Teslimiyet bir seçenek değildir
Forum Haberleri —

Gerilla
- Bu toprakların çocukları, yıkılan kentlerin altından, kaybedilen canların gölgesinden yeniden doğrulacaktır. Karanlığa teslimiyet, bir seçenek değildir.
NİHAT ALTAN
Onların adları anılmıyor; yüzleri görülmek, sesleri duyulmak istenmiyor. Hikâyeleri, yarım bırakılmış cümlelerde, devrilen masalarda, mühürlü anlaşmaların dip notlarında saklanıyor…
Onlar misafir değildir ama her defasında misafir gibi davranmaları isteniyor. Bu yüzden her çağda “Burada ne işiniz var?” sorusuyla karşılaşıyorlar. Oysa bu sorunun kendisi bir çarpıtmadır; çünkü misafir değil, ev sahibidirler. Buna rağmen kendi toprağında yaşamak, onlar için hiçbir zaman basit bir hak olmadı. Yaşamak, hep izinle, hep şartla, hep geçici sayıldı. Dilleri bir hatıra, kültürleri bir folklor, varlıkları ise bir sorun olarak ele alındı…
Her imparatorluk, her işgalci, her firavun bir parçalarını kopardı; her yeni düzen kurulurken ilk vazgeçilen, kurtlar sofrasına ilk atılan oldular. Kendilerine uzatılan her elin arkasında bir hesap, her dostluğun içinde bir sinsilik gizlendi; “bugün değil” denildi, “sonra bakarız” denildi, “şartlar uygun” değil denilerek, sessiz olmaları istendi ama sessiz kalmaları bile yeterli görülmeyerek unutulmaları beklendi…
Zaman, bu ertelemelerin içinde ağır ağır akarken, sırtından hançerlenme neredeyse doğal bir iklim gibi sunuldu. Fazla kalabalık, fazla inatçı, fazla eski görüldüler; varlıkları, sesleri, hafızaları fazla geldi. En tehlikelisi de buydu. Eskilik, kök demekti; bu nedenle sökülmesi gereken bir şey olarak görüldüler…
Zaman ilerledikçe, kılıçların yanına kalemler, fermanların yanına haritalar, cellatların yanına diplomatlar kondu. Öz değişmedi; modern çağ denilen şey, bazıları için ilerleme olurken, onlar için inkârın daha rafine hâli oldu. Böylece tarih, en büyük kandırmacasını yaptı; dünyaya “ulus” dedi ama herkesi ulus saymadı. Eşitlikten söz etti ama eşitliği seçerek dağıttı. Özgürlük dedi ama kimlerin özgür olabileceğini önceden belirledi. Bu yeni düzende, adı konmayanlar bir kez daha arada bırakıldı. İradeleri tanınmadı. “Yaşayabilirsiniz ama kendiniz olarak değil” denildi. İşte modern ihanet, tam da burada başladı…
Haritalar açıldı, cetveller çıkarıldı; onlara ait dağlar ve ovalar düz çizgilerle kesildi. Irmakların, aşiretlerin, dillerin, mezarların üzerinden geçildi. Bir halk, dört parçaya bölündü ama bu bile yeterli sayılmadı; bölünmeleri resmî kayıtlara dahi alınmadı. Böylece yokluğun en ağır biçimi icat edildi: Var olup sayılmamak. Bu, fiziki yok edişten daha derin bir yaraydı. Sadece bedeni değil, anlamı da hedef alıyordu. Bu yarayla birlikte yeni bir yalnızlık biçimi doğdu…
Artık yalnızlık, dağ başında kalmak değildi; kalabalıkların ortasında duyulmamak, milyonlar içinde tek başına bırakılmaktı. Yalnızlığa karşı geliştirilen her isyan “gerilik”, her talep “tehdit”, her var olma çabası “bölücülük” diye adlandırıldı…
Yüzyıllar geçti, etiketler değişti ama mantık hiç değişmedi, çünkü mesele hiçbir zaman yöntem değildi. Mesele, var olma ısrarının kendisiydi. Dünyanın efendileri, bu ısrarı en büyük tehlike olarak gördü. Zira bu ısrar, itaat etmeyen bir hafızayı temsil ediyordu. Bu yüzden hafıza hedef alındı. Diller yasaklandı, isimler değiştirildi, tarih yeniden yazıldı. Tüm bunlar olup biterken, onlara “ne istiyorsunuz” diye sorulmadı, çünkü cevap bilinmek istenmiyordu. Sadece “unutun” denildi…
Var olmayı seçtiler
Yok sayanlar, onların çözüleceklerini sandı fakat sürekli hayatta kalmak zorunda kalanlar, unutmamayı, her darbeden sonra ayağa kalkmayı, her yıkımdan sonra yeniden kurmayı, her yalnız bırakılıştan sonra birbirine daha sık tutunmayı öğreniyordu. Bu nedenle onlar, zamanın kendisine dönüştü. Ne kurban olmayı kabul ettiler ne de cellatlaşmayı. Kendilerine reva görülen yokluğu, bir kader olarak içselleştirmediler. Her şeye rağmen var olmayı seçtiler. Onlar için tarih, geriye bakılan bir albüm değil, taşınan bir yüktü belki ama bu yük, omuzları çökerten bir ağırlık değil, omurgayı sertleştiren bir bilinçti. Burada söz konusu olan acıya alışmak değil, ona teslim olmamaktı. Sırtlarından hançerlendiklerini saymayı bıraktıkları gün, direnmenin başladığı gün oldu onlar için. Her bastırma girişimi, direnci kurumsallaştırdı.
100 yıldır asıl soru
Sürekli bastırılan bir şey, bir süre sonra kendini savunmayı öğreniyordu. Bu savunma, önce sessizdi, sonra söz oldu; sonra örgütlülük, sonra başka biçimler aldı. Dışarıdan bakanlar bunu “sertleşme” diye okudu, “radikalleşme” diye adlandırdı. Oysa bu, basit bir hakikatin sonucuydu. Sürekli kapatılan kapılar, onları başka çıkışlar aramaya zorluyordu. Burada ahlaki bir sapma yoktu. Zira ahlaki olan, yok olmayı kabullenmek değildi. Ahlaki olan, varlığı korumaktı. Ne pahasına olursa olsun değil belki ama her bedeli göze alarak. Bu yüzden iradeleri kırılamadı. Aksine, onları daha bilinçli, daha politik, daha tarihsel hâle getirdi. Artık yalnızlık bir şaşkınlık değildi, bilinen bir durumdu. Artık ihanet sürpriz değildi, hesaplanan bir ihtimaldi. Bu bilinç, en büyük kırılmaydı. Bugün gelinen yerde, hâlâ “Neden uyum sağlanmıyor?”, “Neden hâlâ direniliyor?”, “Neden başka ihtimaller gündeme geliyor?” diye soruluyor. Oysa 100 yıldır asıl soru şuydu ve hiç değişmedi: Neden eşitlik bu kadar korkutuyor? Neden tanıma bu kadar zor? Neden birlikte yaşama fikri, her seferinde bastırılacak bir tehdit olarak görülüyor?
Karanlığa karşı ağır bedel
Bir karanlık, 2014’te çökmek istedi bu coğrafyanın üzerine; siyah bayraklarla dolaşan, ölümle konuşan, insanlığı düşman gören bir karanlık. O karanlık ilerlerken dünyanın büyük başkentlerinde ışıklar yanıyordu, ekranlar açıktı, açıklamalar yapılıyordu ama cepheye inen kimse yoktu. İşte tam o anda, yıkıntıların arasından bir irade ortaya çıktı. Bu irade ne bir devlet gücüydü ne de küresel bir koalisyonun vitrini: On yıllardır yanan kentlerin, kuşatılan sokakların, suskun bırakılan halkın içinden yükselen bir savunma refleksiydi ortaya çıkan. Yalnızca kendini savunmadı; başkalarının “medeniyet” dediği şeyi de savundu. Kadınların köleleştirilmesine, inançların yok edilmesine, yaşamın mutlak bir korku düzenine teslim edilmesine karşı durdu. Bedeli ağır oldu; toprağa düşen binlerce can, on binlerce yaralı, harabeye dönmüş kentler… O günlerde dünyanın tüm merkezlerinden; “Müttefikimizsiniz”, “dostumuzsunuz”, “insanlık için savaşıyorsunuz” sözleri peş peşe dökülüyordu. Kameralar önünde söylenen o sözler, tutanaklara geçti, tarihe not düşüldü.
Yeniden kurulan masalarda
Karanlık geri püskürtüldüğünde, yıkım durdurulduğunda, insanlık adına kazanılmış bir nefes aralığı oluştuğunda, masalar yeniden kuruldu. Bu masalarda, cephede ödenen bedellerin bir karşılığı yoktu. Bir gecede, isimler değişti, tanımlar yenilendi. İnsanlığın düşmanı olan yapı, başka bir adla dolaşıma sokuldu. Karanlık bu kez başka bir etiketle sahaya sürüldü. Değişen yalnızca tabelaydı; yöntem ve hedef aynıydı. Yine aynı topraklar, yine aynı halk ve yine aynı yalnızlık. Bu kez ihanet, daha soğuk bir dille geldi. Açık açık söylendi: Artık yön değiştirildi. Dün “dost” denilenlere bugün “başınızın çaresine bakın” denildi. Diplomatik cümlelerin ardına saklanmadan, strateji kelimeleriyle süslenmeden, çıplak bir gerçek gibi masaya kondu bu tercih. Bir halkın on yıllık mücadelesi, bir gecelik hesapla "değersizleştirildi". Çıkarlar değişmiş, müttefiklik bir yük hâline gelmişti. “Güvenlik ve istikrar” masallarıyla, “bölgesel denge” gerekçeleriyle meşrulaştırıldı bu sırt dönüş fakat bu topraklarda bir şey çoktan öğrenilmişti: Dışarıdan gelen hiçbir söz, içeride kurulan iradeden daha güçlü değildir…
Gizlenmeyen tercih ilanı
Bugün gelinen yer, hem bir sürpriz değil ve hem de yalnızca askeri hamleler ve geçici ittifaklarda değildir; uzun zamandır örülen komploların bir sonucudur. Bu komplo, eşitliğin mümkün olabileceğini gösteren bir deneyin sistemli biçimde boğulma çabasıdır. Çünkü Rojava’nın asıl “suçu”, sadece ayakta kalması değil; ayakta kalırken başkalarına da başka bir ihtimal göstermesidir. İktidarın zorla değil rızayla, kimliğin inkârla değil tanımayla, düzenin korkuyla değil ortaklıkla kurulabileceğini göstermesi. Bugün Rojava’nın asıl rahatsız edici yanı da budur. Ne yok edilebilmiş ne de evcilleştirilebilmiştir. Yara almıştır ama hafızasını kaybetmemiştir. Geri çekilmiştir ama yönünü yitirmemiştir. Dün ve bugün olduğu gibi, yarın da, bu hakikat yüksek sesle konuşmaya devam edecektir. Bu topraklarda direnç, artık bir refleks değil; bilinçli bir var olma hâlidir. Ve bu hâl, ne masalarda alınan kararlara ne de bir gecede değişen ittifaklara teslim olacaktır. İşte bu, bugünün dünyasında affedilmez bir iddiadır. O yüzden bugün yaşananlar, yalnızca bir cephe kayması değil; bir tercih ilanıdır. Ve bu tercih, artık gizlenmeden yapılmaktadır.
Yaşamanın politik biçimi
Gelinen aşamada dün verilen sözlerin, çekilen fotoğrafların, kurulan cümlelerin bir anlamı kalmamıştır. “Müttefiklik” denilen şeyin, ilk fırtınada nasıl buharlaştığı bir kez daha görülmüştür. Ama bunu tek hakikat olarak görenlerin ve dayatanların da bilmesi gerekenler vardır: Kürt’ün sırtına saplanan hançer Kürt’ü devirmemiş, bir çöküş yaratmamıştır. Aksine, uzun süredir içten içe büyüyen bir bilinci açığa çıkarmıştır. Artık beklenti yoktur; yalnızca hazırlık vardır. Artık hayal kırıklığı yoktur; yalnızca soğukkanlılık vardır. Ne geçmişin romantik direniş diline sığınmaktadır ne de geleceği başkalarının merhametine bırakmaktadır. Yaşanan her şey, bir kez daha şunu öğretmiştir: Tanınmak istenmeyen bir irade, kendini korumanın yeni yollarını arar. Bu bir sapma değildir; hayatta kalmanın politik biçimidir. Bu arayış, ne kadar kriminalize edilirse edilsin, ne kadar şeytanlaştırılırsa şeytanlaştırılsın, meşruiyetini inkârdan değil, varlıktan almaktadır. Belki de en önemlisi şudur: Bu kez yalnızlık, bir zayıflık alanı değildir. Bu yalnızlık, bağımlılıklardan arınmış bir duruş üretmektedir. Kimsenin adına konuşmadığı, kimsenin vekâlet etmediği, kimsenin kefil olmadığı bir duruş. Artık bu duruş kontrol edilemez. Masalarda yönetilemez. Pazarlık konusu yapılamaz.
Varlık mutlaka korunacak
Bugün Rojava, yaralıdır; evet. Yorgundur; evet ama çökmüş değildir. Varlığını birilerinin onayına bağlamadı hiçbir zaman. Zira hakikat yalındı: Masalarda kurulan ittifaklar bozulabilir; ama Kürt’ün kendi arasında kurduğu bağlar, bu kadar kolay dağılamazdı, dağılmamalıydı, dağılmayacaktı. Tüm hançerlenmelere, masalarda alınan kararların ihanetine, tüm etiketlemelere ve kuşatmalara rağmen, artık durmak yoktur, olmayacaktır. Varlığını korumanın bedeli neyse ödenecek ama varlık mutlaka korunacak ve özgür kılınacaktır.
Bu toprakların çocukları, yıkılan kentlerin altından, kaybedilen canların gölgesinden yeniden doğrulacaktır. Karanlığa teslimiyet bir seçenek değildir; direnmek, bir kader değil, bir seçimdir. Ne yıkımlar, ne ihanetler, ne de karanlık geceler, bu seçimi değiştirebilir. Hiçbir masada onaylanmamış, hiçbir güç tarafından tanınmamış olsalar da, kendi iradeleriyle nefes alacak; her saldırı, her ihanet, her yalnızlık, onların omurgasını kırmak yerine sertleştirecek; her engel, onları geleceğe daha sağlam yürüyen bir bilinçle taşıyacaktır. Tam da bu nedenle, bugün yaşananlar bir son değildir; aksine, var olmanın, kendi haklarıyla ayakta kalmanın ve kendi yurdunda özgürlüğü talep etmenin ta kendisidir.







