“Özgürlük”, her toplumda Batı’nın söylediği gibi algılanmaz ve yaşanmaz. Batı’nın özgürlük sistemi riyakarcadır, çünkü Batı, özgürlüğü, mülkiyet hakkı ile birlikte tanımlar. Peki ne demektir mülkiyet hakkı? Mülke sahip olmak, mülkiyeti kendi tasarrufuna hapsetmek, ötekinden sakınmak, sahip ve iktidar olmaktır. Bu durumda “ötekinin özgürlüğü” nedir? Mülkiyet hakkına saygı duymak koşuluyla kendi mülk edinimini savunmak... Oysa bu mülk dediğimiz şey kapsam olarak insan ve doğayı da içine alan bir fenomendir ve gerçekte kendini ancak ve sadece çok güçlü ve ikna edici bir iktidarla ayakta tutar. İşte bu da devlettir...
* * *
Bütün toplumlar gibi Kürtlerin de bir özgürlük algıları var. Ve Kürtler, yaşadıkları coğrafyada, birlikte oldukları toplumlarla birlikte yaşamı paylaşmanın, adil, eşit ve insani paylaşmanın modeline “özgürlük” diyorlar. Bu tanımın içinde “güç” sahiplerine ayrıca kalın bir minder konmamıştır. Mülkiyet üzerindeki “hak”, bu tanıma dahil değildir. Otoritenin ve gelenekten miras kalan iktidarın payına biraz daha fazla düşmez. Bunun içinde boyun eğmek, “fesuphanallah” demek yoktur. Bu özgürlük, bilhassa ve özellikle güce karşı gelen, gücü reddeden, onu söndürerek, sönümlendirerek, tahttan indirerek hayata geçirilen bir özgürlüktür.
Bir elin parmaklarını geçmeyen sayıdaki insanla, 700 yıllık cihan devletinin bakiyesi, (böyle olduğu için de hırslı ve despot) bir devletin karakollarını yıkma eyleminin anlamını da biraz burada aramak gerekir diye düşünüyorum. Zira buradaki özgürlük sistemi; koşullara, kurallara, devlet sistemine, onun yasalarına, kendisinin ve karşısındakinin güç ölçüsüne, ve tanımlanmış “haklar”a bakarak vaziyet alan bir sistem değildir. Biçimlenmiş, güce ve tahakküme göre şekil kazanmış bir özgürlük değildir. Buradaki özgürlük, insani, ahlaki ve doğal bir özgürlüktür. İşte bu da 15 Ağustos’tur...
* * *
1980’li yılların sonlarına doğru, bir kısmı dağda, bir kısmı kasabalarda ve kentlerde, giderek Türkiye metropollerinde ve bir kısmı da Batı‘da olmak üzere bir medya canlanması yaşandı. Bu medya oluşumu içerisinde, İktidar odaklı ve “gelecek arayışlı“ düzen paradigmasından kendini yıkamış, “gelecekteki bir özgürlüğü” değil, bizzat o süreç içindeki üretimi ile özgürleşmeyi pratikleştirmiş bir grup insan yer aldı. İnsanlar katıldı, devlet azalttı, gazeteciler çoğaldı, gidenler ve gelenler, kaçanlar ve katılanlar oldu, ne ki bu medya bir kere “gerçeğin peşine düşmenin özgürleştirici tutkusuna” yakalanmıştı ve her ertesi günkü başlangıç noktasının sıfır olduğunu bilerek üretti. Türk ve Batı sistemi, otuz yıla yakın dönemdir, kendi ölçülerine göre bu medya sistemine “darbe” vuruyor. Oysa bu medyanın her ertesi günü sıfır noktasıdır. Ve hep yaratır, tek dayanağı özgürlüğünden beslenerek hep üretir, çare bulur, kendini toplumsallaştırır. Şimdi de, dün ANF’nin geçtiği habere göre Danimarka hükümetinin Roj TV hakkında açtığı davanın ilk duruşması, PKK’nin silahlı mücadeleyi başlattığı 15 Ağustos’un yıldönümünde yapılıyor. 25 ayrı dosya üzerinden 25 duruşma yapılacakmış.
Oysa Kürt Özgürlük Hareketi ne Batı’nın “özgürlük” dediği sistemi esas aldı, ne de onların özgürlük anlayışına sığındı. Eğer bu toplumun diriliş hikayesinden az çok haberdarsanız ya da birazcık merakınız varsa, TV alıcılarınızın ayarlarıyla oynamayın!.. Özgür medya ile kalın...