
Cizre’deki gerçekliğin sistemin manipülasyon çalışmalarından dolayı gerektiği gibi yansımadığını belirten HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, demokratik siyasetin de bu konuda farklı nedenlerden dolayı eksik kaldığını söyledi ve ekledi: “Oradaki ruh bambaşka bir ruhtu. Egemenlikçi sistemi hiç tanımayan bir ruhtu. O halkı temsil eden siyasi partinin tutumu buna denk düşen bir tutum değildi. Süreç, biraz daha güçlü karşılanabilirdi. Daha örgütlü, daha ikirciksiz bir zihinle karşılanabilirdi. Bu süreci yeterince anladığımızı düşünmüyorum, kurum olarak. Ama Cizre olayı ders çıkarılması gereken bir vahşet. Hem direniş yönünden hem de devletin vahşetinin bilince çıkarılması açısından önemli bir süreçti.”
Türk işgal güçlerinin infazlarını anlatan Sarıyıldız, “İlk ayda halk, şehri terk etmeye zorlandı, sonrasında ise topyekün bir katliam gerçekleştirildi. Cizre şu an Kobanê’den, Beyrut’tan ve İkinci Dünya Savaşı sonrası harabeye dönmüş bir kentten farklı değil” dedi.
Cizre’deki öz yönetim direnişine ve devlet şiddetine sürecin başından beri tanık ve müdahil olan, ardından temaslarda bulunmak ve yaşananları anlatmak üzere Avrupa’ya gelen HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız’la konuştuk.
Öncelikle 75 günlük çok ağır bir süreç vardı? Bu size, psikolojinize nasıl yansıdı?
Bir insan olarak çok ağır şeylere tanıklık ettik. Çok olağan şeyler yaşamadık. Normal bir durumda da değiliz. Muhtemelen, farkında olmadan bizler de bir tramva yaşamaktayız. Çünkü Cizre’de olup bitenler, insanlık tarihinin ortaya çıkardığı birçok kötülük potansiyelini tekrar üretti burada. Bizler buna tanık olduk. İnsanların canlı canlı yakılmasına tanık olduk, hukukun, yasaların, uluslarası değerlerin, yasaların iğrenç bir şekilde ayaklar altına alınmasına tanık olduk. Bu açıdan pek de iyi olmadığımızı söyleyebiliriz. Yanlız ceberrut ve egemenlikçi sistemin karakterinin gerçekliğinin anlaşılması açısından da aslında önemli bir süreçti. Siyasal olarak bende en ufak bir umutsuzluk yok. Hatta eskisinden daha fazla umutluyum. Bu baskıcı egemenlikçi sistem teşhir oldu. Aslında bu durum tüm baskıcı sistemlerin karakterlerinde vardır. Zorlandıkça, zora düştükçe o gerçek, katliamcı yüzü ortaya çıkıyor.
Cizre’de direnen gençler kimlerdi? Orada katledilenler kimdi?
Cizre’deki gerçeklik olduğu gibi, hak ettiği gibi anlaşılmadı. Egemenlikçi sistemin zora başvururken, psikolojik savaşı da güçlü bir şekilde yürüttü ve halka uyguladı. Hiçbir zaman orada yaşananlar doğru bir şekilde aktarılmadı. Oradaki hakikat hep dezenforme edildi. Bizler orada sayısız kirli mizansenle karşı karşıya geldik. Çünkü Cizre’deki vahşetin karşısında hiçbir baskıcı güç dahi durmaz. Arkasında duracak bir pratik değildi. İnsanlık adına iğrenç bir şeydi. O yüzden Cizre hakikatı hep çarpıtıldı.
Başta servis edilen rakamlardan geldiğimiz aşamaya kadar hiç ama hiçbir şey doğru yansıtılmadı. Biz en başından beri şunu söyledik: “Devlet oraya ilişkin ne söylüyorsa hiçbirine itibar edilmesin.” Mesela ilk bir ayda 85 insan katledildi. Bunların hepsi sivil insanlardı. Aralarında 3 aylık Miray bebek de vardı, 85 yaşındaki Ramazan İnce de vardı. Ama o zaman dahi 85 insan katledildiğinde devletin resmi yayın organları, özel savaş aygıtları 300-400 tane silahlı örgüt mensubunun öldürüldüğünden bahsediyordu. Bunların hiçbiri doğru değildi.
Son dönemde bir bodrumda 60 insan yakıldı. Şu an kemikleri ailelere teslim ediliyor. Fakat o kemiklerin o ailelere ait olup olmadığı da belli değil. Çünkü bir gövdenin bir kısmı bir şehirde diğeri bir şehirde ya da bir parçası molozların arasından çıkıyor. Devlet burada yapılan katliamda ölen insanlar için 10 kişi dedi. Daha önce hiç yok iken yüzlerce etkisiz hale getirilmiş direnişçiden söz eden devlet, vahşi katliamı yapınca, bu sefer de olayın boyutunu küçültmeye çalıştı.
Demek istediğim devlet, oradaki hiçbir şeyi başından beri doğru yansıtmadı. Bu anlaşılabilir bir şey. Çünkü hiçbir gücün arkasında durabileceği pratik değildi. Fakat bizler de bunu yeterince bunu anlatamadık. Halk olarak yeterince anlayamadık. Mesela orada hiçbir şekilde basın mensubu çalıştırılmadığı için ben bizzat bilgileri tüm dünya ve kamuoyu ile paylaşmak zorunda kaldım. Ama anlatımın her seferinde eksik kaldığını gördüm. Oradaki ne direnişi ne de vahşeti tam anlamı ile anlatamadığımı düşündüm.
Cizre’de halk direndi. Cizre’de halkın çok farklı kesiminden insanlar, birarada bu despotik, egemenlikçi, katliamcı zihniyete karşı direndi. Bu direniş yeni bir şeydi. İlk defa şehre ceberrut devletin savaş aygıtları bırakılmıyordu. Ama devletin başından beri ‘terörist’ olarak adlandırdığı insanlar, Cizreli insanlardı. Cizre’de yaşayan, evleri orada olan insanlardı. Son zamanlarda Cizre halkı ile dayanışmak için Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversitelerden gelen gençler vardı. Fakat bir anda kendilerini cehennemin içinde bulan tertemiz çocuklardı. Baskıya, sömürüye karşı direnilmesi gerektiğini düşünen gencecik insanlardı. Bunların büyük bir kısmı imha oldu. Yani hiçbir zaman Cizre gerçekliği, ne direniş ne de vahşet boyutu, tam olarak anlaşılamadı. Bundan kaynaklı Cizre vahşetini kıracak toplumsal bir refleks gelişemedi.
Peki bu anlamda süreç boyunca HDP, DTK ve DBP’nin üzerine düşen rolü tam olarak oynadığını düşünüyor musunuz?
Açıkçası sözünü ettiğiniz siyasi parti ve kurumların tutumu, Cizre’deki vahşeti önleyecek düzeye hiçbir zaman gelmedi, bu bir özeleştiri konusu. Tabii ki bu durumda devletin özel savaş aygıtlarının ciddi etkisi oldu. Çünkü Cizre’de ilk günden sonuna kadar oradaki gerçekliği kriminalize ettiler. Ben oranın bir milletvekili olmama, annem babam orada olmasına ve evim orada olmasına rağmen orada kalmamı dahi yasadışı ilan edebilecek bir zihniyet ve pervasız bir hükümet yaklaşımı ile karşı karşıyaydık. Geçtiğimiz günlerde de bu ülkenin cumhurbaşkanı, orada bulunmamı dokunulmazlığımın kaldırılması için bir gerekçe olarak sunuyordu.
Cizre’deki devlet operasyonu yapılırken, aynı zamanda oradaki durum çok kriminalize edildi. Bu yapılınca kurumsal davranışlarımız üzerinde etkili oldu. Şüphesiz bu yeni bir şeydi. Devletin şehirlerdeki varlığı, radikal ve güçlü bir şekilde sorgulanıyordu. Misal oradaki ruh bambaşka bir ruhtu. Egemenlikçi sistemi hiç tanımayan bir ruhtu. O halkı temsil eden siyasi partinin tutumu buna denk düşen bir tutum değildi. Şüphesiz arkadaşların ablukayı kırmak için yoğun çabaları oldu. Fakat bunun karşısında devletin saldırıları gerçekleşti. Örneğin Silvan’da eşbaşkanımız Figen hanım her an ölebilirdi. Başka vekillerimiz şans eseri ölümden kurtuldu. Fakat tüm bunlara rağmen bu süreç, biraz daha güçlü karşılanabilirdi. Daha örgütlü, daha ikirciksiz bir zihinle karşılanabilirdi. Bu süreci yeterince anladığımızı düşünmüyorum, kurum olarak. Ama Cizre olayı ders çıkarılması gereken bir vahşet. Hem direniş yönünden hem de devletin vahşetinin bilince çıkarılması açısından önemli bir süreçti.
Psikolojik savaş üzerinde durdunuz. Türk kolluk güçlerinin taktikleri ve vahşetinin DAİŞ’i andırdığı söylendi. Bu vahşeti uygulayan kimlerdi?
Cizre vahşeti başlamadan önce devletin orada neler yapmak istediği kısmen ifşa oldu. Daha 2014 yılında, bu ülkede tek bir kurşun patlamıyorken, devletin Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve Kamu Müsteşarlığı bir araya gelerek vahşet programları üzerinde konsensüs sağlamış. Direniş başlamadan buralardan 300 bin insanın sürülebileceği, 14 bin civarında insanın katledilebileceği ve bir o kadar insanın cezaevine konulabileceği tartışılmış. Tüm bunlar yapılırken Sri Lanka modeline atıflarda bulunuyordu. Bunların tamamı ifşa oldu.
Cizre’de işte bunlar uygulandı. Barış süreci olarak tabir ettiğimiz süreçte vahşet programları hazırlanmış. Birçok kişi hendekler yüzünden olduğunu söylüyor, halbuki bunların hepsi hendekler yokken planlanmış. Rojava hamlesinde bile karanlık planlar yapıp devreye soktular. DAİŞ’ten bahsettiniz. DAİŞ önce korku salar ve gidip orayı ele geçirir. Birileri kalsa da en korkunç şekilde onları yok etmeye çalışır. Ya yakar, ya da kafalarını keser. Cizre’deki operasyonel güçler için halk‚ “Bunlar DAİŞ çeteleri” dedi. “Başka yerlerden toplanmış çeteler” dediler. Ben başka yerlerden DAİŞ’liler getirildiğini düşünmüyorum. Bu yöntemler, DAİŞ’in yöntemlerini çağrıştıran yöntemlerdi. Cizre’de önce korku salındı. Mesela daha ilçe boşalmamışken zırhlı araçlardan halkın iradesini kıracak, korkutacak ve püskürtecek ne varsa yapıldı. Bir taraftan her yerden gelişigüzel halkın üzerine tanklar ve toplarla ateş açıldı, diğer taraftan ise anonslar yapıldı. “Yarından sonra hepiniz kimyasal silahlar ile öldürüleceksiniz” gibi şu an anamayacağım çirkinlikte bir sürü şey söylendi.
Şiddetle birlikte bunun psikolojik boyutu da düşünülmüş. Sistematik bir şekilde 75 gün süren iğrenç bir operasyon ile karşı karşıya geldik. İlk bir ay boyunca Cizre halkı ilçeyi boşaltsın diye, söz konusu vahşetin yaşandığı 4 mahallenin elektriği tamamıyla kesildi. Nur, Cudi, Sur ve Yafes mahallerinin elektrikleri zırhlı araçlar ile trafoları patlatılarak kesildi. Bu mahallelere su verilmedi. Ekmeğin oraya gitmesi tamamen engellendi. Mesela kuşatmanın 15’inci gününde Cudi, susuz kaldı. Halk susuzluktan kırılma noktasına geldi, kuyuların dibinde biriken kurtlu ve mikrop barındıran suları içmeye başladı. Buradan doğru da hastalanmalar başladı. Bizler Emniyet’i arayarak söz konusu mahallenin vanalarının açılmasını istedik. Bunun için şehrin yukarısında bulunan ana dağıtım vanasına gidilmesi gerekiyordu. Burası develtin denetiminde olan bir yerdi. Telefonla görüşüldüğünde devlet, hiçbir zaman olmaz veya hayır demedi, bunu kayıtlara yansıtmadı. “Gidebilirsiniz” dediler. Devletin baskısı teşhir olduktan sonra, “Bir memur gidebilir” dediler. Oraya vanayı açmak için giden belediye emekçisi İrfan Uysal ismindeki arkadaşımıza vanayı çevirirken 100 metre ötedeki zırhlı araçtan ateş açılıyor ve sol kolu omzundan koparılıyor ve o arkadaş tedavi altında...
Bu durum tabir edilemez alçaklıkta bir vahşettir. Halka gıda, su ve yaşamsal malzemeleri sağlayacak her insanın öldürüleceği mesajıydı. Bizler ve halk, ona rağmen mahalleleri terk etmemeye çalıştık. Aç kalmalarına, susuz kalmalarına rağmen terk etmediler. Fakat bundan sonra direkt evlere top atışları yapılmaya başlandı. Bu top atışları sırasında mesela Akalın ailesinden 7 kişi öldü. Bunların ikisi, 10 ve 12 yaşında olan iki çocuktu. Başka bir evde Veli Müjde isminde 40 yaşlarında 5 çocuk sahibi bir insan, havan topunun evine isabet etmesi ile öldü. Mesela mahsur kalan evler vardı, bizler bu bilgileri Emniyet’e bildirdiğimizde ihbar kabul edilip o evler top atışına tutuluyordu. Bu şekilde Hediye Erden ve Abdulmenaf ismindeki şahıs katledildi. Direkt hedef alınarak evler başlarına çökertilmeye çalışıldı. Bunun yanı sıra çok iğrenç anonslar yapılıyordu. “Hepinizi geberteceğiz” tarzında anonslarla tehdit yapılıyordu. Bu yöntemle ilçe halkının kenti büyük oranda boşaltması sağlandı.
İkinci ayda, bu sefer gelişigüzel mahallelerin her tarafı topa tutuldu. Mahallelerde canlı adına bir şey bırakılmadı. Şu an Cizre sokaklarını dolaştığınızda binlerce hayvan cesedi göreceksiniz. Koyunlardan tutun köpekler, inekler, kediler ve kuşlara kadar hepsi öldürülmüş.
Bodrum meselesine girersek, biz bu bilgileri hemen grup başkanvekillerimize ilettik; bu vasıtayla devletin bütün birimlerine bildirdik. Bu bodrumlarda 100 civarında üniversite öğrencisi, Cizre halkıyla dayanışma için gelenler vardı. Sivil toplum alanında çalışma yürüten onlarca arkadaşımız vardı. Mesela Gülistan Üstün adındaki genç kadın bir arkadaş, direniş boyunca, eylem boyunca elinde davuluylaydı, onun silahı davuluydu. Mahalleri gezerek elinde enstrümanı ile devlete karşı direniyordu. Mesela İslam Balıkesir vardı, bu arkadaş belgeselci bir arkadaştı, Hakkariliydi. Feride Yıldız arkadaşımız, bir kültür çalışanıydı. Mehmet Yavuzer, DBP PM üyesiydi. Rohat Aktaş, Azadiya Welat Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü’ydü. Yani toplumun birçok kesiminden insanlar mahsur kaldı.
Devlet ilk bir ayda 100’e yakın sivili katletti ve ilçeyi büyük oranda boşalttı. İlçe halkının gıda sıkıntısını karşılamak için halkımızın topladığı yardımları taşıyan 3-4 kamyon, İdil’de engellendi. O zaman sırf dünyaya göstermek için devlet sadece bir seferlik Kızılay’ın bir kamyonunu ilçeye soktu. Oysa 100 bin nüfusluk bir ilçeden bahsediyoruz. Bu kamyon ilçeye geldi, görüntüler alındı ve tüm dünyaya servis edildi. Bu iğrenç mizansen ambulanslarda da yaşandı. Mesela‚ “bu kadar ambulans gönderdik”, “şu kadar beklettik” gibi söylemlerde bulundular. Bizler bu bodrumdaki görüntüleri servis ettik. Düşünün, 5 katlı bir bina yerle bir edilmiş, çöken binanın altındaki bodrumda insanlar sıkışmış ve bunlara buradan çıkın deniyor. Bizler o bina sapasağlamken bilgisini verdik. Fakat bu bildirimler ihbar olarak değerlendirilip top atışına tutularak bina çökertildi. Yerle bir edildikten sonra 1 kilometre öteden iğrenç bir mizansenle ambulans oraya götürülüyor ve anons yaptırılıyor.
Oradaki sağlık emekçileri de bu oyuna zorla, baskıyla alet ediliyor. O anons yapan ambulans ile bodrumun bulunduğu bina arasında onlarca zırhlı araç var. Olur ya, birisi çıkarsa hemen orada vuracaklar. Çünkü ikinci bodrumda 16 yaşındaki Abdullah Gül ismindeki çocuk, artık sesi duymuş mu duymamış mı, bilemiyoruz, ikinci bodrumun bahçe kapısına çıktığında hemen yanındaki zırhlı araç tarafından katlediliyor. Abdullah katledilmeden önce Mehmet Tunç beni aradı ve, “Biz çok sayıda insanla buradayız. Birçoğu yaralı. Bu insanların hastanelere taşınması gerekiyor” dedi. Bunu söylediğinin akşamı o bina toplarla dövüldü ve 9 insan yakıldı. Ondan sonra 25’i yaralı 52 insan hala o bodrumda yaşıyordu. Akabinde bu insanların da hepsi o bodrumda yakıldı.
Bu aslında bir insanlık suçudur, bir savaş suçudur. Bunun savaşta bile yeri yok. Bunu yapanlar, Miloseviç gibi, Kaddafi ve Saddam gibi yargılanacaklarını bildikleri için gerçekleri dezenforme ettiler. Mesela oradaki tek TV kanalı olan İMC TV’nin kameramanı, bizimle birlikte mahalleye geldiğinde tarandık ve o da yaralandı. Cizre’ye belki ilk defa gelen ve sakatlanan kameraman için terörist denildi. Böyle ahlaksızca bir durum... Mesela o çatışmada Hamit Poçal diye bir Belediye Meclis Üyesi katledildi, yanıbaşımda. Selman Erdoğan isminde 50 yaşlarında 5-6 çocuk sahibi biri de yanımızda katledildi. İki arkadaşımız terörist olarak servis edildi basına.
Yani ilk ayda halk, şehri terk etmeye zorlandı, sonrasında ise topyekün bir katliam gerçekleştirildi. Cizre şu an Kobanê’den, Beyrut’tan ve İkinci Dünya Savaşı sonrası harabeye dönmüş bir kentten farklı değil. Bu ülkenin başbakanı utanmadan çıkıp Cizre’ye huzur getirdiklerini söylüyor. Sözünü ettikleri huzur ne ise artık! Bu zihniyet, aslında 100 yıldır pratikte. Daha önce, “Mektepler olmasaydı ne de güzel idare ederdim Maarif’i” diyen bir Milli Eğitim Bakanı’nın olduğu bir devletin zihniyetinden bahsediyoruz. Bu zihniyet, katliamcı bir zihniyettir. Dolayısıyla çok sistematik, DAİŞ’in yöntemlerini aşan, aylar öncesinden kaç kişinin öldürüleceğinin bile planlandığı bir katliamdı. Her gün iki insan katlediliyor ve ortalama 5 insan yaralanıyordu. Bu düzenli yapılıyordu. Gelişi güzel bir durum değildi.
REHA SARI/HABER MERKEZİ
YARIN:
* Bodrumlarda ne yaşandı?
* Cizrelilerin ruh hali, yaklaşımı nasıl?
* Bundan sonra ne olacak?
* Avrupa temasları