Bağımsız sinema filmlerinin sadece festivallerde izlendiği, vizyonda seyircinin bu filmlere gitmediğine dair söylenenleri duymamak mümkün değil. “Sanat” filmi olarak görülen bu yapımlar birçok yerden ödül alırken neden vizyonda rağbet görmüyor? Festival salonlarını ağzına kadar dolduran bu filmler neden izlen(e)miyor? Halka ulaşamayan filmlerin “beğenilmeme” kriteri nasıl oluşuyor? Ya da halkın neyi izleyip izlemeyeceğine kim karar veriyor? Ve en önemlisi bu filmlere ne kadar salon ayrılıyor? 

Sivas filmiyle Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü alan yönetmen Kaan Müjdeci, sinema eleştirmenleri Evrim Kaya, Şenay Aydemir ve Fırat Yücel, Kapalı Gişe belgeseliyle bu sorunsalların peşine düşüyor. Türkiye’de sinema sektörünü büyük ölçüde ele geçiren Mars Entertainment Grubu’nun haksız rekabet koşullarına sürüklediği sinemayı, veriler ve sinemacılarla anlatan belgesel, çoktan yapılması gerek bir tartışmanın kapısını aralıyor.

İlk olarak İstanbul Film Festivali’nde seyirci karşısına çıkan Kapalı Gişe şimdi Ankara Film Festivali’nde gösterime hazırlanıyor. Fırat Yücel ve Şenay Aydemir, seyirci isteklerinin neye göre belirlendiğini, Türkiye Sineması ve dünya sinemasının karşılaştırmasını; sansürün nasıl toplam (dağıtım, üretim ve gösterim) bir mekanizmaya dönüştüğünü anlattı.


“Halk bunu istiyor” cümlesi birçok alana uyarlanabilecek bir söylem. Kapalı Gişe, bunun sinemadaki karşılığının peşine düşüyor diyebilir miyiz? Kimdir bu halk ve neden bunu ister?

Şenay Aydemir: “Halk bunu istiyor” meselesi, biraz da halkın ne isteyeceğine kimin karar verdiğiyle de ilgili. Tamam, dünyanın her yerinde popüler işler daha fazla ilgi görür. Ama söz konusu sinema ise bu alana dair politikaları olan her ülke, aynı zamanda ‘halkın bir kısmının’ istediklerini de karşılamak zorunda hisseder kendisini. Bizdeki sorun halkın ne istediğinden çok, halkın ne istemediğine birilerinin karar verme yetkisini kendilerinde görmeleri. 

Fırat Yücel: Bir de şu var tabii, hangi halktan bahsediyoruz? AVM’lerdeki multiplekslerin artışıyla birlikte orta sınıf bir seyirci kitlesi oluştu. Alt sınıflar Yeşilçam döneminde çok daha fazla sinemaya gidermiş. Artık AVM’lerdeki tüketici profiline uymadıkları, böyle bir alım gücüne sahip olmadıkları için gidemiyorlar. Yani hep halk halk diyorlar da hangi halk? Esasında belli alım gücüne sahip kitleleri hedef alan bir dağıtım-gösterim rejimi tasarlanıyor ve diğer toplumsal sınıflar bu rejimin dışına itiliyor. Bu yeni rejimde, eskiden belli bir oranda da olsa müstakil sinemalara, yazlık sinemalara gidebilen halka, yani alt sınıflara da yer yok; bağımsız filmlerden zevk alan orta sınıflara, örneğin üniversite öğrencilerinin büyük kısmına da yer yok. Festivallerde gösterilen bağımsız filmlere niye insanlar vizyonda gitmiyor diye sorup duruyor herkes. Oysa bu kitlenin tamamı Lale Kart sahibi burjuvalardan oluşmuyor ki. Festivaller de, vizyondaki AVM profiline göre daha düşük bir alım gücüne sahip üniversite kitlesi sayesinde doluyor. O kitle de tabii ki vizyonda film izlemez. Çünkü dediğim gibi vizyon tek bir “halk”a göre tasarlanmış.   


Bu vizyonu da belirleyen bir tekel var zaten... Belgeselde de görüyoruz ki Türkiye’de sinema sektörü Mars Entertainment Grubu’nun tarafından ele geçirilmiş. Peki, dünyada durum nedir?

Şenay A.: Açıkçası dünyada da durumun parlak bir noktaya doğru gittiğini söylemek zor. Yani orada da müstakil sinema salonları zor durumda, giderek sayıları azalıyor. Ama elimizdeki veriler bizdeki durumun çok daha kötü olduğunu gösteriyor. Örneğin ‘gelişmiş’ diye tabir edilen ülkelerinin hiçbirisinde bir sinema işletmesi pazarın yüzde 50’den fazlasını elinde bulundurmuyor. Ya da üç dağıtım şirketi yüzde 70 payına sahip değil. Bizde olmayıp oralarda olan şey şu (Özellikle de Avrupa’da); birçok ülkede güçlü yerel yönetimler olduğu için tekli salonları koruma altına alıyorlar. Sinemanın büyük bir pazar haline gelmesi Türkiye için - Yeşilçam dönemini bir yana bırakırsak- çok daha yeni bir kavram. 10-15 yıllık geçmişi var. Oysa yarattığı tahribat birçok Avrupa ülkesinden daha ileride. Örneğin tekli salon sayılarında AB ortalaması hâlâ yüzde 50 civarındayken, bizde bu kadar kısa sürede yüzde 20’lerin altına inmiş durumda. 

Fırat Y.: Ayrıca pek çok ülkede dağıtıma yönelik gerek kamusal destekler gerekse de televizyon şirketlerinin açtığı fonlar mevcut. Filmlerin salon bulmasının, seyirciyle buluşmasının önünü açan destekler bunlar. Dünya çapında bakarsak, kültür bakanlığı desteğiyle çekilmiş filmlerin dağıtım-gösterim konusunda başıboş bırakıldığı, kaderine terk edildiği çok az sayıda ülkeden birinin Türkiye olduğu rahatlıkla söylenebilir, Avrupa’daysa tek ülke.  


Peki, Türkiye’de durum hep böyle miydi? Nasıl bir tarihçe var karşımızda?

Şenay A.: Meseleye popüler sinema açısından bakarsak, buna yakındı belki. Yeşilçam döneminde de önce bir çeşitlilik olmuştu ama ardından birbirinin aynısı filmler çekilmeye başlandı ve çöküş geldi. O dönemde güçlü olan dağıtımcı ve yapımcılardı hiç kuşku yok ki. Ama o dönemin farkı, tekli salonların, yazlık salonların hızla büyüdüğü bir dönem olması ve ülkenin dört bir yanına sinemanın yayılması. Burada ise sinema salonları merkezileşiyor ve birçok yerde salonlar kapanmak zorunda kalıyor. 

Fırat Y.: Yeşilçam döneminde de belirli bölgeleri, örneğin Beyoğlu’nu, belirli şirketlerin kontrol altında tuttuğunu görüyoruz. Ancak üretim, dağıtım ve gösterim alanlarının tümünde varlık gösteren büyük şirketlerin ve uluslararası dev dağıtımcıların içinde bulunduğu bir tablo tabii ki çok daha farklı. Bu tabloda ne pazara yeni bir aktör girebiliyor, ne de öncelikli hedefi ticari kâr olmayan küçük üreticimler nefes alabiliyor.  


Mars Cinema’nın Güney Koreli bir şirkete  800 milyon dolara satıldığı haberini okuduk. Şimdi piyasanın büyük bir bölümüne yabancı bir sermaye hâkim olacak. Rekabet kurulunun bununla ilgili bir kaygısı ya da planı yok mu acaba?

Şenay A.: Bildiğimiz kadarıyla, bu tür uluslararası satışlarda Rekabet Kurulu’nun onayı gerekiyor. Şimdi süreç böyle işleyecek. Ama halihazırda Rekabet Kurulu’nun raportörünün 2010’daki AFM-Mars birleşmesinin piyasadaki dengeleri bozacağına ve tekel oluşturacağına dair raporu var. Yine yapımcıların bu konuda yeni bir girişimi olacak galiba. 

Fırat Y.: Bu noktada, sektörden daha ciddi ve yüksek bir ses çıkması gerekiyor. Öteki türlü sermaye bir şekilde işi kılıfına uydurur, yeniden ikiye ayrılır vs. Burada Rekabet Kurumu’nun alacağı kararlardan daha önemlisi, filmlerimi hepten gösteremem diye korkarak sesini kısan dağıtımcı, yapımcı ve diğer sektör aktörlerinin bir araya gelerek güçlü bir ses çıkarması ve daha uzun vadeli etkisi olacak düzenlemeleri talep etmesi. Ve tabii ki seyircinin de filmlere ulaşım hakkına sahip çıkması.


Özellikle bağımsız sinemacılar sadece salon ve tekel kıskacında da değil. AKP’nin artık aleni bir şekilde sansür uyguladığını biliyoruz. Bu kadar “kötü film” çıkmasında ve yaygın bir şekilde izlenmesinde devlet politikalarının payı nedir sizce?


Şenay A.:
Şurası açık ki, Kültür Bakanlığı’nın sinemacılara verdiği destek artık bir ‘Demokles’in Kılıcı’na dönüşmüş durumda. Her geçen yıl şartlar ağırlaştırılıyor. Kısa süre önce artı 18 alan filmlerin desteklerinin geri isteneceğine dair bir yönetmelik yayınlanmıştı. Artık hiçbir yapımcı, içinde cinsellik, küfür, uyuşturucu olan hikâyeleri çekmek istemeyecek. Buna bir de akademisyenlerin bildirisine destek için imza toplayan sinemacıların cezalandırıldığı söylentileri eklendi. Rivayet o ki, mart ayında açıklanan desteklerde ‘imzacı’ olarak bilinen sinemacıların büyük bir kısmına destek çıkmadı. Bir noktanın altını çizmek gerekiyor yalnız. Bakanlıkta bu desteklere karar veren kurulun çoğunluğunu ‘sektör’ temsilcileri oluşturuyor. Dolayısıyla birkaç kurum hariç diğerlerinin ‘bakanlıkla iş yapma’ öncelikleri nedeniyle meslektaşları yerine siyasilerle birlikte hareket ettiğini söylemek yanlış olmaz.

Fırat Y.: Sansür dediğimiz şey esasında kabaca belli filmlerin gösteriminin engellenmesi değil. Belli bir ahlaki, siyasi bakışa sahip filmlerin yapımını teşvik ederek, onları ödüllendirip diğerlerinin işini zorlaştırarak yolunu bulur sansür. Bakanlık destekleri AKP döneminde giderek böyle bir mekanizmaya dönüştürüldü; bunun son raddesi de Şenay’ın dediği gibi 18+ alan filmlerin desteklerinin geri alınacak olmasına dair düzenleme. Ama rejim, sinema üretiminde arzu ettiği kültürel dönüşümü bir türlü oluşturamazken muhalif-eleştirel sinema üretimini de bitiremedi. Şu an bir ara noktayı yaşıyoruz ve bu dönemlerin özelliği de birçok tartışmaya, spekülasyona gebe olmasıdır. Sonuçları sinemacılar açısından çok zor olsa da, engel minvalindeki sansür ve oto-sansür uygulamalarına tepki verilmiş olması, bunların sessizce yaşanmamış olması çok önemli. Ama sansür mekanizması esasen, tek tek gösterim engelleyerek değil, üretim, dağıtım ve gösterimi biçimlendirerek kendini var eder. Bu belgeseli yapmamızın bir nedeni de bunu ortaya koymak. Muhalif sinemacıların ve küçük üreticinin kendine yer bulamadığı bir yapıda sansürün adı bile geçmez çünkü sansür norm olmuştur artık. Bunun önüne geçmek için tekil sansür vakalarında ses yükseltirken dağıtım ve gösterim düzenlemeleri konusunda da müdahil olmak gerekiyor. 


Belgeselde Onur Ünlü sinema için özerk bir kurumu işaret ediyor. Hal böyleyken siz bu konuda nasıl bir çözüm öneriyorsunuz? Devlet sermayeyi haksız rekabet konusunda dizginlemeli mi yoksa özerk bir kurumun bunu denetlemesi mi gerekli?

Şenay A.: Belgeselde Mustafa Sönmez’in söylediği “Bu alana artık bir düzenleme gerekiyor. Başıboş bırakılamaz” sözü önemli. Yani bu alandaki rekabeti düzenlemek, küçük girişimciyi korumak tabii ki devletin görevi. Ama sinema üretiminin düzenlenmesi ve desteklenmesi konusunda Onur Ünlü’nün bahsettiği bir kurumun ihtiyacı da ortada. Bu yıllardır dile getiriliyor zaten. Ama sektörün de kendi içinde meselelerini konuşmak ve ortak çıkarlarda uzlaşması gerekiyor. Ayrıca Meclis’te bekleyen sinema yasasının sinemacıların beklentisi doğrultusunda çıkarılması da elzem görünüyor. 

Fırat Y.: Bunların birbirinden bağımsız olmadığını da vurgulamak lazım. Büyük sermayenin küçük üreticiyi, bağımsız sinemacıları bu kadar nefessiz bıraktığı bir ortamda özerk bir sinema kurumunun oluşturulacağı bir kültürel zemin de kalmayabilir. Gösterim-dağıtım tekelinden beslenen sermayenin buna ihtiyacı yok, o cebini doldurmaya bakar, üretim tarafı çöktüğünde de sıvışır. Sinema üreticileri ve dağıtımcıları için özerklik tam da şu an mümkün olan bir şey, bir daha bu kültürel zemini bulamayabilirler. Kritik bir dönemden geçiyoruz ve bu meseleye mümkün olduğunca sarılmak, ipin ucunu bırakmamak gerekiyor. 


SUZAN DEMİR