Dünyanın kıyıcığında, Irak ve Suriye’de kirli bir savaş yürütülüyor ki, tarafları belli değil…
Aynı masa etrafında toplanıp, kazanç mevzunun girinti, çıkıntılarında birbirine gülücükler yollayanlar, dışarıya çıkınca kamufle olmuş giyitler içinde ve kiralıklardan oluşan "vekalet" savaşını yürütüyor, vuruşuyorlardı.
Bir garip savaştı, bu. Kirli bir yumak…
Masada dost, kapı dışında herkes birbirinin celladı, can almaya yeminli tetikçi. Kapitalist ilişkilerin vardığı merhale mi bilinmez, ama bu bir ilk değil. İkinci Dünya Savaşında Amerika ile Nazi Almanyası birbirini yiyor, ama Nazilerin haberleşme ağlarını da Amerikan İTT şirketi döşüyordu.
Savaşın paraya dönüştürülmesiydi, bu. Günümüzde Suriye ile Irak’a bakalım: Rusya ve İran yerleşik merkezi cephede. Karşıda ise Suudiler, Katar ve Türkler…
Bu durumda Rusya ve İran statükoyu temsil ediyor. Demokrasi, insan hak ve özgürlükleri denilince, çıldırık kesilen, aklını kaybetmiş öfke delisi olarak sağa, sola saldıran Türk rejimi, Suudiler ve Katar, bu durumda değişimi temsil ediyor.
AKP’nin söylemine bakılırsa insan kesen, tecavüzcü, hırsız ve kadın taciri IŞİD, El Kaide’nin bölgeye uzayan kolu Nusra, Ahrar-uş Şam "ılımlı İslam"dır. Yani, "özgürlük" cephesi…
Batı’nın medyası, IŞİD’ın Ahrar-uş Şam ve Nusra çetelerinin güç kaynağını, "Suudiler ve Katar’ın parası, Türklerin silah ve personel tedarikçiliği" diye sayıyorlar.
Amerika’nın başını çektiği Batı, IŞİD’le savaşta görünüyor. Fakat aynı zamanda Suudiler, Katar ve Türklerle müteffik…
Gülmeyin ve sakın "ahlakını sevdiğim dünyası" demeyin, Amerika IŞİD’ı bombalamaya çıktığında Suudiler, Katar ve Türkler iki yanında ref oluyor. Öbür yanda Türk devleti Suriye'ye, gücü olan için, vaddedilmiş ganimet gözüyle bakıyor. Ganimet avında, akbabalar gibi hücum ediyor. Kürtleri yok etmek ve büyük lokmayı kapmak için, ta Çin’in Uygur bölgesinden kiralık adam getirtiyor.
Bu yönüyle alan, tımarhaneyi andırıyor. Suriye’de kim vekil, kim savaşın gerçek aktörü, füzleri ateşleyen gerçek güç kim, herkes gayet iyi biliyor. Ancak, her biri ötekini ayrı ayrı kör, sağır, algılayan yetisi boş yerine koyarak saldırıyor. Aptal yerine koyarak… Mesela Suriye’nin Lazikiye kentinin kuzeyinde, Cerablus'ta ortalığı füzeleyenlerin kim olduğunu herkes biliyor. Ama kimse katile dönüp, "sen ne yapıyorsun, orada?" diye sormuyor. Türk devleti, içeride Kürt şehir ve kasabalarını ablukaya alıp havadan ve yerden bombalamasına, Batıdan kimse, "bu yakıp yıkan cinayet işleyen terördür" demiyor, ama Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın "insanlık da bende" havasına girip, "Suriye rejimi kadınları ve çocukları öldürüyor" dediğinde, bu baştan başa tezek kokulu dünyada kimileri, baş sallayarak onu onaylıyor. Erdoğan, Suriye'de özgürlük savaşçısı diye parlatılıyor, ama içeride hayatlarına ayağını basttığı Kürtler, esir ve köle hak ile özgürlüklerine bile sahip değiller. Kadınlar, çocuklar, kuşatılmış şehir ve kasabalarda keskin nişancı katillere eğlencelik nişangah… Kürtlerin en saygınlarından biri olan Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, polislerin salvo ateşinden sonra yerde ölü yatıyor ve katili arandığı halde bulunamadı yapılarak anısına ve kişiliğinde halkının onuruna saygısızlık ediliyor…
İşte böylesi tezekli bir dünyada Kürt genci, barikatların gerisinden, "bana terörist diyen sen, terörist senin babandır, soyun, sülalendir" diye haykırmasın da ne yapsın…
Kürdün isyanı, bir insanlık davası, bu ayrı konu. Ortadoğu'da oynanan insanlık oyununa dönersek, Irak’ı, Suriye’yi talan eden İslamcı terör çeteleri, (Ahrar-uş Şam’dan Nusra’ya, IŞİD’e kadar) kendi İslamından olmayan (Alevi, Dürzi, Êzîdî, Hıristiyan, Museviler) ve farklı ırktan olan (Kürt, Süryani, Ermeni, Keldani, Kıpti) insanları kesiyor, mallarını çalıyor, hırsızlık, soygun yapıyor, kadınları, kız çocuklarını pazarda satıyor, ağızlarını açtıklarında da "Allahu ekber" diye haykırıp, yalan çuvalının ağzını açıyorlar.
Batı dünyasının merkezleri Roma, Paris, Berlin, Washington medyasında, Türk devleti suç ortağıydı. Bingöl, Adıyaman ve benzeri şehirlerde işletmeye açılmış, "askere alma şubesi" gibi çalışan "kahvehane-camiler" suçun belgesi olarak gösteriliyordu. IŞİD’çilerin İstanbul, Antep, Urfa, Kilis’teki gösterileri, cephelerde vurulmuş Türklerin isimleri, ele geçirilen silah-cephanenin dökümü, piyasaya sürülen Suriye malları ve antik tarihin parçaları, AKP devletinin inanç kardeşleriyle iş ve güç birliğinin delili diye soralanıyordu. "Kamufle" edilmiş petrol boru düzeneği de, "haramiler"in dayanışma belgesi.
Türk devletinin Amerika’ya, "allahın izniyle savaşa girmeye karar verdik" deyip, kaldırdığı uçakların, IŞİD karşıtı başlıca güç olan Kürtleri vurmasına kimse itiraz etmiyordu.
Ruslar, uçakları düşürülüp, pilotları vahşi çığlıklarla katledilinceye kadar, sessizlik içinde, AKP’ye gaz satmakla meşguldü. Canı yanınca, "soyguncu, kaçakçı var, Türk ordusu da IŞİD saflarında" demeye başladı.
Bu da bir başlangıç sayılır. Neil Amstrong’un lafıyla "kısacık, ama insanlık için büyük bir adım…"
Kim bilir, belki çağın Hitler mukalidi ırkçı katillerine, hırsız ve soygunculara da hesap sorulur. Evet, birbiriyle gizlice savaşanların dünyası, ama yine de kim bilir!..