Amerika’dan Bakış
1 Kasım sonuçları AKP'nin gücünü nasıl korumayı başardığı konusundaki tartışmaları yeniden canlandırdı. Partinin 2000’li yıllardaki çıkışının ardında motorun Türkiye'nin ekonomik gelişimi olduğu bir gerçek. Ancak bu ekonomik çıkışın sebepleri ve sürdürülebilirliği konusunda ‘ekonomik kriz’ spekülasyonların ötesinde dişe dokunur çalışmalara rastlamamıştım.
ABD’nin önemli üniversitelerinden MIT’den Daron Acemoğlu ve Koç Üniversitesinden Murat Üçer’in Ekim ayında yayınlanan ve Türk Ekonomisinin 2002-2015 arasındaki performansını kurumsal reformlar bağlamında inceleyen yeni çalışmaları bu tartışmaya önemli bir katkı sağlıyor.
Çalışmanın ana tezi, Türkiye'nin 2002-2007 döneminde yaşadığı ekonomik gelişmenin önemli ölçüde AB’ye uyum çerçevesinde hayata geçirilen yapısal reformlara dayandığı ve AKP'nin o dönemden beri sözkonusu reformları geri vitese aldığı için ekonomiden benzer bir çıkışın beklenmemesi gerektiği.
2002-2006 döneminde Türkiye, yılda yüzde 6 ile 1960’lardan beri en hızlı ekonomik büyümesini gerçekleştiriyor. Yüzde 80’lerde gezen enflasyon büyük bir hızla tek basamaklı rakamlara düşüyor. Kamu borcu gayri safi milli hasılanın yüzde 75’inden yüzde 35’ine düşüyor. Önceki ekonomik büyüme dönemlerinin etkisi Batı’daki büyük şehirlerle sınırlı kalırken, bu sefer İç Anadolu ve ötesine de yansıyor. Yaşam standartlarında eşitsizliklerde görece bir azalma yaşanıyor. Bebek ölüm oranları, Doğu ve Batı arasındaki ekonomik farklılık ve en zengin ve en yoksul arasındak farklar (istatistiksel olarak) azalıyor. Dünya Bankasının Türkiye’deki durumu 1998-2008 arasında karşılaştıran 2014 yılı raporu bu açıdan çarpıcı bilgilerle dolu: Eğitim, sağlık, verimlilik, altyapı yatırımları ve daha bir dizi temel parametrede Türkiye’nin karnesi ‘pekiyi’lerle dolu bu dönemde.
Acemoğlu ve Üçer, bu gelişmelerin önünü AB’ye uyum kapsamında yapılan ve mali yönetimi özerkleştirerek siyasi iktidarın keyfiyetinden kurtaran reformların açtığını ikna edici bir biçimde gösteriyor. Bu süreçteki kritik eşikler, Merkez Bankasının özerkleştirilmesi ve hükümete doğrudan borç vermesinin önüne geçilmesi (2001), kamu borçlanmasının sıkı kurallara bağlanması (2002) ve devlet ihalelerini düzenleyen kanunlarla Türk siyasi-ekonomik modelinin belkemiği olan ‘yandaşlara kaynak aktarımının’ azaltılması (2003) ile aşılıyor. Kısacası Batı modelinin Türkiye’de de hayata geçirilmesi benzeri görülmemiş bir etkinlikte mali disiplinin önünü açıyor.
Ancak reformlar global kriz döneminde gerilemeye başlıyor ve AKP’nin 2011 Haziran’ında başlayan 3. Döneminde gerileme hız kazanıyor. Yapısal reformlar durdurulduğu gibi kurumsal ortamda da ciddi bir zayıflama görülüyor. Vergi toplama faaliyetini politik etkiden kurtarmayı amaçlayan bağımsız bir vergi kurumu tasarısı son büyük reform olabilecekken AKP yönetimi tarafından rafa kaldırılıyor.
Bu dönemde AKP’nin ilk hedefi ihale yasalarının sulandırılarak taraftarlarına büyük kaynak aktarımlarının önünün açılması oluyor. Yapılan bir dizi düzenleme ile yasalardaki ‘istisna’lar büyük bir hızla arttırılıyor. 2011 itibariyle yapılan tüm ihalelerin yüzde 44’ü şeffaflık yasalarından muaf hale getiriliyor. Savunma harcamaları, kamu-özel ortaklıkları ve TOKİ ihale yasalarından zaten tamamen muaf durumda. Aynı süreçte Türkiye yolsuzluk algısı indeksinde dünyada 53. sıradan 64’e düşüyor.
Başlangıçta bu bağımsız kurumlar üzerinde dolaylı olan baskılar 2011 yılında yapılan iki ayrı düzenlemeyle resmi nitelik kazanıyor ve bakanlıklara özerk olması gereken kurumları denetleme yetkisi veriyor. AKP’nin ‘reformcu’ olarak pazarladığı Ali Babacan ‘bazı bağımsız kurumların yetkilerinin zayıflatılması zamanı geldi’ diye beyanat veriyor. Merkez Bankasının üzerindeki iktidar baskısı kurumu işlevsiz hale getirecek derecede artıyor. Prof. Refet Gürkaynak’ın tabiriyle ‘2009 öncesi’ ve ‘2009 sonrası’ olarak ayrılabilecek iki merkez bankacılığı rejimi ortaya çıkıyor. Kısacası 2000’li yıllarda kısa bir süre de olsa siyasi alandan bağımsızlaşan ve Türkiye’nin ekonomik büyümesinin önünü açan mali politikalar AKP’nin iktidarını sağlamlaştırma çabalarının bir ürünü olarak tekrar siyasetin hizmetine sokuluyor.
Bu değişimlerin sonuçları her alanda kendini gösteriyor. World Justice Project’in ülkeleri hukuksal ortamlarına göre değerlendirdiği sıralamasında Türkiye 59’dan 80’inci sıraya kayıyor. Basın özgürlükleri açısından Freedom House Türkiye’yi ‘özgür olmayan’ kategorisine koyuyor. Bir diğer bağımsız basın özgürlüğü gözlemcisi Reporters Without Borders Türkiye’yi basın özgürlüğü açısından 180 ülke arasında 149. sıraya koyuyor. Dünya Bankasının 2014 yılı raporu yolsuzluk, hukuk devleti, idari etkinlik vb. bir dizi kategoride Türkiye’nin 2007 öncesine göre nasıl irtifa kaybettiğini net bir şekilde ortaya koyuyor.
Yazarların Türkiye’deki AKP dışında kalan politik kurumlar ve sivil toplumun 2000’li yıllarda yaşanan ilerlemeleri güvence altına alamama sebeplerini şöyle açıklıyorlar: ‘Bu kurumlar yeterince güçlü değildi ve geriye kayışın da geç farkına vardılar. Türkiye’de yargı ve devlet bürokrasisi zaten geleneksel olarak bağımsız değildi. 2000’lerden önce askerle ittifak halinde olan bu kurumlar, siyasi iktidarını sağlamlaştırdığı noktada hızlıca AKP’ye yanaştılar’.
Yazarlar, bu çalışmada yeni olmayan verileri özgün bir biçimde ilişkilerindirip yeni bir bakış açısı getirmişler. Bana çarpıcı gelen belirlemelerinden biri, tipik olarak kısa çıkışlardan sonra uzun gerileme dönemleri yaşayan ‘gelişmekte olan’ ekonomilerden farklı olarak Türk ekonomisinin 2000’li yıllardaki gelişmesinin sağlam yapısal reformlara dayandığı tespiti. Yani yaygınca iddia edildiği gibi AKP dönemindeki gelişme ‘spekülatif sıcak para akışı’’ndan ibaret değil. Ancak madalyonun öbür yüzü de, AKP’yi esasen önceleyen bu reformların bizzat AKP tarafından özellikle de 3. dönemlerinden itibaren bilinçli olarak tersyüz edilmesi ve mali yönetimin tekrar siyaseti iktidarın hizmetine sokulması. Yani bir dönem AKP’nin tek parti iktidarının yarattığı siyasi istikrar ortamında hayata geçirilen reformlar şimdi AKP’nin tek parti iktidarından kaynaklı olarak çözülme sürecinde.
Bu tablodan büyük bir ekonomik kriz çıkar mı? Sanmıyorum. Ancak ‘istikrar’ sloganıyla iktidara gelen mevcut AKP hükümetinin ne siyasal, ne de ekonomik alanda istikrar sağlayamayacağını ve aksini bekleyerek kendisine oy verenleri kötü bir sürprizin beklediğini düşünüyorum.