukları ülkelerle dönem dönem gerilimi yükselterek içerideki milliyetçiliği körüklerken, ihtiyaç dahilinde tansiyonu düşürerek tutuklu farklı ülke vatandaşlarının serbest bırakılması üzerinden pazarlık masaları kurmaya çalıştı.
Yine Almanya’dan giden birçok kişi yurtdışı yasaklarına maruz kaldı, ev hapisleri gibi uygulamalar var. Gözaltına alınanlar “eşleriniz gelmezse sizi tutuklarız” gibi tehditlerle karşılaştı. Bu rehine politikasının verdiği mesaj nedir?
Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası AKP iktidarı sistematik olarak bu yöntemi tekrardan kullanmaya başladı. Aradığı kişiyi bulamadığı koşulda, o kişiyi yakalamak için ailesinden birini alarak baskı kurmayı sistematik bir uygulama haline getirdi. Türkiye’nin yakın tarihinde Kürtlere, sosyalistlere de benzer yöntemler uygulandığı hala belleklerimizde. Aileleri üzerinden de insanların tehdit edildiği, ajanlaştırılmaya çalışıldığı birçok örnek mevcut. Türk devleti toplumsal muhalefeti bastırmayı salt Türkiye ile sınırlı tutmuyor artık. Özellikle Avrupa’da yaşayan ve Türkiye’de sürdürülen demokrasi ve özgürlük mücadelesine destek veren kesimleri de baskı altına almak için, sosyal medya paylaşımlarını özel takip altına alarak binlerce insan hakkında soruşturmalar açıyor. Kürt kurumlarında çalışan, yönetimde yer alan, göçmen derneklerinde sorumlu düzeyde görev alan, Türkiye’nin baskıcı siyasetine eleştirel yaklaşan insanlar havalimanlarında gözaltına alınarak, ya yurtdışı çıkış yasağı veriliyor ya da sınırdışı ediliyor. Bu uygulamayla Türkiye’ye de özgürlük ve demokrasi mücadelesine destek amaçlı Avrupa’da düzenlenen eylem etkinliklere kitlelerin katılımı sınırlandırılmak, Türkiye’de yaratılmaya çalışılan korku ablukası Avrupa’da da oluşturulmak isteniyor.
Tutukluluğunuz sürecinde Alman demokrat kamuoyunun baskısı oluştu. Aynı şekilde Deniz Yücel’in tutuklanmasında da... Rehin alınan Alman vatandaşlarına ilişkin geliştirmeyi düşündüğünüz bir inisiyatif ya da çalışma mevcut mudur?

Türkiye’de kaldığım süreç ve Almanya’ya döndükten sonra tüm platformlarda sadece Alman vatandaşlarıyla ilgili değil Türkiye’de tek adam rejiminin baskıları sonucu esir olan binlerce tutuklu için Alman kamuoyuna bilgilendirmeye, bu konudaki duyarlılığı daha da arttırmaya çalıştım. Türkiye’de tutuklu bulunan benim de içinde yer aldığım 3 Alman vatandaşının davası Almanya kamuoyunda ciddi gündem oluşturdu. Fakat bizim serbest bırakılmamızla birlikte bu konudaki duyarlılığın zayıfladığını belirtebilirim. O nedenle sürekli Türkiye’nin yönetim sisteminde bir değişikliğin olmadığı, tek adam rejiminin toplum üzerindeki baskılarını daha da arttırdığını paylaşıyoruz. Bizim serbest bırakılmamızla var olan rejimin yumuşadığına dair iyimser fikirler gerçeği yansıtmıyor. Bizden sonra da farklı ülke vatandaşları tutuklanmaya ve gözaltına alınmaya devam etti. Almanya’da özel bir inisiyatif oluşturmaya yönelik çabamız olmadı fakat etkin bir şekilde yaşanan hak ihlalleri, tutuklama ve gözaltıları Alman kamuoyuyla paylaşma gayretindeyiz.
En son Ozan Cane sosyal medya paylaşımları nedeniyle tutuklandı. Alman vatandaşı Cane’ye ilişkin ise henüz bir girişimin bulunmadığını biliyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Benim tutukluluk sürecimden de çıkardığım temel sonuç, hapishanede hücrede sessiz bekleyerek sorunlar çözülmüyor. Benimle ilgili ailem, öğretmenlerim ve arkadaşlarımın oluşturduğu dayanışma inisiyatifinin serbest bırakılmamda çok özel rolü olduğunu düşünüyorum. Almanya’da kamuoyu oluşturmaya yönelik özel bir çalışmanın yürütülmesi önemli olacak. En son Adil Demirci’nin de mahkemesi görüldü ve tahliye edilmedi. Aileler, dostlar ve Alman siyasetçilerinin desteğini alarak Türkiye’de yaşanan bu hukuksuzluğa karşı duyarlılık arttırılmalı. Ozan Cane ağır ceza mahkemesinde üyelikten ceza aldı ve dosyası istinafa gönderildi. Fakat yargılama süreci çok kamuoyu gündemine taşınamadı. Edirne’de olması ve tek yargılanması nedeniyle de dava süreci normalden çok hızlı ilerliyor. Eğer istinaf da dosyanın görüleceği sürece kadar gerekli kamuoyu duyarlılığı oluşturulamazsa, uzun süre tutuklu kalabilir. Bu nedenle zamana yaymadan, bu hukuksuzluğa karşı ses çıkarmak gerekir. İnsanları özgürleştirmek için geniş bir kesime ulaşılmalı.
Mevcut durumda Türkiye’deki siyasi atmosfer muhalifler ve gazeteciler açısından nasıl bir risk barındırıyor?

Başkanlık referandumuyla birlikte tek adam rejiminin yasal zemini de oluşturulmuş oldu. Her geçen gün toplumsal muhalefet üzerindeki baskılar artıyor. Açıkçası yumuşamaya yönelik beklenti içinde olmamak gerekir. Zaten burjuva medyanın tümü yandaş medya haline getirildi. Keza basına yönelik kapatma ve tutuklamalar muhalif basını önemli ölçüde zayıflattı. Kitlelerin gerçek-objektif habere ulaşma kanalları sınırlanmış oldu. Tek bir merkezden hazırlanan manşetlerle kitleler yönlendirilmeye çalışılıyor. Mevcut sistem sıkıştığı her durumda gazetecilere ve muhalefete yönelik gözaltı ve tutuklama saldırılarını sürdürecektir. Her sabah uyandığımızda yeni gözaltı haberleri alıyoruz. Özellikle yerel seçimlere yaklaştığımız dönemde bu durum daha da artacaktır.
Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin Türkiye’de yaşananlar karşısındaki suskunluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Avrupa ülkelerinin kamuoyunda Türkiye’ye yönelik demokrasi ve özgürlükler konusunda eleştirel açıklamalarından çok, esasen kapalı kapılar ardında ne tür ekonomik ve siyasi pazarlıklar yaptığına bakmak lazım. Türk devletinin ABD ile ilişkilerinin gerginleştiği anlarda AB’nin, Almanya üzerinden Türkiye’yi ekonomik olarak kendine daha bağımlı hale getirmeye çalıştığını yakın zamanda gördük. Keza silah satışının durmamış olması, panzer onarımı projesinin sürmesi basına çok yansımasa da birçok alanda ekonomik anlaşmalar yaptıkları görünüyor. Mülteci sorununu Türk devleti özelde Almanya genel olarak Avrupa ülkelerine karşı önemli bir koz olarak kullanmaya devam ediyor. Yapılan tüm görüşmelerde masada bu konu temel gündem maddesi oluyor.
Bir yandan demokrasi ve özgürlükler konusunda eleştirel açıklamalar yaparken, diğer yandan siyasi ve ekonomik anlaşmaların kesintiye uğramadan sürmesi Avrupa ülkelerinin ikiyüzlü bir politika izlediğini gösteriyor. Demokratik bir Türkiye ile mi muhatap olmak istiyorlar yoksa kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarına uygun uluslararası normları ve hukuku tanımadan hareket eden tek adam rejimi mi istiyorlar? Buna artık karar vermek zorundalar. Aksi durum Türkiye’deki demokratik muhalefet bakımından da tepkilere neden oluyor.