Hükümetin Yeni Ekonomi Programı’nı gerçekçi bulmayan iktisatçı Nesrin Nas, “Asıl öncelik yerel seçimlere kadar ekonomiyi yüzdürmek. Bunun için teşvik, tehdit ve krizi görünmez kılacak baskı politikaları hız kazanacak” dedi.

Ekonomist Prof. Dr. Nesrin Nas, Merkez Bankası’nın faiz artırımına gitmesini, Yeni Ekonomik Programı (YEP) ve hükümetin belirlediği hedeflere dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.

 YEP ile iktidarın, ilk olarak ekonomik krizin varlığını kabul etmişse de krizin boyutu küçümsediğini belirten Nas, oysa tüm rakamların stagflasyon tehlikesini barındıran bu durgunluğun en az 4-5 yıl süreceğine işaret ettiğini söyledi. Nas, şunları kaydetti: “Program, global piyasalardaki gelişmeleri, ucuz ve bol kaynak kalmamış olmasını ve yeni bir global krizin öncü seslerini hiç dikkate almamış. Ancak bunu zaten beklemiyorduk. Çünkü asıl öncelik yerel seçimlere kadar ekonomiyi yüzdürmek. Bunun için teşvik, tehdit ve krizi görünmez kılacak baskı politikaları hız kazanacak. Bu nedenle 2019 ortalarında hepimizin çok daha ağır bir tabloya uyanma ihtimali yüksek.”

 YEP’teki hedeflerin tutarlı ve gerçekçi olmadığını vurgulayan Nas, ayrıca bu yaşanan krizin ve kaosun rejim krizi olduğunu yadsıyan ve sorunu salt piyasalardaki geçici bir daralma olarak açıklamaya kalkan bir yönetimin güven vermesinin mümkün olmadığını dile getirdi. Nas, şöyle izah etti: “YEP’te ne yazarsa yazsın, nihai kararların tek kişi tarafından alınacağı herkesin malumudur. O tek kişi, finansman maliyetleri yüzde 45’lere giderken polisiye önlemlerle fiyat artışlarının durdurulacağını düşünüyorsa, TL’deki aşırı değer kaybını geçici olarak görüyorsa ve yerli yabancı yatırımcıyı kurumsal güvenceler (hukukun üstünlüğü) yerine siyasi güvenceler vererek (garantisi benim, sorunu olan bana gelsin diyerek) yatırıma ikna edeceğini düşünüyorsa yatırımcı da, tüketici de güven duymaz.”

Reel sektördeki aşırı borç

Bugün en acil sorunun reel sektördeki aşırı borçluluk olduğunu anımsatan Nas, “Sadece kur nedeniyle bu borçların TL karşılıkları yaklaşık 600 milyar TL artmıştır. Bu reel sektörün altından kalkamayacağı bir yüktür. YEP’te bankalar ile ilgili stres testinden bahsedilirken, reel sektör borçlarının iflasları önleyecek ve rekabet gücü olanları yeniden yüzdürecek hangi önlemlerle çözüleceğine dair hiçbir şey söylenmemektedir. Bu da sermayenin el değiştirmesinin bu yolla hızlandırılacağı gibi söylentilerin yayılmasına ve güvenin daha da erozyona uğramasına neden olmaktadır” şeklinde konuştu.

Daha çok rejim krizidir

Türkiye’nin seçtiği inşaat ve ranta dayalı büyüme modeli ve bunu borçlanmayla finanse etmesinin ekonomik krizin asıl sebebi olduğunu söyleyen Nas, şöyle devam etti: “Ancak yaşadığımız kriz sadece bir ekonomik kriz değildir. Bu daha çok bir rejim krizidir. Hukuk devleti ve demokrasinin çökertilmesi, hesap vermeyen ve şeffaf olmayan bir siyasi idarenin ülkenin risk primini ‘iflas’ noktasına kadar ittirmesi bu krizi ekonomik olmaktan çıkarmıştır. Ülke ağır borç yükü altındayken hala inşaat ve savunma giderlerini artıran her adım, Türkiye’nin bu krizin nedenini anlamadığı, bunun için de çözemeyeceği algısını pekiştirmektedir. Sonuç olarak ekonomik ve siyasi göstergeler bozuk olduğu için, kurlar hızla yükselmiş ve bu kur krizi çok hızlı bir şekilde reel sektöre ve hane halkına sirayet etmiştir.

Sorun, gücün merkezileşmesidir

Türkiye’nin asıl sorunu gücün merkezileşmesidir. Gücün merkezileşmesi arttıkça hesap verebilirliği de azalmıştır. Kişiselleşmiş yönetimin sonucunda sağlıklı kamu politikasının ve ekonomik dinamizmin uzun vadede asıl temeli olan kurumlar –yani bağımsız ve profesyonel yargı, özgür basın, siyaset dışı ve nitelikli kamu görevlileri ile güvenlik kuvvetleri- bozulmuştur. Bu bozulma ekonomideki bozulmayı daha da hızlandırmış, neredeyse son iki ayda çöküşün eşiğine getirmiştir.”

Hukuk devleti aksına geçmeli

Türkiye’nin ekonomik kırılganlığını azaltmak için öngörülebilir bir hukuk devleti aksına geçmek zorunda olduğunu ifade eden Nas, “Bunu yapmadan ve dış dünya ile olan ilişkilerini yeniden barışçı bir düzleme taşımadan kurların yukarı hareketini durduramaz. Kişiye bağlı rejimlerde hataların düzeltilmesi giderek zorlaşır, zira tepeye ulaşan bilgi giderek tepedekinin duymak istedikleriyle sınırlı olur. Bu da hataları düzelmekten çok arttıran bir kısır döngü yaratır. Türkiye’nin yaşadığı ve Merkez Bankası’nın güvenilirliğini yok eden bu yapı değişmedikçe, alınan hiçbir önlem dikiş tutmaz” dedi.

Kriz derinleşerek sürüyor

Bunun bir rejim krizi olduğunu tekrarlayan Nas, şöyle sürdürdü: “Derinleşerek devam ediyor. Daha önceki krizlerde olduğu gibi hızlı bir çıkış söz konusu olmayacak. Uzun sürecek bir daralma ve fakirleşme yaşayacağız. Üstelik ülkenin tüm üretici insan kaynağının ve Varlık Fonu gibi modellerle, 95 yıllık birikiminin kaybedilmesi tehlikesi mevcut.

 Kapsayıcı demokratik kurumlar yerine her şeyin kişilere bağlandığı bir rejimin bizi nerelere götüreceğinin tüm sonuçlarını yaşıyoruz. Erdoğan’ın gücü arttıkça karar verme tarzının daha pervasız hale geldi. Seçtiği ve ısrar ettiği birikim modelinin tıkanacağı uyarılarını kulak arkası etti. Kitleleri ikna ederek ekonominin realitelerini dahi yeneceğini düşündü. Dış politikayı iç politikanın uzantısı olarak kullanırken bunun Türkiye’nin geleceğine vereceği hasarı küçümsedi. Tüm gücü eline alarak hızlı kararlarla kötüye gidişi önleyebileceğine inandı ve etrafındaki yandaşların da katkısıyla gerçeklik algısı kayboldu. Vance Serchuk bir yazısında ‘Tek adamlar kendilerini uluslarının vazgeçilmez kurtarıcısı olarak tahayyül ederler. Genellikle bu doğru değildir, saatli bomba oldukları ortaya çıkar ve geleceklerini kendilerine bağlama hatasını yapanların suratında patlarlar’ diyor. Ne yazık ki, tarih bunun böyle olduğunun kanıtlarıyla dolu.”

 

MA/İSTANBUL

 
 

AKP sağlığı piyasalaştırdı

 

CEMİL UĞUR / MA / MERSİN

Mersin Tabip Odası Başkanı Mehmet Antmen, AKP’nin, “Sağlıkta Dönüşüm Programı” ile sağlığın piyasalaştığını ve sağlık emekçilerinin sözleşmeli, esnek ve güvencesiz çalıştırılmaya başlandığını kaydetti.

AKP, 2003’ten itibaren uygulamaya başladığı “Sağlıkta Dönüşüm Programı” ile sağlık alanını özelleştirmeye başladı. Sağlıktaki dönüşümün önemli bir ayağını; özel hastanelerin kurulması ve sağlık yatırımlarının özel sektör eliyle gerçekleştirilmesi oluşturdu. Bunun son noktası ise Şehir Hastaneleri oldu. Sağlık ocakları yerine Aile Sağlık Merkezilerini (ASM) kuran AKP, sağlık çalışanlarını da kadro yerine sözleşmeli olarak almaya başladı. Öyle ki, Türkiye’de yaklaşık 25 bin aile hekimi, yılda 100 milyonu aşkın yurttaşa sağlık hizmeti veriyor.

Sağlık Bakanlığı Kamu Hastaneleri Genel Müdürlüğü verilerine göre; Türkiye’de 355’i özel olmak üzere toplam bin 191 hastane bulunuyor. 853 sağlık tesisinde 136 bin 672 yatak ve 7 bin 75 diş ünitesi var.Mersin Tabip Odası Başkanı Mehmet Antmen, sağlığın geldiği noktayı ve sağlık emekçilerinin durumunu Mezopotamya Ajansı’na (MA) değerlendirdi. Uzun zamandan beri sağlık emekçilerinin sıkıntılarının olduğunu fakat bu sorunların AKP’nin, “sağlıkta dönüşüm” projesiyle daha çok katlandığını kaydeden Antmen, bu projeyle birlikte sağlığın piyasalaştığını ve sağlık emekçilerinin sözleşmeli, esnek ve güvencesiz çalıştırılmaya başlandığını kaydetti.

İş yükü dört kat arttı

 Kamu sendikacılığının yeni başladığı dönemde, sağlık ortamı konuşulduğunda Avrupa’da ortalama bir kişinin yılda 6 kez, Türkiye’de ise bir kişinin yılda 2 kez hastaneye gittiği yönünde veriler olduğunu belirten Antmen, kışkırtılmış bir sağlık sistemiyle sağlık çalışanlarının iş yükünün 4 kat artığına dikkat çekti. Mahallerde bulunan sağlık ocakları yerine kurulan ASM’lerle birlikte sözleşmeli personel statüsünün getirildiğini aktaran Antmen, şöyle devam etti: “Doktorlar, aile hekimliğine geçebilmek için sağlık müdürüyle sözleşme imzalamak zorunda kalıyor. Bu sözleşmeler, 2 yılda yenilenen sözleşmelerdir. ASM’lerde sağlık çalışanlarına ceza -puan uygulaması yapılıyor. İlk başlarda 100 puan sonrasında ise mücadele sonucu 200 puan oldu. Bu puanı dolduran hekimin sözleşmesi feshediliyor. Hekimin feshiyle birlikte uzun zaman aile hekimliklerinde çalışamıyor. Bu sözleşmelerin fesih işlemleri valilik ve sağlık müdürlüğüne verilmiş. 657 sayılı kanunla kamu çalışanlarına getirilen güvence bu sözleşmeyle ortadan kaldırılmış oldu.”

İki servis arası 25 dakika

 Antmen, AKP’nin yeni yayınladığı, “Cumhurbaşkanlığı 100 Günlük İcraat Programı”nda, “Aile Hekimliği Sisteminin Güçlendirme” uygulamasında check-up’ın ASM’lere yaptırılmasının hekimlerin iş yükünün 2 ila 3 kat artıracağını kaydetti. Hastanelerin durumuna dikkat çeken Antmen, “Ülkemizde çocukluk hayaliyle beslenip ondan sonra bin 300 yataklı şehir hastaneleri açan bir zihniyet var. Bu zihniyet orada çalışanların nelerle karşılaştıkları hakkında en ufak bir bilgiye sahip değil” dedi. Mersin Şehir Hastanesi’nin bin 300 yataklı olduğunu ve 370 bin metrekare bir alanda kurulduğunu aktaran Antmen, “Dahiliye servisinden cerrahi servisine gitmek 20 ila 25 dakikamızı alıyor ya da acil binasından başka bir binaya gitmek dakikamızı alıyor” ifadelerini kullandı.

Mesele taşeronlaştırma 

Şehir hastanelerinin kurulma sebebinin; güvenlik, yemek, radyoloji ve laboratuvar hizmetleri gibi işlerin taşerona bağlanmak olduğunu dile getiren Antmen, “Taşeronlaşmadan dolayı yaşanan güvencesiz çalışma, personelin verimsiz çalışmasına neden oluyor. Şehir hastanelerinin yarattığı en büyük sorun taşeronlaştırmadır” dedi.

Mersin Şehir Hastanesi’nin Toros Dağları’nın eteğinde olduğunu, dolayısıyla; merkezden hastaneye otobüsle 40 dakikaya gidildiğini belirten Antmen, “Mezitli’den hastaneye ise bir buçuk saatte gidilir. Hem hastaların hem de sağlık çalışanlarının günü yollarda geçiyor. Bin 300 yataklı şehir hastanesi yerine her ilçeye 250 ila 300 arası yataklı hastanelerin yapılması doğru olur. Böylelikle hem ulaşım sorunu hem de bina içerisindeki büyüklüğe bağlı sorunlar rahatlıkla aşılabilir” diye konuştu.

Çalışma saatleri çok

15 yıl önce bir doktorun ortalama ayda 144 saat çalışmasını eleştirdiklerini ifade eden Antmen, “Şu anda bazen günde 16, bazen de 8 saat çalışıyorlar. 40 tane 8 saat nöbet; 320 saattir. Bir ayda 720 saat var. Bunun 320 saati hastanede geçiyor. Ne zaman eve gidip yemek yiyip uyuyup dinlenecek doktor. Yani çok fazla çalışma saati var. Doktorlar dışındaki personellerin durumu daha vahim, daha çok çalışıyorlar” dedi.

Oyun oynanıyor

 “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nın henüz tamamlanmadığına vurgu yapan Antmen, sağlıkta dönüşümün tamamlanması için üniversite hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na bağlanması gerektiğini söyledi. Antmen, şöyle devam etti: “20 yıl önce SSK hastanelerin altının boşaltılması örneğinde olduğu gibi şimdi de üniversite hastanelerinde aynı oyun oynanıyor.  En büyük hedefleri; üniversite hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devredilmesini sağlamak ya da bakanlığın yönetimi altına girmesi. İşte burada da hekimleri sözleşmeli çalıştırmak istiyorlar. Taşeronlaştırmanın önünü açmak istiyorlar.”

 
 

Rezerv bir ayda yüzde 11.8 azaldı

 

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) resmi rezerv varlıkları, Ağustos’ta bir önceki aya kıyasla yüzde 11.8 azalarak 88.9 milyar dolara indi.

TCMB tarafından, Ağustos 2018 dönemine ilişkin “Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi” verileri yayımlandı. Buna göre, TCMB’nin resmi rezerv varlıkları, bir önceki aya göre yüzde 11.8 azalarak 88.9 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti. Bu dönemde alt kalemler itibarıyla, döviz varlıkları Temmuz ayına kıyasla yüzde 10.4 düşüşle 68.9 milyar dolara, altın cinsinden rezerv varlıkları da yüzde 17.2 azalarak 18.4 milyar dolara indi.

Vadesine 1 yıl veya daha az kalmış Merkezi Yönetim ve Merkez Bankası’nın önceden belirlenmiş döviz yükümlülükleri (döviz kredileri, menkul kıymetler, Kredi Mektuplu Döviz Tevdiat Hesapları-KMDTH) bir önceki aya göre yüzde 12.3 artarak 12 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu tutarın 7.8 milyar dolar anapara, 4.2 milyar dolar faizlerden oluştu.

Söz konusu anapara ve faiz yükümlülüklerinin 1.4 milyar doları bir ay, 2.2 milyar doları 2-3 ay ve 8.4 milyar doları 4-12 ay içerisinde ödenecek.

Şarta bağlı döviz yükümlülükleri, 1 yıl içinde ödenecek Hazine garantili dış borçlar ile diğer yükümlülüklerden (bankacılık sektörünün döviz ve altın cinsinden zorunlu karşılıkları ve akreditifler) oluştu. Söz konusu yükümlülükler bir önceki aya göre yüzde 36.8 azalarak 36.4 milyar dolar olarak gerçekleşti.

 
 

Dış borç 457 milyar dolar

 

Hazine, brüt dış borç stokunun 30 Haziran itibariyle 457 milyar dolar olarak gerçekleştiğini açıkladı.

Türkiye Brüt Dış Borç Stoku, 30 Haziran 2018 itibariyle 457 milyar dolar olarak gerçekleşirken, stokun milli gelire oranı ise yüzde 51,8 oldu.

Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre, net dış borç stoku 300,4 milyar dolar olarak gerçekleşmiş ve stokun milli gelire oranı yüzde 34,1 oldu. Kamu net borç stoku ise 30 Haziran 2018 itibariyle 305,9 milyar TL olarak gerçekleşirken, stokun milli gelire oranı ise yüzde 9,0 oldu.

Aynı tarihte AB tanımlı genel yönetim borç stoku ise 990,4 milyar TL olarak gerçekleşmiş olup stokun milli gelire oranı yüzde 29,2 oldu.

 
 

İthalat çakıldı, daralma ciddi

   

Ekonomideki daralma ithalatı vurdu. İthalatın yavaşlaması sonucu Ağustos ayında dış ticaret açığı yüzde 59 azalarak 2 milyar 422 milyon dolara geriledi. İktisatçı Ümit Akçay, “tarihin en büyük krizinin başlangıcı” yorumunu yaptı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile Ticaret Bakanlığı işbirliğiyle oluşturulan geçici dış ticaret verilerine göre, ihracat Ağustos’ta, 2017’nin aynı ayına göre yüzde 6,5 azalarak 12 milyar 383 milyon dolar, ithalat yüzde 22,7 azalarak 14 milyar 805 milyon dolar olarak gerçekleşti. Böylece Ağustos’ta dış ticaret açığı yüzde 59 azalarak 2 milyar 422 milyon dolara geriledi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2017 Ağustos ayında yüzde 69,1 iken, 2018 Ağustos ayında yüzde 83,6’ya yükseldi.

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış seriye göre, 2018 Ağustos ayında bir önceki aya göre ihracat yüzde 2,2 arttı, ithalat yüzde 8 azaldı. Takvim etkilerinden arındırılmış seriye göre ise; 2018 yılı Ağustos ayında önceki yılın aynı ayına göre ihracat yüzde 4,8 arttı, ithalat yüzde 10,6 azaldı.

Avrupa Birliği’ne (AB-28) yapılan ihracat, 2017’nin aynı ayına göre yüzde 6,4 azalarak 5 milyar 619 milyon dolar olarak gerçekleşti. AB’nin ihracattaki payı 2017 Ağustos ayında yüzde 45,3 iken, 2018 Ağustos ayında yüzde 45,4 oldu.

Almanya’ya yapılan ihracat 2018 Ağustos ayında 1 milyar 118 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla 900 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 648 milyon dolar ile Irak ve 637 milyon dolar ile ABD takip etti.

 Rusya’dan yapılan ithalat, 2018 yılı Ağustos ayında 1 milyar 551 milyon dolar oldu. Bu ülkeyi sırasıyla 1 milyar 447 milyon dolar ile Çin, 1 milyar 277 milyon dolar ile Almanya ve 920 milyon dolar ile ABD izledi.

 Açıklanan verileri Tweettir üzerinden değerlendiren iktisatçı Ümit Akçay, “Uzun süredir işaret ettiğimiz ‘sert daralma’ senaryosu gerçekleşiyor. İthalata bağımlı olarak üretim ve ihracat yapan bir ekonomide ithalatın sert bir şekilde durması, tüm ekonominin durması anlamına gelir. Türkiye tarihinin en büyük krizlerinden birinin başlangıcındayız”  yorumunda bulundu.