Dilimizde tüy bitti: Savaş var. Savaş ne demek?
Savaş demek, iki birbirine düşman gücün, birbirini “nezaketle” öldürmesi demek değil.
Acımasızca öldürmesi demek.
Çıtkırıldım itiraz ediyor: “Acıyarak öldüremezler mi?”
Erdoğan cevap veriyor: “Acırsak, acınacak oluruz.”
Savaşta “acımak” yok, “merhamet” nanay. Eline silah aldın mı, ya sen öleceksin, ya da o.
Çanakkale’de, Galiçya’da, Yemen’de, İstiklal Harbin’de savaşmış olan dedeme sormuştum: “İçinizde “casuslar var mıydı?”
Gülmüştü: “Hem bizim içimizde casuslar vardı, hem de onların içinde bizim casuslarımız.”
“Yakaladıklarınıza ne yapıyordunuz?”
“Çok şey… Konuşturuyorduk. Sonra da ellerini ayaklarını bağlayıp, sivil halka ders olsun diye, cephe gerimizde hainlik, casusluk yapmasınlar diye mesela Adapazarı meydanında asıyorduk. Onlar da bizim casuslara aynısını yapıyordu.”
O sıralar avukat olmayı kafama koymuştum, henüz orta birdeydim: “Bu hukuka aykırı” diye itiraz ettim. “Neden yargılamadınız, belki casus değildi.”
“Savaşta ‘belki masumdu’ denmez, ‘belki masum değildi’ denir küçük avukat, ‘ya gerçekten casus ise’ dedin mi, masumluk ihtimalini düşünenden bile şüphe edersin, savaşın insafı olmaz, savaşta hukuk top mermisine konmuş bir serçe gibidir.”
Bu “top mermisine konmuş serçe” içime işlemişti.
Geçen gün medyadan öğrendim: “Casus” ya da “işbirlikçi” olduğu düşünülen biri HPG tarafından cezalandırılmış. Sonra “casus” ya da “işbirlikçi” olduğu sanılan bir “çoban” TSK tarafından öldürülmüş. Savaş hükmünü icra etmekte.
Cephenin biri düşmanların birbirleriyle savaştığı alan ise diğeri her bir düşmanın cephe gerisidir. Burada devletin istihbaratı yalnız “düşman kuvvetlerinin” cephedeki durumunu izlemekle yetinemez. “Düşmanın” ordu, polis ve halk içindeki “uzantılarını”, “iltisaklılarını” da (bu terimler size yabancı geliyor mu?) bulup ortaya çıkarır. Ardından da, bu tür “ihanete” yeltenecek olanları caydırmak için, onları ibret-i alem olsun diye kah sokak ortasında, kah kaçırarak bir dere kenarında öldürür. Bir kısmını tutuklar ve öldürmekten beter eder. Bunları konuşturur, Türkiye’deki “faili meçhul cinayetleri” ve “itirafçı” sayısını bir düşünün, cephe gerisindeki savaşın boyutunu anlarsınız.
Devlet “cephe gerisinde” bunları “savaşın icabı” olarak yapar da, onunla savaşa tutuşan yapmaz mı? Yapar. Yapıyor da.
Ancak bu “cephe gerisindeki” savaşta taraflarının tıpa tıp birbirinin aynı yöntemleri kullandığını söylemek gerçeğe uygun düşmez.
Devlet güçleri “cephe gerisindeki” savaşta, bu savaş “düşman” tarafın topraklarında sürdüğü için, her Kürdü “potansiyel casus” ya da “işbirlikçi” sayar. Öyle olunca onun “cephe gerisindeki” savaşta hedefi “somut olarak işbirlikçi” değildir. Halktır. Halkı terörize ederek, onu yıldırarak “cephe gerisini” güvenceye alır. Birinci Dünya Savaşında Ermeni Soykırımının askeri amacı buydu. Pontus Soykırımı Yunan işgaline karşı savaşla ilgiliydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan bir yıl önce gerçekleşen Dersim soykırımı da askeri açıdan savaşa hazırlığın bir parçasıydı. 6-7 Eylül Rum katliamı ve sürgünü geleceğin Kıbrıs savaşına askeri açıdan hazırlanmaktan ayrı düşünülemez. Suriye’yle sınır komşusu Kürt illerinin yakılıp, yıkılması, Kürtlerin kırılması ve sürülmesi de askeri açıdan Suriye savaşıyla bağlantılıydı.
Düşman tarafların birbirlerine karşı silah kuşananları öldürmesi ve cephe gerisinde birbirlerinin casuslarını ve işbirlikçilerini cezalandırması ne kadar savaşın kaçınılmaz bir sonucu ise ve genellikle “suç” kategorisine girmese de, yukarıda sıralanan soykırım, katliam ve göçettirmeler birer savaş suçudur.
Şu anda devlet işte bu suçu işlemeye devam ediyor. Kürt Özgürlük Hareketi ise Türk halkını kazanmak ve onlarla birlikte barış ve çözüm hedefine yürümek için, çok uzun zamandan beri sivil Türkleri hedef alan askeri eylemlerden kaçınmakta.
Elbette savaşta can veren her insan için üzülürüz. Hele masum olduğu halde haksız bir şüphe nedeniyle “cezalandırılmış” insanlara daha da çok üzülürüz. Ama üzüntümüzün “savaşın devamını” mı teşvik ettiğini yoksa “barışa” mı hizmet ettiğini her zaman büyük bir dikkatle düşünmeliyiz.
İntikamcı medyanın böğürdüğü durumlarda, “biz de bu barbarca cinayeti kınıyoruz” dedin miydi, senin “kınaman” bu böğürtüden seni korusa bile, “intikam hırsıyla” savaşı daha tırmandıranlara hizmet eder. Oysa her ölümü, ister savaşın gereği olsun, ister keyfi olsun, savaşın insanlık dışılığına ve barışın zorunluluğuna bir delil olarak göreceksin. “Ölümlerden savaşı devam ettirenler, tırmandıranlar sorumludur” diyeceksin.
Aksi durumda, savaş devam eder, sen de “kınamaktan” helak olursun.