
Mustafa Karasu
Tekniğe ideolojik ve felsefik yaklaşım olur mu? Olur, olmalıdır. Tekniğin insanları toplumsallıktan, yani insanlıktan uzaklaştırdığını gördükçe tekniğin kapitalizmin toplumu dağıtmada en temel aracı haline geldiğini gördükçe tekniğe ideolojik ve felsefi yaklaşım ihtiyacı daha yakıcı hale geliyor.
Son zamanlarda Strêrk TV’deki Malino dizisini izliyoruz. Orada bir Felek karakteri var. Felek’in elinde ya bilgisayar var ya da akıllı telefon. Evde başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor. Hiçbir sorun onu ilgilendirmiyor. Bu karakter giderek toplumda esas karakter haline geliyor. Sokaklara çıktığında, meydanlara ve parklara indiğinde binlerce Felek’le karşılaşıyorsun. Herkes elindeki akıllı telefonlarla oynuyor. Artık insanların arkadaşları o. İnsanların canlı canlı gözüne ve yüzüne bakarak konuşması yerine, sanal ilişki esas haline gelmiş. Malino’daki Felek karakteri tekniğe ideolojik ve felsefik bir bakışın gerekliliğini ortaya koymuyor mu? Kim Felek karakterinin temel toplumsal figür haline gelmesini kabul edebilir?
Kuşkusuz tekniğin gelişimi çok güzel bir şeydir. Teknik toplum yaşamını kolaylaştıran en temel etkendir. İnsan toplumu teknik vasıtasıyla yaşamını kolaylaştırmış; ekonomik, toplumsal ve kültürel yaşamını zenginleştirmiştir. Tekniğin bulunması ve geliştirilmesi toplum ve insan yaşamının gelişmesine muazzam bir ivme kazandırmıştır. İnternet de tekerleğin bulunması gibi insan yaşamının kolaylaşması ve gelişmesine muazzam bir imkan kazandırmıştır. Tekniği geliştirmek insanın en temel amaçlarındandır. Bilimsel çalışmalar da bunun içindir. Ancak tekniğin savaşlarda ve sömürüde kullanılması, toplumsallığın dağıtılmasında bir araç haline getirilmesi, tekniğe ideolojik ve felsefik bir bakış getirilmesinin zorunluluğunu ortaya koymuştur.
Teknik hangi amaçla kullanılıyor?
Bilim ve teknik nötrdür; bilim ve tekniğin ideolojik karakteri yoktur denilir. Bu, bir yönüyle doğrudur, bir yönüyle doğru değildir. Çünkü tekniği kullananlar ideolojik ve felsefi yaklaşımı olan insanlardır. Sömürünün, baskının ve savaşların olduğu bir dünyada teknik de bu amaçlar için kullanılmaktadır. Sömürünün, baskının ve devletin ortaya çıkmasına kadar teknik sadece insanların yaşamını kolaylaştırmak için değerlendirilirken, sömürünün, baskının ve devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte sömürücü, baskıcı, egemen sınıfların çıkarına kullanılan araç haline gelmiştir. Atom bombasının kullanılarak on binlerce, yüz binlerce insanın öldürülmesi, tekniğe ideolojik, felsefi ve etik bir yaklaşımı gündeme getirmiştir. Yine bugün teknik vasıtasıyla insan yaşamının tümüyle kontrol edilip denetlenmesi, tekniğe ideolojik, felsefi ve etik yaklaşımın ne kadar gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Kuşkusuz tekniğin insanlığa verdiği zararlar çok vardır; zararlı kullanım alanları çoktur; ancak en çarpıcı örnek olduğu için atom bombası ve toplumun denetlenmesini veriyoruz.
Tekniğin savaşlarda kullanımı yanında bugün tüm toplumu dinler ve kontrol eder biçimde kullanılması da tekniğin bu yönünün silah üretiminde kullanılması kadar sorgulanmasını gerektirmiyor mu? Bir zamanlar Orwel’in 1984 romanı eleştirel bir roman olarak önemli görülür ve övülürken, şimdi tekniğin ve kapitalist modernitenin birçok yolla toplumun her şeyine hakim olmasını ve kontrol etmesi iyi mi görülecektir? İlk ve ortaçağların otoriter rejimlerine taç çıkartacak bir totaliterizme yol açan teknik kullanımı sorgulanmayacak mı? Bir de bu nedenle ideolojik, felsefi ve etik yaklaşımla ele alınması gerekmiyor mu?
Doğa, ‘imdat, ölüyorum’ diyor
Bilimsel teknik devrim en fazla da kapitalizmde gelişti. Sömürüyü arttırmak ve derinleştirmek için teknik olabildiğince geliştirildi. Bilimsel teknik devrim sömürü ve baskının hizmetine konuldu. Savaşları bir tarafa bırakırsak, endüstriyalizmle doğaya verilen zarar giderek doğaya S.O.S. verdirmiştir. Doğa, “imdat, ölüyorum” diye bağırmaktadır. Bu açıdan ideolojik, felsefi ve ahlaki boyutu olan ekolojik bakış gündeme gelmiştir. Bu bakış her geçen gün yaygınlaşmakta, tekniğin doğaya verdiği zararlar sınırlandırılmaya çalışmaktadır. Doğanın tahribatı sınıf farkı gözetmeksizin herkesi etkilediğinden bu konu gündemleşmekte ve belli düzeyde etkisi de olmaktadır. Kapitalizm var olduğu müddetçe ne endüstriyalizm son bulabilir, ne de doğanın tahribatının önüne geçilebilir. Ancak sınırlandırma zemini, fırsatı ve imkanları ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Tekniğin sömürü, baskı ve kapitalizmin hizmetinde olması en az birinci doğa kadar ikinci doğa olan topluma da zarar vermektedir. Toplumu, dolayısıyla insanı, yani insanı insan yapan tüm değerleri yok eden bir etkide bulunmaktadır. İnsan toplumsal bir varlıktır. Toplumsallıkla primat olmaktan çıkmış, insan olmuştur. Bu açıdan insanlık da her zaman toplumsallığa saldırı karşısında toplumsallığı koruma mücadelesi vermiştir. Totem inancından başlayarak tüm inançların ve dinlerin en temel amacı toplumsal değerleri ve toplumu korumaktır. Kapitalizmin çıkarına endekslenmiş ideolojik yaklaşımlar dışındaki tüm felsefeler ve ideolojiler de insanlığın toplumsallığını korumayı amaçlamıştır.
Zaten insanın toplumsallığını koruması birinci amacı olmayacak da ne olacak? Çünkü toplumsallığı koruma insanın varlığını korumasıdır. Bu açıdan tarih boyu insanlar toplumsallıklarını korumak için ideolojik, felsefi, inançsal ve dinsel olarak çok büyük mücadeleler vermişlerdir. Bunun için de manevi değerleri korumak çok önemli hale gelmiştir. Bu açıdan ilk toplumsallığın ortaya çıktığı ve toplumsallığın en derin yaşandığı Ortadoğu’da toplumsallığı ve manevi değerleri koruma mücadelesinin çok çarpıcı biçimde yürütüldüğü görülür. Bu çerçeveden bakıldığında kapitalizmin toplumsallığın daha az yaşandığı ve manevi değerlerin çok katılaşmadığı bir coğrafyadan çıkması da anlaşılırdır. Hatta kapitalizmin Katolikliğin toplumsal ve ahlaki değerleri savunduğu ortamda değil de Protestanlığın bu değerleri zayıflatması sonucu çıkması da bu gerçeklikle ilgilidir. Katolikliğin dogmalaşmış ve gelişmeler önünde engel olma karakterini eleştirmek ve değerlendirmek ayrı bir konudur. Ancak kapitalizmin toplumsallığın, manevi değerlerin zayıflatıldığı ortamdan çıktığı tespitini yapmak ise bir gerçekliği ifade etmektedir.
Kapitalizme karşı toplumsallık…
Kapitalizmin toplumsallığı dağıttığı bir gerçekliktir. Zaten sosyalizmin önderleri kabul edilen Marks ve Engels’in kapitalizmin toplumsallığı dağıttığını görerek, bunu ideolojik ve teorik olarak ortaya koyarak toplumsallığı savunmak olan sosyalizm teorisini geliştirmişlerdir. Sosyalizm toplumsallıktır; toplumsallığı savunmaktadır. Kapitalizm toplumsallığı dağıttığı için kapitalizme karşı direniş ve alternatif olarak sosyalizmi ortaya koymuşlardır. İnançların, dinlerin, felsefelerin yapmak istediğini, yaptığını kapitalizm çağında bilimsel temele dayandırdıkları sosyalizmle yapmak istemişlerdir. Marksizmin eleştirilen çok yanları olmuştur, eleştirilmişlerdir; eksiklikleri ve yanlışlıkları ortaya konulmuştur. Önder Apo’nun bu konuda kapsamlı çözümlemeleri vardır. Ancak niyetlerinin ve amaçlarının kapitalizm karşısında toplumsallığı korumak olduğu kesindir. Kapitalizmin sömürüyü kapsamlılaştırmak için toplumsallığı dağıtması gerektiğinden; toplumsallığı dağıtmasının nedeni ve sonucu olan sömürüye karşı çıkmayı da en temel görevleri olarak bilmişlerdir.
Rosa Lüksemburg 20. yüzyılın başında yazdığı eserlerinde kapitalizmin yaşamak ve büyümek için toplumsallığı dağıtmasının zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymuştur. Özcesi toplumu savunmak için kapitalizme karşı olmak şarttır. Kapitalizm ilk çağ ve ortaçağdan farklı olarak çok kapsamlı ve çok yönlü olarak toplumsallığa saldırdığından, toplumculuğun kendisini ideolojik, teorik ve yapılanma olarak kapsamlı biçimde ortaya koyması ihtiyacı doğmuştur. Eksiklikleri, yetersizlikleri ve yanlışlıklarıyla Marks ve Engels’in toplumculuğu, yani sosyalizmi ideolojik ve teorik olarak ortaya koymak istemeleri ve koymaları bu nedenledir. Önder Apo da bu gerçekliğin derin bilinciyle toplumsallığa saldırıyı tüm çağlar boyunca kapsamlı çözümleyerek kadın özgürlükçü demokratik ekolojik toplum paradigmasına dayalı demokratik sosyalizmi ideolojik, teorik ve yapılanma gerçekliği temelinde kapsamlı bir biçimde ortaya koymuştur. Marksizmin eksiklerini, yanlışlıklarını bu temelde aşarak kapitalist moderniteye karşı demokratik modernite olarak ifade ettiği alternatif toplumsal sistemi paradigmatik, teorik ve tüm yapılanma gerçeğiyle insanlığın hizmetine sunmuştur.
Kapitalizm günümüzdeki “tüketim toplumu” aşamasıyla birlikte topluma saldırıyı daha da arttırmıştır. Toplumu dağıtmak için tüm imkanlarıyla saldırıya geçtiğini söylemek gerekmektedir. Reel sosyalizme karşı yürütülen özel savaş gereği sosyal demokrasiyi toplumu yanında tutmak için bir ideolojik araç olarak kullanan kapitalist modernite, Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte Neo Liberalizm olarak ifade ettiği ideolojik-siyasi yaklaşımıyla toplumu tümden dağıtmayı amaçlayan bir saldırıya geçmiştir. Çünkü bireycilik geliştirilmeden tüketim toplumu yaratılamaz ve yaygınlaştırılamaz. Bunun için de reel sosyalizmin saptırılmış toplumsallıkla içine düştüğü yanlışlıklar da kullanılarak toplum ve toplumsallıklara bir saldırı kampanyası yürütülmüştür. Toplum kötü, bireycilik ise yükselen değer haline getirilmiştir. Öyle ki, toplumsallığın temel savunma alanı olması gereken kültür-sanat bile toplumsallığa saldırmanın, toplumsallığı dağıtmanın en temel silahı haline getirilmiştir. Sanat ve sanatçılık kendini var eden değerlere ihanet eden bir iş haline gelmiştir. Öyle ki, güzellik ve iyilik üreten sanat ve sanatçılık alım satım konusu olmuştur. Yine teknik de toplumsallığı dağıtmak biçiminde kullanılmıştır. Tekniği kontrol eden kapitalizm bu silahı toplumu dağıtmanın koçbaşı olarak kullanmaktadır. Toplum da “tüketim toplumu” altında doğa gibi S.O.S. vermekte ve imdat butonuna basmış bulunmaktadır. Çünkü ne kadar bireycilik o kadar tüketim, o kadar sömürüdür. Sanatı, tekniği, modayı, her şeyi toplumsallığı dağıtmanın, bireyciliği şahlandırmanın, tüketimi arttırmanın bir aracı haline getirmişlerdir.
Tüketim İslam’ın özüne de terstir
Gezi olayları sırasında üç ay, altı ay hiçbir şey tüketmeyelim çağrısı yapılınca, Müslüman olduğunu söyleyen Tayyip Erdoğan Gezicileri ihanetle suçlamıştır. Halbuki İslam’da müsrif olmak, gereksiz tüketmek haram kılınmıştır. İslamiyet toplumsallığı savunur. Bu açıdan toplumsallığa zarar verecek fazla tüketim haram görülür. Tayyip Erdoğan ve AKP tüketim toplumunu, bireyciliği geliştirip toplumsallığı dağıtan konumda bulunduklarından İslam’ın özüne de terstirler. Kimi vakıflarla, sadaka türü yardımlarla, biçimsellik ve ritüellerle bu yüzlerini maskelemeye, Müslüman toplumu aldatmaya çalışsalar da kapitalizmin suyuyla abdest alanların namazının mekruh ve batıl olacağı açıktır. Antikapitalist Müslümanlar bu konuda önemli bir adım atmış olsalar da AKP’nin tüm dinlerin karakteri olan toplumculuğa düşman bir hareket olduğu daha fazla teşhir edebilirler. Aslında bu yönlü veriler ve imkanlar fazlasıyla artmış bulunmaktadır. AKP’ye bulaşan, ilişkilenen, AKP’ye karşı mücadele etmeyen ve kendine Müslüman’ım diyenler tamamen kapitalizmin nimetlerinden yararlanmak isteyenlerdir; kapitalizmin suyuyla abdest alanlardır.
Şunu vurgulamalıyız ki, ister Müslüman, ister Alevi, ister Hıristiyan, isterse başka inançtan olsun, kapitalizm ve bireyciliği savunanlar bu inançlara sahip olduğunu söyleyemezler. Belki Yahudiler ticarete önem verir, ancak Tevrat’ın ve Yahudiliğin önem verdiği ticaret de bugünün kapitalizminin savunduğu ticaret ve tüketim toplum gerçeği değildir. Topluluklar arası gerekli ve zorunlu ticaretin sınırlarıyla ilgili bir toplumsal işbölümüdür. Yahudilik bu toplumsal işbölümünde ticaretin öncü toplumu olmaktadır.
Bilimsel teknik devrim, tüketim toplumu amaçlı bireyciliği geliştirip toplumsallığı dağıtmak için kullanılmaktadır. O zaman buna karşı bir duruş ve mücadele gerekir. Tekniğin toplumsallığı dağıtıp bireyciliği geliştirme biçiminde değil de toplumsallığa ve bu toplumsallık içinde var olan özgür bireye hizmet eden biçimde insanlığın hizmetine konulması gerekir. Teknik ne bireyciliği yaygınlaştırıp sömürü için, ne de silahları geliştirip savaş için kullanılmalıdır. Tekniğe bunu engelleyen bir ideolojik, felsefi ve etik yaklaşım geliştirilmelidir. Artık bunun zamanı gelmiştir. Yoksa kapitalizm toplumu tümden bitirecektir. Tanrının gazabına uğrayan Sodom ve Gomore’nin akıbetiyle karşılaşılacaktır. Kapitalizm ve kapitalist modernite de tüketim toplumu altında bu yola girmiştir. Bunu önleyecek olan, tekniğin doğru kullanımıdır. Bu da ideolojik ve felsefi bir yaklaşımla sağlanabilir.
Emeğe yabancılaşma
Şimdi internet, sosyal medya gibi yeni teknik kullanma alanları çıkmıştır. Kuşkusuz iletişim ve bileşimde devrimler gerçekleşmiştir. Ancak bugünkü kullanılış halini sadece olumlu olarak değerlendirmek yanlıştır. Toplumsallık çerçevesinde eleştirel bir gözle bakmak gerekmektedir. Yoksa toplumsallığın dağıtılmasını ifade eden bu alameti farika ile kıyamete yol almak kaçınılmazdır. Zaten iletişim ve bilişim tekniğinin bu biçimde kullanılmasına sosyal demek bile bir çarpıtmadır. Sosyalleştirmeyen nasıl sosyal medya olmaktadır. Sosyalleştirmeden koparan araçlara sosyal medya demek ne kadar doğrudur. Belki de en başta bu tanımı sorgulamak gerekmektedir. Bu tanım bir çarpıtmayı ve yanlış bir algı yaratmayı sağlamaktadır.
Öte yandan internet ve sosyal medya, insanları her alanda kolaycılığa alıştırıyor. İnsanlar bilgi edinmeye, öğrenmeye ihtiyaç duymuyor. Nasıl olsa istediği zaman internetten öğrenebileceğini düşünür hale getiriyor. Bu da ister istemez nasıl yaşayacağını bilmez, hayat karşısında nasıl ayakta duracağını bilmez insanlar yığını ortaya çıkarıyor. Bu da insanları mekanikleştiriyor. Öte yandan Marks insanların emeklerinden yabancılaşmasından söz ediyor. Dolayısıyla tekniğin insanları ve toplumları kendi değerlerine yabancılaşmayacak biçimde dizayn edilmesi ve hizmete sunulması gerekmez mi?
Sosyal medya denen bu formatların bilgi kirliliği yaratma biçiminde kullanılması da söz konusudur. Yanlışı doğru gösterme konusunda insanları daha çok yönlendirir hale gelmiş bulunuyor. En kötüsü de bireyleri ve toplumu yanlış ya da kuşkulu bilgilerle tepkisiz kılma durumu ortaya çıkarmaktadır.
Sosyal medya denilen bu iletişim ve bilişim formatları övülmekte, yere göğe sığdırılamamaktadır. Sadece pozitif olarak düşünülebilecek yanları görülmektedir. Kuşkusuz doğru bir yaklaşım ve toplumcu bir anlayışla ele alınsa bireye, topluma ve insanlığa katkı sunabilir; ancak bugün böyle midir? Şimdi herkes üç dört formatta sosyal medya denen aracı kullanmaktadır. İnsanlar burada birkaç cümlelik ifadelerle, ya da bir fotoğraf ve kısa videolarla kendi düşüncelerini yansıtmaktadırlar. Öyle ki, insanların çoğu çalışmadıkları süre zarfında kurdukları bu sosyal medya ağlarına kendilerini bağlayarak günlerini geçirmektedirler. Örgütlülüğü bu sosyal medya ağı, eylemi de bu sosyal medyada paylaştığı düşüncelerdir. Bu durum aslında toplumsal örgütlülüğü ve eylem biçimini sistem içileştirmektedir. Sistem tarafından kabul edilir durumda tutmaktadır.
Sosyal medyaya kendini bağlayanlar düşüncelerini söyleyerek topluma karşı görevini yerine getirdiklerini düşünmektedirler. Kendini böyle işlevsel gören ve tatmin edenler tabii ki farklı örgütlenme ihtiyacı duymaz; farklı eylemlere de katılmazlar. Başka eylemlere katılsalar da bu da sistemin kontrolünde yapılan eylemler olur. Sonuçta kapitalizmin bireyciliği yaygınlaştırmak ve derinleştirmek için yarattığı bu ağlarla toplumsal örgütlenme ve eylemleri sistemiçileştirmektedir; kontrol edilmiş olmaktadır. Dolayısıyla sosyal medyaya bir de bu gözle bakılmalıdır. Toplum ve bireylerin böyle bağlanıp yönlendirilerek kapitalist sistemi aşmayan sınırlarda tutuldukları görülmeli ve gösterilmelidir.
Örgütlü toplum olmadan…
Kapitalizm aslında sisteme karşı radikal muhalif hareketlerin gelişmemesi açısından bu sosyal medyayı kullanıyor. Sosyal medya tepkileri geliştiren değil de emen ve yumuşatan bir rol oynamaktadır. Bu karakteriyle sistem karşıtı hareketlerin gelişimini yumuşatan, hatta barikat kuran bir araca dönüşmektedir. Örgütlü eylemi sistem içileştirmektedir. Reformist bile denilmeyecek bir ideolojik, örgütsel ve eylem çizgisi ortaya çıkarmaktadır. Örgütlenme toplumsallıkla olur. Sosyal medya ise bireyciliğe dayanıyor ve örgütlü toplum olma konusunda negatif rol oynuyor. Örgütlü toplum olmadan ne demokrasi mücadelesi gelişir ne de demokratikleşme olur. Dolayısıyla örgütlü toplumu yaşatan toplumsal zihniyetin varlığı önemlidir. Bu açıdan iletişim ve bilişim teknolojisinin de bu yaklaşımla ele alınması gerekmektedir. Teknik, toplumsallığı esas alan ideolojik, felsefi ve etik değerlerle ele alınırsa büyük hizmetleri olur. Tekniği toplumsallığı güçlendiren biçimde ele almak ve buna uygun teknik araçlar ve formatlar yaratmak mümkündür. Örneğin şimdi kapitalizmin en fazla geliştiği İskandinav ülkelerinde toplu yemek yenilen, toplu oturulan ve birçok etkinliğin toplu yapılacağı yerleşim yerleri kuruluyor. Mimari bu temelde ele alınıyor. Bunu iletişim, bilişim ve başka teknikler için de yapmak mümkündür.
AKP-MHP iktidarının sosyal medya denilen alanlara müdahale etmesine bakarak tekniğin bu tür formatlarla kullanılmasına olumlu bakmak doğru bir yaklaşım olmaz. Çünkü AKP-MHP iktidarının hiçbir şeye tahammülü yoktur. En sıradan eleştirileri ve düşünceleri bile ceza konusu yapmaktadır. Eleştiri ve düşüncelerini ortaya koyanları zindanlara atmaktadır. Faşizm zaten kendisinin söyledikleri dışında hiçbir düşünceye tahammül etmez. Bu açıdan sosyal medya denen araçlar üzerinden eleştiri yapanlara yönelinmesini sosyal medyanın çok iyi bir şey olduğu biçiminde yorumlamak yanlış olur. Bir bütün olarak sorgulamadan bu biçimiyle kabul etmek toplumsallığa ve insanlığa hizmetinden çok zarar verdiği söylenebilir. Nasıl kullanılırsa olumludur, nasıl kullanılmazsa olumsuzdur bu konuların üzerinde gerçekten de yoğunlaşmak gerekir.
Eğer Malino dizindeki Felek’ten memnun değilsek, Felek elindeki teknikle ailesinden, kardeşinden ve çevresinden kopuyorsa, her şeyi hazır olarak akıllı telefonda arayıp bulmak istiyorsa, insanlara bile teknik bir araç gibi yaklaşıyorsa, o zaman böyle bir birey yaşamını ve toplumsal ilişkiyi kabul etmemek gerekir. Bunun için de tekniğin toplumu doğrudan etkileyen biçimde kullanımına ideolojik, felsefi yaklaşım önemlidir. Tekniğin kullanımının tartışılması, bu konuda toplumun bilinçlendirilmesine önem vermek gerekir. Kapitalizmin tekniği kullanma biçimini sorgulamak gerekiyor. İletişim ve bilişim alanında kullanılan tekniğin toplumun yaşamına hizmet eden biçimde kullanılması konusunda bir tutum takınma ve mücadele yürütme zamanı gelmiştir. Kapitalizmin dayattığını kabul etmek olmaz. Kapitalizmin toplumsallığı dağıtan her çabasına, her eylemine karşı koymak bir insanlık görevi olarak görülmelidir.
Malino dizisi Felek karakteriyle önemli bir konuyu yansıtmaktadır. Bu tür karakterleri daha fazla eleştiren dizi, film, program ve yazılar kapitalizmin saldırıları konusunda toplumu bilinçlendirme açısından önemlidir.